Kategori: Serbest Yazılar
-
Bu ülkede yaşadığımız kaos tesadüf değil. Her gün bir yenisi eklenen skandallar, tekil olaylar değil; aynı hastalığın farklı semptomları. Adı: Kurumsal erozyon. Üstelik bu çürüme tepeden başlıyor, aşağıya doğru sızıyor. Üniversite rektörleri artık akademik liyakatle değil, siyasi yakınlıkla atanıyor. Yargıdan medyaya kadar tüm kurumların bağımsızlığı tartışılır hale gelmiş. En altta ise vatandaş, en basit işlem…
-
Kalp kırgınlığı… Bu toprakların yüzyıllardır değişmeyen yan etkisi.Huzurun, barışın, bir arada olma bilincinin uğramadığı bu coğrafyada, bereket ile çaresizlik birbirine zıt kutuplar gibi yaşar. Toprağın taşına bile tohum düşse filizlenir; ama insanın içi, ihmalin ve kırgınlığın ağırlığında kurur. Hep bir boynubüküklük hâli… İyi niyetini korumak insan olmana yetmez; çünkü insan olmak, yaşadığın topluluğun kalitesiyle ölçülür.…
-
Müzik, hayatıma hep eşlik eden en büyük keşiflerden biri oldu. Kimi zaman bir kaçış, kimi zaman bir anlam arayışı. Uzun süredir kafamda bir hayal var – müzik üzerine bir proje. Ne zaman ne de koşullar bu hayalin peşinden gitmeme izin verdi. Yine de bu yolculuğun bende bıraktığı izleri anlatmak istiyorum. Belki siz de kendi yolculuğunuza…
-
Apple TV+ yapımı Severance, çalışma hayatını distopik bir düzleme taşıyan çarpıcı bir dizi. 2.sezonunu yeni bitirdim ve hemen üzerine yazmak istedim. Hikâye, Lumon Industries adlı devasa bir şirkette geçiyor. Çalışanlar, iş ve özel hayatlarını birbirinden ayırmak için “severance” adı verilen bir prosedüre gönüllü oluyor: İşe girerken hafızalarının bir kısmı devre dışı bırakılıyor. Böylece ofisteki benlik (Innie)…
-
Denizin ortasında bir balık çırpınıyor. Karnı boş. Gözleri tuzlu pus içinde. Yaşadığı suyun varlığından bile habersiz. Sadece açlığını biliyor. O açlık, bütün varoluşunu dolduruyor. Belki de bilmemek, onun tek özgürlüğü. Kıyıda ben varım. Ayağımın altındaki kum serin, dalgalar bileklerime çarpıyor, sonra çekiliyor. Ruhum ise uçurumun kenarında sallanıyor. “Burası huzur,” diyorum kendime. Yalan söylüyorum. Biliyorum ki…
-
Çukurun dibinde oturup gökyüzüne baktığımda, yıldızların her zamankinden daha parlak olduğunu fark ettim. Belki de gerçek ışık, en karanlık anlarda kendini gösterir. Kimimiz bu sırrı kitapların satır aralarında keşfeder, kimimiz bir sokak köpeğinin gözlerinde. Önemli olan, o ışığı tanıyacak gözlere sahip olmaktır. Çünkü hayat, bize sunulan düz bir yol değil; inişli çıkışlı, taşlı bir patikadır.…
-
Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları bahçeye düşerken elimde bir sepetle dolaşıyorum. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve serin sabah rüzgârı… Ve önümde onlarca salatalık. Kimisi eğri büğrü, kimisi üstü çamurlu ama hepsi tarifsiz bir güzellik taşıyor. O an aklıma şu soru düşüyor:Market raflarında parlayan o kusursuz salatalıklar neden bahçemdeki bu salaş ama gerçek salatalıklar kadar…
-
Geçtiğimiz haftayı Avrupa’da, üç ülkede ve sayısız şehirde geçirdim. Milano, Como, Lugano, Nice, Cannes, Monaco, St. Tropez ve Marsilya… Altı güne sığdırılmış bir yolculuk. Yorucu muydu? Evet. Ama bu yorgunluk, bedenden çok zihni açan bir yorgunluktu. Milano’ya adım attığım ilk anda hissettiğim şey bir şıklık dalgası oldu. İnsanların üzerinde bir tür zahmetsiz zarafet var; giyimlerinden…
-
Bir adam, omuzlarına neredeyse kendi ağırlığında bir taş almış. Her sabah o taşı bir dağın zirvesine kadar sürüklüyor. Adım adım, ter içinde, yalnız. Ve tam zirveye vardığında, taş kayıyor. Yeniden aşağı yuvarlanıyor. Adam durup izliyor. Sonra geri iniyor, taşı yeniden omuzluyor. Tanrılar Sisifos’a bu cezayı vermişti: Anlamsız bir işi sonsuza dek tekrarlamak. Ama bu sadece…
-
Ankara, Türkiye’nin başkentidir. Bu unvan ona rastlantıyla verilmedi. Dönemin koşulları düşünüldüğünde, seçimin arkasında oldukça akılcı nedenler vardı. Ancak bu yazı, siyasi ya da jeopolitik gerekçelere değil; Ankara’yla benim aramdaki kişisel bağa dair. Bu şehir, insanları ve onların hayata bakışıyla özeldir. Hakkında çok konuşulur. Özellikle İstanbullular, Ankara’yı eleştirmeye bayılır. Ne gariptir ki en çok eleştirenler burada…