• Biz garip bir halkız. Sabah kalabalık bir metrodan inip öğle vakti tıklım tıklım bir çay ocağında oturuyoruz, akşam yine bir sürünün parçası olarak eve dönüyoruz. Yüz yüze, omuz omuza, neredeyse nefes nefese yaşıyoruz. Ama birbirimize bakışlarımızda giderek daha az şey var. Gözlerin içi bir yerde kapanmış, dudaklar bir zamanlar refleks olan “geçmiş olsun”u artık kelimesi kelimesine ölçüp biçiyor.

    Bunu görmek için sosyolog olmak gerekmiyor. Bir otobüs durağında beş dakika beklemek yeterli. Kimse özür dilemeden itişiyor, kimse teşekkür etmeden kapıyı geçiyor. Nazik olmak saflık sayılıyor artık; “ne gerek var ki” bakışlarıyla karşılanıyor. Nezaket kuralları ise sanki başka bir uygarlığın mirası gibi duruyor aramızda — müzede sergilenir, günlük hayatta kullanılmaz.

    Peki bu nasıl oldu?

    Saygıyı, sevgiyi, nezaketi büyük oranda rol modellerimizden öğreniriz. Önce aile gelir, sonra toplum. Ama toplumun da bir babası var — ya da öyle anlatılıyor bize. “Devlet baba” diyoruz; sanki ona karşı çocuk olduğumuz, onun bize borçlu olduğu bir ilişki var ortada. İyi. O zaman şunu sormak lazım: Bu baba bize nazik yüzünü ne zaman gösterdi?

    Sürekli fırça yiyen, neden cezalandırıldığını bile tam anlamayan bir çocuktan ne beklenebilir? O çocuk büyür, öğrenir: sisteme güvenme, öne çıkma, fazla dürüst olma. İçini kapat. Baban seni sevmiyor olabilir, ama en azından görünmezsen zarar da görmezsin. Bu savunma mekanizması zamanla karakter oluyor. Nesiller boyu aktarılıyor. Ve biz bugün o karakterin kalabalığında yürüyoruz.

    Ait hissetmediğin birine yardımcı olmak zor. İnsan doğası bu. Aidiyetin olmadığı yerde sorumluluk da zayıflıyor. “Ben mi yapacağım?” sorusu güçleniyor. Ortak alan kirletiliyor, ortak kaygı tükeniyor, ortak dil çözülüyor. Yerine ne geliyor? Boşvermişlik. Ya da sinir krizi. Bazen ikisi aynı anda, aynı yüzde.

    Bir fincan hamaset bize artık hiçbir şey hissettirmiyor. “Ne mutlu” diyorlar, biz susuyoruz. “Gurur duyun” diyorlar, biz iç çekiyoruz. Çünkü gurur karşılıklı bir şeydir — verilen değeri, görülmeyi, korunmayı gerektirir. Hiçbirini almadan gurur üretmek, boş bir kabın içinde sesi yankılamaya çalışmak gibi. Çıkan şey gurur sesi değil, boşluk sesi.

    Temel sorunlarımızı konuşmadan detaylara odaklanmamız bekleniyor bizden. Kaldırımlar bozukken estetik kaygı taşımak, güven sarsılmışken vatandaşlık bilinci geliştirmek, görülmemişken nezaketi içselleştirmek. Bütün bunlar mümkün, ama çok daha zor. Ve bu zorluğun faturası sürekli bireye kesiliyor. Suçumuz onun çocukları olmakmış gibi hissediyoruz bazen. Doğduğumuz topraklar, konuştuğimiz dil, taşıdığımız pasaport — bunlar bizim seçimimiz değildi. Ama bu coğrafyanın yükü omuzlarımıza biniyor, bakışlarımıza yansıyor, dilimizi kesiyor.

    Bu tablonun üzerine bir de “evsizlik” hissi biniyor. Fiziksel bir evden bahsetmiyorum; doğduğun, sokağını bildiğin yerde ruhunun kendini misafir gibi hissetmesinden bahsediyorum. Kendi bahçende tanıdık bir yabancı olmak bu. Kararların senin dışında alındığı, kuralların sana sorulmadan konulduğu bir hayatta figüran bile olamamak. Merhametin bir erdem değil, “şüpheli bir işlem” muamelesi gördüğü bu iklimde; iyilik yapmaya çalışırken karşı tarafın “Benden ne koparacak?” diyen gözlerine çarpmak, insanın içindeki o saf pınarı kurutan en sert rüzgar oluyor.

    Bu kadar şeyi bilerek, taşıyarak, içselleştirerek — yine de birbirimize nazik olmayı seçmek bir erdem mi, yoksa aptallık mı? Belki de bu, her şeye rağmen “ben bu kargaşanın bir parçası olmayacağım” demenin en zarif ve en sert yoludur. Bir nevi sivil itaatsizliktir.

    Cevabı bilmiyorum. Ama soruyu sormayı bırakmak, sanırım en tehlikeli teslimiyettir.

    Sevgilerle.

  • İyi olmak çoğu zaman yeterliymiş gibi anlatılır. Daha adil, daha cesur, daha ölçülü olursak hayatın düzeleceği söylenir. Çocukluktan kulağımıza yerleşen bu telkin yetişkinliğe taşınır: İyi ol, doğruyu yap, elinden geleni ver. Sanki ahlaki çaba arttıkça dünya da hizaya girecekmiş gibi bir inanç büyür içimizde.

    Oysa “iyi olma” çabasının içinde gizli bir varsayım vardır: Ortada düzeltilmesi gereken bir aksaklık vardır.

    Adalet, haksızlık olduğunda anlam kazanır.
    Cesaret, korkunun gölgesinde doğar.
    Cömertlik, bir başkasının ihtiyacıyla başlar.

    Erdem dediğimiz her tavır, görünmez bir eksikliğe yaslanır. Bir çatlak, bir bozulma, bir dengesizlik olmadan erdem sahneye çıkmaz. Bu yüzden iyi olmak çoğu zaman hayata yapılan bilinçli bir müdahaledir; akışın zedelendiği yere atılan bir dikiştir.

    Bu bir kusur değildir. İnsan eksik bir varlıktır ve eksiklik eylemi çağırır. Fakat sorun, iyi olmayı son durak sandığımız yerde başlar. Çünkü iyi olmak bir onarma refleksidir; var olmanın saf hali değildir.

    Burada sessiz ama sarsıcı bir soru belirir:

    Eğer her şey yerli yerindeyse, insan ne yapar?

    Modern zihin bu sorudan huzursuz olur. Kendimizi eylemle tanımlarız. Düzeltmek, yetişmek, üretmek… Durgunluk tembellikle eşleşir. Müdahale etmiyorsak geri kalıyormuşuz gibi hissederiz. Sürekli hareket eden bir çağda durmak bir arıza gibi görünür.

    Oysa her etkinlik dışa dönük olmak zorunda değildir.

    Bir şeyi onarmaya çalışmadan bakmak mümkündür.
    Bir sonuç üretmeden düşünmek mümkündür.
    Bir hedefe bağlanmadan varlığın yoğunluğunu hissetmek mümkündür.

    Bu pasiflik değildir. Bu daha yoğun bir etkinliktir. Sessizdir ama derindir. Dış dünyada bir taşı yerinden oynatmaz belki; ama iç dünyada alan açar. Bir yarayı sarmaz; fakat varlığı berraklaştırır.

    Belki de iyi olmakla yetinemeyişimizin nedeni budur. İyi olma çabası bizi hep bir soruna bağlar. Oysa insan yalnızca sorun çözerek büyümez; bakarak, düşünerek ve temas ederek de büyür. Eylem bizi dünyaya yerleştirir. Düşünce ise bizi dünyanın ağırlığından özgürleştirir.

    İyi olma gayreti değerlidir. Ama yalnızca orada durduğumuzda eksik kalırız. Çünkü iyi olmak çoğu zaman bir yaraya yönelir. Oysa insan yalnızca yaralarla tanımlanmaz.

    Bir noktadan sonra soru değişir.
    “Ne yapmalıyım?” yerini “Nasıl var olmalıyım?” sorusuna bırakır.

    Sürekli düzeltmeye çalışan bir bilinç yorulur.
    Sürekli müdahale eden bir zihin sertleşir.
    Sürekli eksik arayan bir göz, sonunda eksiksizliği göremez.

    Bazı anlarda yapılacak en yüksek şey, hiçbir şeyi düzeltmemektir.

    İnsan yalnızca iyi olduğunda değil; hiçbir şeyi onarmaya ihtiyaç duymadan düşünebildiğinde olgunlaşır.

    Asıl özgürlük, iyi olmaktan değil; iyi olmaya ihtiyaç duymamaktan doğar.

    Sevgilerle demeden önce yaşamımı anlamlı kılan tüm paydaşlarımın sevgililer gününü en samimi dileklerimle tebrik ediyorum. Sevgilerleeee…

  • “Affet, geç.”

    Bu iki kelime, toplumun en sık reçete ettiği çözümlerden biridir. Sanki affetmek bir düğmeymiş gibi; bastığınızda acı kaybolur, ilişki onarılır, insan hafifler. Oysa affetmek hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Ve daha önemlisi: affetmek her zaman bir erdem de değildir.

    Bu cümleyi kurmak bile bir risk taşır. Çünkü affetmeyi reddetmek, toplumda “kötü insan” olmakla eşanlamlıdır. Size derler ki: “Kin tutmak sana zarar verir.” Ya da: “O da insan, o da hata yaptı.” Belki de en ağırı: “Kendine iyi gelmesi için affet.”

    Peki ya affetmek size iyi gelmiyorsa?

    Bu sorunun cevabı, yıllardır toplumsal bir sessizliğin ardında kalmıştır. Çünkü affetmemeyi savunmak, öfkeyi meşrulaştırmak gibi görünür. Oysa mesele öfke değildir. Mesele, bir hakkın tanınmasıdır: Affetmeme hakkı.

    Affetmek bir erdem olarak sunulduğunda, genellikle bir şey unutulur: Affetmek bir hediyedir. Ve hediye ise zorla alınamaz. Hediye vermek için önce vermek isteyen bir özne, sonra da almayı hak eden bir karşı taraf gerekir. İkisi de yoksa ortada hediye değil, bir dayatma vardır.

    Toplum çoğu zaman affetmeyi bir borç gibi sunar. “Affetmelisin” cümlesi, bir tavsiye değil, bir emirdir. Ve bu emir, çoğu zaman affedilmeyeni meşrulaştırır. Çünkü affedilmesi gereken bir şey varsa, demek ki bir zarar verilmiştir. Ama o zararın boyutu, affetme dayatmasının gölgesinde kaybolur.

    Burada bir çelişki ortaya çıkar: Toplum hem zararı tanır hem de onunla baş etme biçimini dayatır. “Evet, sana zarar verdiler ama sen affet.” Bu cümle, mağduru ikinci kez suçlar. Birinci suç zaten yaşanmıştır. İkinci suç ise affetmediği için “iyileşmeyi reddeden” olarak etiketlenmektir.

    Terapi odalarında da bu baskı sıkça hissedilir. “Affetmezsen iyileşemezsin” cümlesi, sanki affetmek iyileşmenin tek yoluymuş gibi sunulur. Oysa bazı insanlar için affetmek, yarayı kapatmak değil, açık tutmaktır. Çünkü affetmek bazen şu anlama gelir: “Bana yapılan şey kabul edilebilirdi.”

    Hayır. Bazı şeyler kabul edilemez.

    Burası çok önemli bir ayrım noktasıdır: Affetmemek, acıyı taşımaya devam etmek demek değildir. Affetmemek, sınır koymaktır. “Bu bana yapıldı ve bu yanlıştı” demektir. Ve bu cümle, iyileşmenin kendisi olabilir.

    Toplumun affetme dayatmasının arkasında genellikle bir rahatsızlık vardır: Öfkeli insanlar, sistemin düzenini bozar. Affetmeyen insan, “geçmişte kalmış” biri olarak görülür. Oysa geçmişte kalan, affetmeyen değil; geçmişte yaşananı yok sayandır.

    Affetmeme, geçmişi canlı tutmak değildir. Geçmişin gerçekliğini kabul etmektir.

    Dini söylemlerde de bu dayatma çok güçlüdür. “Allah affeder, sen niye affetmiyorsun?” sorusu, tanrı ile insan arasındaki farkı siler. Ama bu fark vardır ve olmalıdır. Tanrı sınırsız affedebilir belki; çünkü tanrı zarar görmez. İnsan ise zarar görür. Ve zarar gören insanın affetmeme hakkı, tanrının affetme kapasitesinden daha önce gelir.

    Burada şunu sormak gerekir: Hangi eylemler affedilemez?

    Toplum bu soruya net bir cevap vermekten kaçınır. Çünkü “affedilemez” demek, bazı sınırların gerçekten var olduğunu kabul etmek demektir. Ve bu sınırlar çizildiğinde, affetme dayatması çöker.

    Bazı şeyler affedilemez. Bir çocuğa verilen zarar affedilemez. Bir insanın onurunu çiğnemek affedilemez. Bir güvenin bilinçli olarak yok edilmesi affedilemez. Bu eylemlerin affedilmemesi, kin tutmak değildir. Gerçekliği tanımaktır.

    Affetmeme, bazen insanı esir alır mı? Alabilir. Ama affetmeye zorlanmak da esir alır. İkisi arasındaki fark şudur: Biri kendi seçiminizdir, diğeri dayatmadır.

    Affetmemeyi seçen insan, çoğu zaman toplumda yalnızlaşır. Çünkü etrafındakiler sürekli “affet, kendine iyi gelsin” der. Ama bu cümle, çoğu zaman karşı tarafın rahatlaması içindir. Affeden insan, sistemin düzenine geri döner. Affetmeyen ise düzeni bozar.

    İşte bu noktada bir özgürlük alanı açılır: Düzeni bozmak.

    Affetmeme, bir direniş biçimidir. “Bana yapılan şey normal değildi ve ben bunu normalleştirmeyeceğim” demektir. Bu cümle, toplumun en çok korktuğu cümledir. Çünkü bu cümle, zararın gerçekliğini kalıcı hale getirir.

    Belki de en önemlisi şudur: Affetmek bir süreç değildir, bir karardır. Ve her karar gibi, bu karar da size aittir. Size ait olmayan tek şey, bu kararı verme zorunluluğudur.

    Affetmemeyi seçtiğinizde, size derler ki: “Sen de bir gün hata yapacaksın, o zaman affedilmek isteyeceksin.” Bu cümle, affetmeyi bir pazarlığa dönüştürür. Ama affetmek pazarlık değildir. Hediyedir. Ve hediye, karşılık beklemeden verilir.

    Siz affetmemeyi seçerseniz, bu bir haktır. Kimse sizden bu hakkı alamaz.

    Toplum bu hakkı tanımadığı sürece, affetme dayatması devam edecektir. Ama siz bu dayatmayı reddettiğinizde, yalnızca kendiniz için değil, affetmeme hakkını savunan herkes için bir alan açarsınız.

    Affetmek bir erdеm midir, tartışmalı bir evet. Hadi Epstein olayını affedin, dünyamızı bu hale getirenleri affedin bakalım. Affedebiliyorsanız eğer şimdiden sizi tebrik ederim. Ben affedebilecek kadar erdemli değilim.

    Affetmemek de bir haktır. Ve bu hak, savunulmaya değerdir.

    Tüm kötülere öfkelerle…

  • Beklemek, zaman geçirmek değildir.
    Bu fark önemlidir. Çünkü bekleyen insan zamanı tüketmez; onu taşır. Beklemek, zamanın üzerinde yürümek değil, onun içinde askıya alınmaktır. Gün akar, kahve soğur, ekran aydınlanır, pencere bulutları geçirir ama bekleyen insan bu akışın dışında durur. Bir “sonra”da.

    Bekleyen insan yaşamaz mı? Yaşar elbette.
    Ama yaşamak için gereken o küçük karar -bu anı seçmek, burada olmak- askıya alınır. Dikkat başka bir yere kayar: gelecek bir cevaba, açılacak bir kapıya, olacak bir şeye.

    En sade bekleyişler bile ağırdır.
    Telefonu elinde tutan insan bileğini titretmez, sesini yükseltmez. Sadece ekrana bakar. Mesaj gelmez. Bir dakika daha geçer. Ekrana yeniden bakar. Bu küçük döngü, insanın kendini ne kadar küçültebildiğini gösterir. Bir cevabın gelmesi için dünya durdurulur; ama bekletilen yalnızca insanın kendisidir.

    Her gün bu küçük beklemeler birikir. Hiçbiri tek başına büyük değildir; ama birlikte, insanın gün içindeki sessiz yerini, içini minik minik kemirir.

    İnsana “sabırlı ol” dendiğinde genellikle bir son ima edilir. Dayanılacak bir yük vardır ve sonunda gelecektir. Bu söz bekleyene bir yapı sunar: son vardır, dayanmak yeterlidir.
    Ama bazı bekleyişlerin sonu yoktur.

    Tıbbi bir sonucu beklemek böyledir. İlk gün endişe vardır; ikinci gün yalnızca bekleyen bir beden kalır. Telefon her çaldığında kalp bir an sıkışır, sonra gevşer. Bu ritim zamanla acı olmaktan çıkar, uyuşmaya dönüşür. Bekleyen insan artık sonucu merak etmez; sadece bitmesini ister.
    Sonun kendisi bile bir rahatlama olur.

    “Bakarız.”
    İki kelime, bu kadar yükü nasıl taşır?
    “Bakarız” diyen sorumluluğu alır ama sonucu vermez. Söz vermez; yalnızca karşısındakini “sonra”ya taşır. Ve “sonra”, insanın en yalnız kaldığı yerdir.

    Bekleyen insan hazırlanır. Planlara bakar, olasılıkları sıralar, soruları evirir çevirir. Bu hazırlık, zihne çözüm gibi görünür; oysa bekleyişi taşımak için kurulan bir iskeletten ibarettir. İnsan, bekleyerek kendini korur. Bazen bu koruma, bekleyenin tek işi hâline gelir.

    Bekleyişin en sinsi tarafı şudur: onu seçmemiş olabilirsin.
    Bir kararın, bir ilişkinin, bir dönemin değişmesini beklemek… Kimse “şimdi bekleyeceğim” diye ilan etmez. Bekle sana yapışır. Fark ettiğinde, çoktan içindesindir.

    Yalnızlık da böyle yapışır.

    Bekleyen insan yalnızdır. Bu yalnızlık kalabalıkta da sürer. Seninle aynı masada oturanlar, aynı havayı solur; ama “sonra”ya senin gibi takılı kalmamışlardır. Onlar “şimdi”dedir. Sen ise şimdinin biraz üstünde, askıda durursun: ne burada, ne orada.

    Peki bekleyen insan en çok ne zaman yorulur?
    Gelmemesinde değil.
    “Artık beklemeyeceğim” dediği anda.

    Çünkü beklemek insana bir anlam verir: beklenen şey önemlidir. Beklemek bittiğinde, o önem de sorgulanır. Beklemekten vazgeçmek, “artık bunu taşımak istemiyorum” demektir. Bu yük, bazen insanın kaldırabileceğinden ağırdır.

    Ama bir noktada bekleyen insan şunu fark eder: bekliyor olmak, yaşamaya yetmez.
    Ve o an -küçük, sakin, dramatik olmayan o an- insanın kendine doğru attığı ilk adımdır.

    Beklemek bir zayıflık değildir.
    Ama bir yol da değildir.

    Sadece insanın durduğu bir yerdir.
    Ve her duruş, bir gün biter.

    Sevginin topraklarında bizleri bekleyenlere selam olsun,

    Sevgiler.

  • Meslek, insanın acısıyla yakın oturma biçimini öğretir bazen.

    Ama bir şeyi öğretemez: Bazı acıların toplumsal bir ismi yoktur. Ve ismi olmayan acı, sessiz bir odada yalnız oturan birinin acısıdır.

    Cenaze olduğunda sistem işler. Toplum yas hakkını tanır; çiçek gönderir, telefon eder, “başsağlığı” diler. Çünkü bir ritüel var, bir çerçeve var. İnsan bu çerçevenin içinde acı çekebilir; çünkü acı çekmek için yalnız kalmasına izin verilmiştir.

    Peki ya cenaze olmadığında?

    Bu soruyu yıllardır taşıdım.

    Bir ilişki yavaş yavaş ölür -kimse ölmemiştir, kimse gitmemiştir bile denebilir. Ama bir gün sabah uyandığınızda, karşınızdaki insanın artık o insan olmadığını hissedersiniz. Bu ölüm ne ani ne dramatiktir. Aksine sakindir, sinsidir. Hiçbir takvim tarihine oturtamazsınız onu. Ve kimse size “başsağlığı” dilemez; çünkü ortada kayıp yoktur -sistemi bu şekilde düşünmemiştir.

    Ya da bir hayal ölür. “Artık küçük değilsin” denilir, “hayat böyle” denilir. Ama küçüklüğün bitti anda, bir şey de bitti; o, dünyaya doğru o özgür ve tüm şeylerin mümkün olduğu his. Bu kayıpla kimse yaslaşmanıza alan açmaz. Çünkü bu kaybın adı yoktur.

    Psikoloji literatüründe buna “ambiguous loss” denir, “belirsiz kayıp”. Kayıp yaşanmıştır ama ne tamamen gitmiştir ne de tamamen buradadır. Ve bu belirsizlik, çoğu zaman cenazeli bir kayıptan daha ağır gelir.

    Elisabeth Kübler-Ross, 1969’da insanın ölüme yaklaşma biçimini beş evreyle tanımladı: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul.

    Zamanla bu evreler bir reçeteye dönüştü; sanki yas beş adımda tamamlanıyormuş gibi. Oysa Kübler-Ross bunu hiçbir zaman söylemedi. Bu evreler bir sıra değil, bir iklimdir. İnsan bu iklimde dolaşır; bazı evrelerde uzun süre kalır, bazılarına hiç uğramaz.

    Ama şunu düşün: Bu evrelere girebilmek için bile önce kaybın “gerçek” olduğunun kabul edilmesi gerekir. Toplum kaybı onaylamadığında, insan kendi içinde bile inkâr evresinden çıkamaz. Çünkü bazen inkâr, “Bu gerçekten bir kayıp mı?” sorusunun kendisindedir.

    İnkâr hâlinde insan şunları düşünür: “Ama o ölmedi.” “Ama biz hâlâ buradayız.” “Ben daha kötüsünü yaşayanlar gördüm.” Bu cümleler kendine karşı bir küçültme biçimidir. Ve aslında hiçbiri yanlış değildir. Her birinde bir gerçek payı vardır. Ama birlikte, acıyı erken kapatmak niyetiyle kurulur.

    Adlandırılmamış kayıplarda öfke daha da karmaşık bir hâl alır.

    Cenazeli bir kayıpta öfke bir yere yönelir: hastalığa, sisteme, kadere hatta tanrıya. Ama ismi olmayan bir kayıpta öfke çoğu zaman insanın kendisine döner. “Neden ben bunu bu kadar hissediyorum?” sorusu, bir suçlama cümlesine dönüşür. İnsan kendine yas tutmak için yeterli bir gerekçe arar; bulamadığında, suçluluk öfkeyi bastırır.

    Bu noktada insan yalnızlaşır.

    Yalnız olmak bir hâl. Yalnızlaştırılmak ise bir yapıdır. Toplumun sessizce verdiği “Bu kadar yas için yeterli bir neden yok” mesajı, aslında şunu söyler: “Acı çekme hakkın yok.” Ve insan bu mesajı içselleştirir. Çünkü bize küçük yaşlardan itibaren hangi duyguların kabul edilebilir olduğu öğretilmiştir.

    Pazarlık evresi ise adlandırılmamış kayıplarda daha keskin bir biçim alır.

    Cenazeli kayıplarda insan “Keşke son kez…” diye düşünür. Ama belirsiz kayıplarda pazarlık daha içe dönüktür: “Keşke fark etseydim.” “Keşke durmasaydım.” “Keşke sormasaydım.” Bu soruşturmanın cevabı yoktur. Çünkü ortada tanımlanmış bir kayıp bile yoktur.

    Bu yüzden pazarlık ve depresyon çoğu zaman iç içe geçer. İnsan hem sorgular hem yorulur. Bu iki evre birlikte sürdüğünde, artık yalnızca kaybın kendisi değil, bu bitmeyen zihinsel yorgunluk da acı verir.

    En zor evre genellikle sondur: kabul.

    Cenazeli kayıplarda kabul, zamanla ilişkilidir. Bir çerçevesi vardır. Ama adlandırılmamış bir kayıpta kabul demek, önce şu cümleyi kurabilmek demektir: “Bu bir kayıptı.” Ve ardından şunu ekleyebilmek: “Ben yas tutma hakkım olduğunu düşünmesem bile, acı çektim.”

    Bu cümleyi kurabilmek, insanın kendine verebileceği en büyük izinlerden biridir.

    Bazen insanlar küçük bir şey anlatır: Bir anı, bir eşya, bir bakış. Ve o anlatıda bir şey açılır. O an yaşanan acının farkındadırlar; ama ona hiç “yas” dememişlerdir. Çünkü kimse onlara bu ismi vermemiştir.

    Oysa bir şeyin adı konduğunda -“Bu benim için bir kayıptı” dendiğinde -her şey değilse bile bazı şeyler yerine oturur. Bu küçük tanınma, çoğu zaman hiçbir teknik çözümden daha derin bir temas yaratır.

    Şunu biliyorum:

    Yas yalnızca cenazeler için değildir. İlişkiler için, hayaller için, geri dönemediğimiz eski hâllerimiz için, bir gün konuşamayacağımız insanlar için de duyulur.

    Toplum bize o alanı açmasa da, ritüeli olmasa da, “başsağlığı” gelse de gelmese de bu acı gerçektir.

    Belki de en önemlisi şudur: İnsanın kendi kendine o ismi verebilmesi. “Bu benim için bir kayıptı” diyebilmesi. Ve ardından, hiçbir takvimle sınırlandırılmadan sağlıklı yas tutabilmesi.

    Çünkü yas, toplumun bize bahşettiğii bir hak değildir.

    İnsan olmanın kendisidir.

    Sevgiler.

  • Söylemekten çekiniriz. Çünkü söylemek, yalnızca bir cümle kurmak değildir; bir ihtimali geri dönüşsüz kılmak, köprüleri ateşe vermektir. Söylediğimiz anda bir şeyler değişir; bazen bir ilişkinin kimyası, bazen kendimizle olan o mahrem anlaşma. Bu yüzden susmayı daha güvenli bir liman sanırız. Sessizlik kırmaz, dağıtmaz, düzeni bozmaz gibi gelir. Oysa sessizlik çoğu zaman çözmez; sadece erteler.

    Söylememeyi bir erdem, bir olgunluk nişanı gibi öğreniriz. “Şimdi sırası değil”, “gerek yok”, “büyütmeyelim”… Bu cümleler yüzeyde bir huzur sağlar, günü kurtarır, sahte bir sükûnet inşa eder. Ama bu huzur kalıcı değildir. Söylenmeyen şey kaybolmaz; sadece içerde kendine başka bir yer bulur. Zamanla ağırlık kazanır, şekil değiştirir. Bazen aşılmaz bir mesafeye, bazen keskin bir kırgınlığa, bazen de adını koyamadığımız o kronik yorgunluğa dönüşür. Susarak çözdüğümüzü sandığımız her şey, aslında ruhun karanlık bir köşesinde başka bir dilde konuşmaya devam eder.

    Bir noktadan sonra şunu ayırt etmeyi öğreniriz: Söylememek her zaman olgunluk değildir; bazen sadece konforlu bir kaçıştır. Söylemek de her zaman cesaret sayılmaz; bazen yalnızca kaçacak yer kalmadığında alınan mecburi bir duruştur. İnsan bazı cümleleri söylemeye hazır hissetmez; çünkü o kelimeler ağızdan döküldüğünde artık eski hâliyle devam edemeyeceğini bilir. Söylemek, bir şeyi kurtarmaktan çok, bir şeyi geride bırakmayı gerektirir. Bir söz, insanın eski dünyasından çıkış biletidir.

    Nasıl söylediğimiz meselesi burada başlar. Söylemek bağırmak değildir. Haklı çıkma çabası hiç değildir. Söylemek, karşı tarafı ikna etmek için kurulan bir düzenek olmaktan çıktığında anlam kazanır. Zaman, ton ve niyet birbirine yaklaştığında söylenen söz yerini bulur. Aksi hâlde en büyük gerçek bile havada asılı kalır. Bu yüzden bazı cümleler geç kalır, bazıları erken söylenir; çok azı ise tam zamanında, bir şifa gibi söylenir.

    “Söylenmez” denilen, ortamın huzurunu bozan o cümleler vardır ya; işte asıl sınav oradadır. Çoğu zaman düzenin devamı, hakikatin görünmesinden daha kutsal sayılır. Oysa her düzen korunmaya değmez. Bazı cümleler söylenmediğinde sadece susan değil, o ana tanık olan herkes eksilir. Söylenmeyen hakikat, bir ilişkide boşluk bırakır; ve o boşluk zamanla dürüstlükle değil, yabancı ve sinsi şeylerle dolar.

    Söylemek bu yüzden yalnızca kişisel bir rahatlama meselesi değildir. Söyleyebilen insan her zaman hafiflemez. Bazen kelimelerle birlikte üzerine bir ağırlık çöker. Bazen yalnız kalır, bazen risk alır. Ama en azından kendisiyle arasına o sinsi mesafeyi koymaz. Söylemek çoğu zaman karşı taraf için değil, insanın kendi iç tutarlılığı için yapılır. Bir şeyin adı konduğunda her şey düzelmeyebilir; ama belirsizlik yerini dürüstlüğün o sert ama net zeminine bırakır.

    Belki de mesele şudur: Bazı şeyleri söylemek bir cesaret gösterisi ya da hafifleme arayışı değildir. Bazen sadece bir borcu ödemektir. İnsan, insan kalabilmek için hakikati söylemeye borçludur. Söylemek dünyayı düzeltmez belki; ama insanın içindeki sessizliği, en azından dürüst kılar.

    Sevgilerle.

  • “Yapamazsın” dediler.

    Bunu bir kehanet gibi söylediler; sanki geleceği görmüşler gibi.

    İlk başta ciddiye aldım. Çünkü bu cümle çoğu zaman bilgi gibi gelir. Deneyim kılığına girer. İnsanı ikna etmesi bundandır. Duyduğunu önce kendisiyle ilgili bir gerçek sanır insan.

    Ama zamanla fark ettim:

    Bu bir tespit değildi. Bir sınır çizimiydi.

    Ve ne ilginçtir ki o sınır bana ait değildi.

    Bu cümle genellikle en kırılgan anlarda gelir. Bir şey denemeye yaklaşmışken, henüz karar vermemişken, içimizde küçük ama diri bir ihtimal varken… Tam o anda.

    “Yapamazsın.”

    Bunu söyleyenler çoğu zaman kötü niyetli değildir(!). Aksine, kendilerince dürüsttürler. Kendi hayatlarında göze alamadıklarını, yarım bıraktıklarını, hiç yeltenmediklerini bilirler. O bilgiyi paylaşırlar. Ama paylaşırken fark etmedikleri bir şey vardır: Anlattıkları şey senin sınırın değil, kendi haritalarıdır.

    İnsan, cesaret edemediği ihtimallere karşı cömert olmaz.

    Korkularını “sağduyuyla”, vazgeçişlerini “olgunlukla” paketler. Çünkü sizin başarınız, onun vazgeçişini anlamsız kılmamalıdır. Bu cümle sizi durdurmak için değil, onun durduğu yeri korumak için kurulur. Sizin yerinizde saymanız, onun bulunduğu noktayı meşrulaştıran tek yoldur.

    Asıl tehlike burada başlar.

    Bu sınırlar bulaşıcıdır. Başkasının korkusu, bir süre sonra senin mantığın gibi konuşmaya başlar. Denemekten vazgeçtiğini fark etmezsin bile; çünkü bu vazgeçiş artık “akıllıca bir karar” olarak adlandırılmıştır.

    Bir noktadan sonra bu cümleleri farklı duymaya başlarsın.

    “Yapamazsın” dendiğinde artık ne söylendiğinden çok, neden söylendiğine kulak kesilirsin. Kimin nerede durduğunu, neyi göze alamadığını, hangi ihtimali kendinden esirgediğini görürsün.

    O an anlarsın:

    Bu bir sınır koyma değil, bir sınır savunmasıdır.

    İnsan geçemediği yerleri kutsar. Oraya “gerçekçilik” der, “hayat böyle” der. Kendi durduğu yeri evrensel bir çizgiye dönüştürür.

    Ama sen durmazsın.

    Çünkü artık bilirsin:

    Birinin durduğu yer, senin gidebileceğin yer değildir.

    Birinin korkusu, senin kapasiten değildir.

    “Yapamazsın” cümlesi seni durdurmaz artık. Bir engel olmaktan çıkar; bir kerteriz noktasına dönüşür. Sadece kimin hangi mesafede kaldığını gösterir.

    Ve sonunda geriye tek bir dürüst ayrım kalır:

    Yapamadıklarım bana aittir.

    Ama yapamayacaklarım, başkasının korkularından ödünç aldığım sınırlar değildir.

    Özgürlük tam da burada başlar:

    Başkalarının “imkânsız” diyerek kutsadığı o hayali çizginin üzerine, kendi adımını tereddütsüz bastığın an.

    Cesaretlerle!

  • Zihnimiz bizi mutlu etmek için hiçbir zaman var olmadı.

    Bu cümleyi içimde tam yerine oturttuğum an, omuzlarımdan devasa bir yük kalktı: “Mutlu olmalıyım” yükü. Modern insanı en çok yoran şey acı değil; acının üstüne eklenen o görünmez, amansız zorunluluktur. Sanki hayatın sonunda görünmez bir el bir kontrol listesi tutuyor: Düzgün bir kariyer, kusursuz bir ilişki, fit bir beden… Ve hepsinin yanına iliştirilmiş o not: “Mutlu ol.”

    Oysa zihin bu listeyi imzalamak için değil; o listeyi taşırken bizi her ne pahasına olursa olsun hayatta tutmak için evrimleşti. Bize yıllarca “pozitif düşün” dediler. Oysa zihin, iyi hissetmeye ayarlı bir sistem değildir; risk algısının sınırında yaşayan bir mekanizmadır. Kayıp ihtimalini büyütür, tehlikeyi tarar, eksikleri sayar. Kötü niyetle değil; sadakatle yapar. Sadakatin dili bazen serttir, çünkü sertlik korunmanın bedelidir.

    Bahçıvan Değil, Güvenlik Görevlisi

    Kabullenmek gerekir: Zihin bir bahçıvan değil, bir güvenlik görevlisidir. Milyonlarca yıllık biyolojik mirasıyla çiçeklerin kokusuna değil, çalılıkların arasındaki gölgelere odaklanır.

    Zihinle aramızda adil bir sözleşme olduğunu sanıyorduk: “Ben düzgün yaşarsam, sen de beni iyi hissettirirsin.” Oysa zihnin dili daha ilkeldir: “Ben seni korurum.” Nokta.

    Mutluluk, bu sadık korumanın görev tanımında yoktur. Bunu anladığımızda zihni bizi iyi hissettirmediği için suçlamayı bırakırız. Asıl soru şudur: Biz, hayatla temas kurma görevimizi yapıyor muyuz? Yoksa sadece hayatta kalma görevini kusursuzca sürdürüp, yaşamadığımız bir hayatın hesabını mı soruyoruz?

    Anlamın Aceleyi Sevmeyen Coğrafyası

    Hayatta kalmanın ötesindeki her şey; bir şiiri sevmek, bir gün batımında durmak, bir insanın gözlerinde kaybolmak… Bunların her biri biyolojik mirasımıza karşı verdiğimiz soylu bir başkaldırıdır. Mutluluğun kapısı hızla değil, durmakla açılır.

    Zihin bizi bir sonraki hedefe iterken, anlam çoğu zaman hızın gerisinde kalır. Hızlandıkça hayat bir görüntüye dönüşür; görüntü arttıkça temas azalır. Oysa izlemek yorucudur; yaşamak, ancak akıp gidenin içine yerleştiğimizde nefes aldırır.

    Zihin “sonra”yı kurcalarken, hayat “şimdi”de akar. Akıp gidenin içine yerleşmediğimiz sürece, kendi hayatımızın seyircisi kalırız.

    Seyirci olmak güvenlidir; yaralanmayız. Ama seyirci kokuyu almaz, sıcaklığı hissetmez. Hayatın asıl sesi, seyirci koltuğuna ulaşmaz.

    Otopilotun Gri Esareti

    Çoğumuzun ömrü, bir otopilot düzeninde, gri bir sis bulutu içinde geçiyor. Sistem tıkır tıkır işler: Uyanırız, yetişiriz, idare ederiz ve günü sanki bir başarıymış gibi bitiririz.

    Otopilotun en sinsi tarafı kandırması değil, uyuşturmasıdır. Uyuşmak, acımamaktan önce hissetmemektir. Cümlelerimiz ezbere dökülür: “İyiyim.” “Yoğunum.” “Bakarız.” Bu cümleler doğru bile olsa bize ait değildir; hazır bir metni okur ve adına “ben” deriz.

    Otopilottan inmediğimiz sürece hayatımızdan hesap sormaya hakkımız yoktur. Çünkü otopilotun tek derdi nabzımızın atmasıdır; kalbimizin ne için çarptığı değil.

    İniş Talimatları: Peki ya nasıl?

    Otopilottan çıkmak bir mucize değil, bir temas biçimidir. Büyük kararlarla değil; küçük, sakin seçimlerle başlar.

    Durmanın Büyüsü: Metroda, asansörde, su kaynarken… Sadece bir saniyeliğine zihnin koşusuna katılmamayı seçin. “Şu an neredeyim?” sorusu bir kapıdır. Otopilot hep “sonra”dadır; farkındalık yalnızca “şimdi”de nefes alır.

    Bedenin Haber Bülteni: Zihin senaryo yazar, beden ise haber verir. Çenedeki sıkılık, midedeki düğüm bazen tek bir cümledir: “Kendini unuttun.” Bedeni duyduğunuzda, zihnin bağırmasına gerek kalmaz.

    Duyguya Adını Koymak: Adını koyamadığınız her şey sizi yönetir. “Kötüyüm” demek kaçıştır. Kırgın mısın, yorgun mu, yoksa sadece anlaşılmamış mı? Duygu netleştiğinde ihtiyaç görünür olur; ihtiyaç görünür olduğunda anlam yeniden filizlenir.

    Zihinle Yeni Bir Sözleşme

    Farkındalık, zihni susturmak değil, onu eğitmektir. Zihin çok savaş görmüş eski bir korumadır. Ona “sus” demek yerine şunu demeyi öğrenmeliyiz: “Teşekkür ederim. Şu an güvendeyim. Buradayım.”

    Zihin panik bir senaryo yazdığında, onu bastırmayın. Meraka dayalı o soruyu sorun: “Bu düşünce beni şu an neyden korumaya çalışıyor?” Bu soru, içimizdeki savaşı diyaloğa; yargıyı meraka dönüştürür. Merak, otopilotun yegâne panzehiridir.

    Final

    Hayatın en büyük uyanışı şudur: Mutluluk zihnin bize olan borcu değil, bizim kendimize verdiğimiz hediyedir.Zihnimiz bizi hayatta tutar; biz ise kendimizi hayata döndürürüz.

    Otopilottan indiğimiz an dünya değişmez; ama dünyayla kurduğumuz temas başkalaşır. Günün sonunda insanın elinde kalan tek şey, gerçekten temas ettiği hayattır: kaçırmadığı bir bakış, duyduğu bir ses, hissettiği bir sıcaklık, söylediği gerçek bir cümle.

    Hayat, ancak temas ettiğimiz kadar bizimdir.

    sevgiler.

  • Sevgi topraklarında geçen bir ömür hayalini, gözlerimi bu dünyaya açtığım andan beri taşıyorum. Belki de bu yüzden, hayatın o ince çizgisinde yürürken, iyiyle kötüyü karıştırma ihtimalini –huzur ararken vicdanı gevşetme tehlikesini– hiç unutmadan, inadına ilerliyorum. Çünkü iyilik, çoğu zaman saf bir hâl değil; emek isteyen bir dikkat biçimi.

    Gözlerimi kapayıp “mutlu bir anı hatırla” dendiğinde zihnimde hep benzer bir sahne beliriyor: Sessiz, sakin bir yerde; ikindi vakti başlayan bir sofra, mümkünse mevsim ilkbahar ya da yaz. Havada demlenmiş çayın tanıdık sıcaklığı, taze çiçeklerin kokusu… Gün batımıyla taçlanan bu an, sadece bir keyif değil; zamanın yavaşladığı, varlığın kendini duyurduğu bir eşik gibi geliyor bana. Dünyada son bir günüm kalsa, sanırım yine tam olarak bunu yapardım.

    Hayatımdaki insanları seviyorum. Onlarla yan yana olmayı, aynı gönül bağını paylaşmayı çok önemsiyorum. Sarayda ya da bir barakada olmamız fark etmiyor; bu his değişmiyor. Ne yediğimizin ne giydiğimizin önemi azalıyor. Çünkü hayat, bana kalırsa, mekânla değil; paylaşılan anlamın yoğunluğuyla ölçülüyor.

    Bazen düşünüyorum da, bu hayalin içinde abartılı hiçbir şey yok. Büyük hedefler yok, gösterişli mutluluk anlatıları da. Sadece insanı kendine yaklaştıran bir sadelik var. Belki de bu yüzden bu kadar sahici geliyor. İnsan kalabalıkla değil, anlamsızlıkla yoruluyor çünkü.

    Zamanla şunu fark ettim: Sessizlikten korkmayan insanlarla kurulan sofralar daha uzun sürüyor. Kimse acele etmiyor, kimse kendini kanıtlama telaşına kapılmıyor. Söylenen kadar söylenmeyen de anlam kazanıyor. Çünkü bazen bir bakış, dilin kuramadığı bir hakikati taşıyor.

    Hayat bana şunu öğretti: Herkes masaya kendi yüküyle geliyor. Kimi yükler görünür, kimileri özenle saklanmış. Ama o masada kalabilenler, yüklerini yarıştırmayanlar oluyor. Kimsenin yükünü omuzlamak zorunda değilsin; çoğu zaman orada kalman, yeterince etik bir duruşa dönüşüyor.

    Eskiden mutluluğu hep ileriye ertelerdim. “Bir gün olunca” diye başlayan cümlelerim vardı. O gün geldiğinde ise kendimi hep başka bir günün ihtimalini düşünürken bulurdum. Şimdi anlıyorum; mutluluk bir hedef değil, şimdide kalabilme becerisi.

    İnsanların birbirine iyi gelme biçimleri çok farklı. Kimi konuşarak, kimi susarak yapıyor bunu. Ben susarak iyi gelenleri hep ayrı bir yerde tutuyorum. Çünkü sessizliği paylaşmak, sözden daha çıplak bir yakınlık istiyor; maskeleri düşürüyor.

    Bazen hayatın karmaşası içinde bu hayal fazla naifmiş gibi geliyor. Dünya bu kadar sertken, bu yumuşaklığın korunabilir olup olmadığını sorguluyorum. Sonra yine aynı noktaya dönüyorum: Sertlik dünyayı açıklayabilir; ama yumuşaklık, onu katlanılır kılıyor.

    İyiyle kötüyü karıştırma ihtimalini hatırlamam da belki buradan geliyor. Her huzurlu an, aynı zamanda bir sorumluluk taşıyor. Her güzel şey, dikkat ister. Ama bu farkındalık beni durdurmuyor; aksine, yürüyüşümü daha bilinçli kılıyor.

    Birlikte olmanın değeri kalabalıkla ölçülmüyor. Bazen iki kişi yetiyor, bazen insan tek başına bile bu hissi yakalayabiliyor. Asıl mesele, o anın içindeyken başka bir yerde olmayı arzulamamak; bulunduğun yerde var olabilmek.

    Ve galiba hayatta en çok da bunu seviyorum: Büyük iddialar kurmadan, küçük ama sahici anlar biriktirmeyi. Günün sonunda geriye kalan şey, ne kadar yaşadığımız değil; ne kadar bilerek yaşadığımız oluyor.

    Sevgiler.

  • Uzun zamandır vakit ayırmak istediğim o ana sonunda kavuştum. Artık özgürce yazabilirim. Pazar sabahına gözlerimi erkenden açtım. Basit görevler yerini mahmurluğa bırakmak üzereyken hemen kalktım, masanın başına oturdum.

    Mevcut haletiruhiyemden bahsedeyim biraz. 2026 başladığından beri hayatımda birçok alanda yükseliş var. Bunu dillendirmek bile beni ürkütüyor. Hiç nazara inanmayan ben bile sanki kötü gözlerden tüm güzellikleri saklamak istiyorum. Neyse… Başarılı olabileceğim yeni alanlar hızla açılıyor önüme; bunun için oldukça minnettarım. Çok çabalıyorum, savaşıyorum, savaşmaktan keyif alıyorum. Kendimi bir kez daha tebrik ediyorum. Bu paragrafı toparlarsam: keyfim yerinde, üretkenliğim artıyor.

    Evde iki kedimiz var; ikisi de birbirinden acayip. İsimleri her zaman bizi güldürür: Bıyık ve Mistik. İkisi de erkek ve evde hep bir aksiyon var. Bıyık büyük ve iri olan abimiz. Evin sahibi o. Dünyadaki beş takvim yılının ikincisinde ona bir ortak daha geldi.

    Mistik çok özel bir kedi. Dünyanın en kedi sevmeyen insanına bile kendini âşık edebilir. Fakat bir o kadar da haylaz. Bizler gibi onların da kendi kişisel zevkleri ve merakları var. O kısma başka bir yazıda yer vereceğim; o yüzden hızlıca geçiyorum. Evde iki erkek kedi olunca güç savaşları kaçınılmaz oluyor. Bıyık yıllarca koruduğu fiziksel üstünlüğüyle Mistik üzerinde ciddi bir otorite kurmuşken, son bir yıldır Mistik’in arsız savaşçı ruhuyla baş edemez hâle geldi. Bazen ilginç çatışmalar yaşanıyor.

    Az önce de onlardan birine şahit oldum. Ayırmak istedim ve o esnada ortaya çıkan toz bulutunun içinde ben de kaosa ortak oldum. Neyse ki farklı odalara geçip biraz “me time” yapmak iyi bir fikir oldu; şu an evin içi sütliman.

    Az önce mutfakta kahve yapmak için yürürken yeni aldığımız su sebiline bakıp mutlu oldum. Bence güzel bir araç. Kara kışta yaza hazırlık yapmayı, ağustosböceğinin karıncaya yaptığı ironi gibi yorumladım. Kahve o sırada hazırdı. Tam mutfaktan çıkacakken meyve sepetinin içindeki muzla göz göze geldik. Soymak için elime aldığım anda muzun üzerindeki etiketi fark ettim. Üstünde İngilizce “Toplandığım bahçeyi görmek isterseniz kodu okutun” yazıyordu.

    Tahmin ettiğiniz üzere hemen okuttum ve karşıma Ekvator’daki bir bahçe, beraberinde muz toplarken gülümseyen sempatik Latin insanlar çıktı. Bununla ilgili bir şeyler yazmalıyım diye masaya dönerken muzu bitirdim ve “El Salvador” yöresine ait kahvemi içmeye başladım.

    Bence dünya üzerinde gereksiz birçok konuya harcadığımız enerji yüzünden asıl övmemiz gereken şeyleri ıskalıyoruz. Bir adet muz ile birkaç kahve çekirdeğinin okyanus aşarak binlerce kilometre yolculuk sonucu benim soframa gelmesi beni büyülüyor. İnsanlık olarak çok özel bir çağın içindeyiz. İçinde bulunduğumuz çağı yozlaşma adı altında sürekli eleştirirken bazı güzellikleri unutuyoruz. Dünyanın çok uzak bir yerinde beni hiç tanımayan birinin emeği bugün avuçlarımda duruyor. Minnettar hissediyorum.

    Peki insan kıtaları, okyanusları bu kadar kolay aşabilirken neden kendi nehirlerinde boğuluyor? Bunu düşünmeye başlıyorum. Düşündükçe yeni şaşkınlıklar yaşıyorum. Bu aralar bu düşünce ne sık beni ziyaret etmiş, diyorum kendi kendime.

    Belki de bu yüzden insan nehirlerinde boğuluyor: herkes kendi kıyısından konuşuyor. Aynı suya bakıyoruz ama gördüğümüz şey aynı değil. Bıyık yılların sahibiyken haklı. Mistik yeni gelen, yeni büyüyen, sınırları yoklayan tarafken haklı. Biri düzeni savunuyor, diğeri değişimi. İkisi de içgüdülerince doğru yerde duruyor.

    Ben de ortalarında duruyorum. Kimi zaman ayırmaya çalışırken toz bulutunun içine düşüyorum, kimi zaman geri çekilip evin sakinleşmesini izliyorum. Sonra fark ediyorum: benim payıma düşen “haklı olmak” değil, şahit olmak. Sanki bir evin içinde iki ayrı dünya çarpışıyor da ben o çarpışmanın gerisinde, görünmeyen bir yerde, hayatın nasıl işlediğini öğreniyorum.

    Muzun etiketi de aynı şeyi yaptı bana. Bir kod okuttum; bir bahçe açıldı, insanlar gülümsedi, emek görünür oldu. Kimse beni tanımıyor ama bana ulaşan bir yol kurulmuş. Bu da bir tür haklılık: birinin gününün anlamı benim günümde karşılık buluyor. Ben muzun üstüne iliştirilmiş küçük bir cümlenin peşine düşerken, aslında koca bir zincirin gerçeğine dokunuyorum.

    O an anlıyorum: dünyanın büyüsü “her şeyin kusursuz” olması değil. Dünyanın büyüsü, kusurlu parçaların bile birbirine bağlanabilmesi. Bir kedinin diğerine üstün gelmeye çalışması, diğerinin vazgeçmemesi, benim arada kalıp yine de sevgiden şaşmamam… Hepsi kendi yerinde haklı. Hepsi kendi dilinde doğru. Ben de bu doğruların yan yana durabildiğine şahit oluyorum.

    Şahitlik bazen ağır bir iş gibi anlatılır. Bense tam tersini hissediyorum. Şahitlik, bana kendimi hatırlatan en sade lütuf: Hayat kendi akışında sürerken, ben onu fark edebiliyorum. Bu kadar.

    Ve bu yüzden minnet duyuyorum: herkesin kendince haklı oluşuna, ve benim bu haklılıkların tam ortasında durup hayata tanıklık edebilmeme.

    Sevgiler.