Anadolu’da kurt belalıdır.
Yaşar Kemal’in anlattığına göre, bir kurt sürüye daldığında yalnızca bir hayvanı alıp götürmez; bütün sürüyü dağıtır. Sabah olduğunda geride korkmuş, yaralanmış, işe yaramaz hale gelmiş bir sürü kalır. Geçimini birkaç koyundan, birkaç keçiden sağlayan köylü için bu büyük bir yıkımdır.
Bu yüzden kurt yakalandığında hemen öldürülmez.
Köylü, kurdu diri ele geçirir. Ona vurmaz. İşkence etmez. Hatta tam tersine, sırtını sıvazlar. Okşar. Sonra boğazına bir çıngırak takar ve serbest bırakır.
Kurt sevinerek uzaklaşır.
Ancak artık hiçbir canlıya yaklaşamaz. Çıngırağın sesini duyan her hayvan kaçar. Kurt günlerce, haftalarca dağlarda dolaşır. Aç kalır. Zayıflar. Güçten düşer.
Sonunda bağıra bağıra ölür.
Belki de hikâyenin en korkunç tarafı budur: Kurt, kendisini öldüren şeyin dişler ya da kurşunlar olmadığını sonradan anlar. Ölüm, boğazına çıngırak takılırken gösterilen sevecenliğin içinde gizlidir.
Bu hikâye beni uzun zamandır rahatsız ediyor.
Çünkü modern insanın durumuna fazlasıyla benziyor.
Eskiden iktidar daha görünürdü. Emir verirdi, yasak koyardı, cezalandırırdı. Kimin baskı uyguladığı belliydi.
Bugün işler biraz farklı.
Artık bize sürekli ne yapmamamız gerektiği söylenmiyor. Daha çok ne olabileceğimiz anlatılıyor.
Kendin ol.
Potansiyelini gerçekleştir.
Daha üretken ol.
Daha görünür ol.
Daha başarılı ol.
Daha mutlu ol.
Bu çağın dili emir dili değil. Teşvik dili.
Fakat bazen teşvik, emirden daha güçlü çalışıyor.
Boynumuzdaki çıngırakların çoğu görünmez.
Sosyal medya hesapları, performans raporları, özgeçmişler, takipçi sayıları, kariyer hedefleri, üretkenlik uygulamaları…
Hayatımızın büyük kısmını ölçüyor, kaydediyor ve görünür kılıyoruz.
Üstelik bunu çoğu zaman kendi isteğimizle yapıyoruz.
Kimse bizi zorlamıyor gibi görünüyor.
Belki de meselenin en sinsi tarafı bu.
Çünkü insan, kendisine dışarıdan dayatılan bir baskıyı fark eder. Ama kendi arzusu gibi görünen bir baskıyı fark etmekte zorlanır.
Üstelik artık ortada bir köylü de yok. Çıngırağı bize takan kimse yok — onu kendi ellerimizle, kendi isteğimizle takıyoruz.
Byung-Chul Han bu hâli “performans öznesi” diye adlandırır — itaat eden değil, kendi kendini tüketen özne.
Çağımızın insanı artık itaat eden özne değil, performans gösteren öznedir.
Kendisini gerçekleştirmeye çalışırken kendisini tüketir.
Sürekli koşar.
Sürekli yetişmeye çalışır.
Sürekli eksik hisseder.
Ve çoğu zaman neden yorulduğunu anlayamaz.
Kurdun dağlarda durmadan koşması gibi.
Koşu sürer.
Ama av yoktur.
Çağımızın en yaygın duygularından biri de tam bu yüzden tükenmişliktir.
İnsanlar hiç olmadığı kadar özgür olduklarını söylerken, hiç olmadığı kadar yorgun görünüyorlar.
Hiç olmadığı kadar seçenek varken, hiç olmadığı kadar sıkışmış hissediyorlar.
Sorun çoğu zaman çalışmak değildir.
Sorun, hayatın bütünüyle bir performansa dönüşmesidir.
Dinlenmek bile verimli olmak için yapılır.
Yürüyüş, meditasyon, tatil, spor…
Her şey bir sonraki performansı artıracak araçlara dönüşür.
İnsan bir noktadan sonra yaşamak ile kendisini optimize etmek arasındaki farkı unutmaya başlar.
Kurtun trajedisi, gerçeği çok geç fark etmesidir.
Aç kaldığında anlar.
Güçsüz düştüğünde anlar.
Ama artık iş işten geçmiştir.
Biz de çoğu zaman ancak bir kriz anında durup bakıyoruz.
Bir tükenmişlikte.
Bir kayıpta.
Bir çöküşte.
O zaman dönüp şu soruyu soruyoruz:
Ben gerçekten neyin peşinden koşuyordum?
Belki özgürlük daha hızlı koşmak değildir.
Belki özgürlük bazen durabilmektir.
Hiçbir şey kanıtlamadan.
Hiçbir yere yetişmeden.
Hiçbir ölçüte dönüşmeden.
Sadece durabilmek.
Çünkü modern iktidarın en büyük başarısı kendisini görünmez kılmasıysa, ona karşı ilk direniş de onu görünür hale getirmektir.
Boynumuzdaki çıngırağı fark etmek.
Sesini duymak.
Ve bir gün onu çıkarabilmenin mümkün olup olmadığını düşünmek.
Çünkü bazen insanı öldüren şey kurtlar değildir.
Boynuna sevgiyle takılan çıngıraklardır.
Sevgiler.
Yorum bırakın