Çocukken bazı çikolataları yiyemezdik.
Çünkü onlar misafir içindi.
Bazı koltuklara oturamazdık. Bazı tabaklar kullanılmazdı. Evin en güzel odası aslında bize ait değildi.
Büyüdük. Misafir odasını biz de kullanır olduk; ama sadece misafir gelince. O güzel koltuklar, o porselen tabaklar, o hiç açılmamış çikolatalar… Hepsi orada durur, bekler. Biz onlara dokunmayız. Çünkü onlar bizim değildir. Misafirindir.
Misafirperverliğimizle övünürüz. Yabancı dostlarımız bizi çoğu zaman bu yönümüzle hatırlar ve biz de bununla gurur duyarız. Ama bazen bu gurur, kendi varlığımızı geri plana itmeye dönüşür. Misafir için saklanan güzel şeyler… Peki ya biz?
Dün sabah evden çıktığımda, yıllardır her gün gördüğüm çukur yoktu.
Yol dümdüzdü.
Asfalt yeniydi.
İlk bir saniye sevindim.
İkinci saniyede içim burkuldu.
Çünkü biliyordum.
Onlar gidince çukur geri gelecekti.
Bu hafta Ankara’nın misafir odası açıldı.
Yıllardır şikâyet ettiğimiz çukurlar bir anda kapandı. Yollar yenilendi. Caddeler temizlendi. Şehir, birkaç günlüğüne bambaşka bir yere dönüştü.
Dışarıda bir şehir vardı.
Ama o bizim her gün yaşadığımız şehir değildi.
Gelen misafirler yolların boşluğuna ve düzenine hayran kalıyor. Haklılar. Çünkü onlara gösterilen Ankara, bizim yaşadığımız Ankara değil.
Havalimanından şehir merkezine kadar uzanan yolların kenarına dev panolar dikildi. Gecekondu evleri, eski işyerleri, çirkin bulunan ne varsa örtüldü. Maskelendi.
Dağınıklığı saklıyor,
Görünmesini istediğimizi gösteriyoruz.
Ama bu kez saklanan şey bir sehpa değil.
İnsanlar.
İnsanların evleri.
İşyerleri.
Mahalleleri.
Ve ben o boş sokakta yürürken yalnızca şunu düşündüm;
Demek ki yapılabiliyormuş.
Misafir için saklanan o yemek takımlarında bir gün biz de yemek yiyebilecek miyiz?
Çocukken evin en güzel odası bize ait değildi.
Büyüdük.
Şimdi de yaşadığımız şehrin en özenli hâli bize ait değil.
Yorum bırakın