Bazen dünyanın başına geleceklerden korkuyorum.
Bunu söylerken kendimi dünyanın sonunu bekleyen biri gibi görmek istemiyorum. Günlük hayatımı sürdürüyorum. İşime gidiyorum, insanlarla konuşuyorum, gülüyorum, bir şeyler okuyorum, bu satırları yazıyorum. Hayatın olağan akışının içindeyim. Fakat zaman zaman, özellikle geceleri, dünyanın bütün bu olağanlığının altında başka bir şeyin birikmekte olduğunu hissediyorum.
Savaşlar, devletler arasındaki gerilimler, silahlanma, nükleer silahlar, birbirine karşı sertleşen ülkeler, sınırların ötesine taşan çatışmalar… Ülkemin gündemine girmiyorum bile..
Bunları takip ettikçe, yakın gelecekte büyük bir savaş çıkabileceği düşüncesi zihnime yerleşiyor.
Belki de bu korkunun rahatsız edici tarafı, tamamen temelsiz olmaması.
Dünyada gerçekten savaşlar var. İnsanlar gerçekten öldürülüyor. Ülkeler gerçekten silahlanıyor. Tarihin bize öğrettiği en korkunç şeylerden biri de şu: Büyük felaketler gerçekleşmeden önce çoğu zaman insanların hayatı bir süre daha normal görünmeye devam ediyor.
Belki bu yüzden insan kendine şu soruyu soruyor:
Ya bu kez gerçekten bir şey olacaksa?
Fakat son zamanlarda başka bir soru da aklıma takılıyor.
Korktuğum şey ne kadar dünyanın kendisi, ne kadar dünyayı görme biçimim?
Çünkü artık dünyaya doğrudan bakmıyoruz. Dünyanın bize gösterilen haline bakıyoruz.
Sabah gözümüzü açtığımızda dünyanın bütün şehirleri aynı anda karşımızda değil. İnsanlığın sıradan bir gününü görmüyoruz. Bir milyarlarca insanın o gün yaptığı milyonlarca küçük şeyi de görmüyoruz. Çocuklarını okula götüren babaları, işe yetişmeye çalışan insanları, dükkânını açan esnafı, bir arkadaşına kahve ısmarlayanları, yaşlı bir kadının penceresinden sokağı seyretmesini görmüyoruz.
Bunların hiçbiri haber değil.
Haber olan, olağanlığın bozulduğu an.
Bir bomba düştüğünde haber oluyor.
Bir savaş başladığında haber oluyor.
Bir uçak düştüğünde haber oluyor.
Bir ülke başka bir ülkeyi tehdit ettiğinde haber oluyor.
Bir lider sert bir açıklama yaptığında haber oluyor.
Milyonlarca uçağın güvenle indiği bir gün ise haber olmuyor.
Milyonlarca insanın kavga etmeden, birbirini öldürmeden, birbirine yardım ederek geçirdiği bir gün de olmuyor.
Bu, haberlerin yalan söylediği anlamına gelmiyor.
Belki daha rahatsız edici bir şey söylüyor:
Haberlerin doğru olması, bize dünyanın tamamını gösterdikleri anlamına gelmiyor.
Bir fotoğraf düşünün. Fotoğraftaki her şey gerçektir. Fakat fotoğrafın dışında kalan her şey de gerçektir.
Haber belki biraz böyledir.
Bize gerçeği gösterir ama gerçeğin tamamını değil.
Ve insan zihni, tekrar tekrar gördüğü şeyi dünyanın tamamı sanmaya oldukça yatkındır.
Bir süre haberleri takip ettikten sonra dünyayı olduğundan daha tehlikeli algılamaya başladığımı fark ediyorum.
Belki de bunun bir kısmı haberlerin doğasından kaynaklanıyor. Bir kısmı ise benim zihnimden.
Çünkü insan zihni tehlikeye karşı kayıtsız kalmak üzere kurulmuş değil. Kötü bir haber, iyi bir haberden daha fazla yer kaplıyor içimizde. Bir tehdit, onlarca sıradan olaydan daha kolay hatırlanıyor.
Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen korkunç bir olayın görüntüsünü telefonumdan birkaç saniye içinde izleyebiliyorum. O görüntü zihnime giriyor ve orada kalıyor.
Oysa aynı gün dünyanın başka bir yerinde yaşanan milyonlarca güzel şeyin hiçbirinden haberim olmuyor.
Bir çocuk doğuyor.
Bir hasta iyileşiyor.
İki insan barışıyor.
Bir baba çocuğunun elinden tutuyor.
Bir kadın yıllardır ertelediği bir şeyi sonunda yapıyor.
Bir adam yaşlı annesini arıyor.
Birileri ilk kez âşık oluyor.
Birileri uzun bir hastalıktan sonra sabah yeniden yürüyebildiğini fark ediyor.
Bunların hiçbiri dünyadaki gerçekliğin dışında değil.
Ama bunların hiçbiri ekranımda görünmüyor.
Böylece zihnim tuhaf bir dünyada yaşamaya başlıyor.
Gerçek dünyanın içinde değil yalnızca; haberlerden oluşmuş bir dünyanın içinde.
Ve o dünyanın sınırları, gerçek dünyanın sınırlarıyla aynı değil.
Burada insanın kolayca düşebileceği başka bir yanılgı var.
Dünyanın korkutucu görünmesinin yalnızca medyanın bir oyunu olduğunu düşünmek.
Buna da inanmak istemiyorum.
Çünkü bu kez başka bir gerçekliği inkâr etmiş olurum.
Dünyada gerçekten büyük acılar var.
Bazı dönemlerde savaşların, çatışmaların ve devletler arası gerilimlerin arttığı da bir gerçek. Tarihin uzun dönemlerine baktığımızda insan şiddetinin bazı biçimlerinin azalmış olduğunu gösteren veriler bulunabilir. Fakat bu, bugün yaşanan savaşları daha az gerçek yapmıyor.
Bir istatistiğin içinde azalan bir şiddet eğrisi, savaşın ortasında yaşayan bir insanın çocuğunu kaybetmesini daha az acı verici hale getirmiyor.
İki şey aynı anda doğru olabilir.
Dünya, tarihsel olarak bazı açılardan daha güvenli hale gelmiş olabilir.
Ve yine de bugün dünyada ciddi bir savaş riski bulunabilir.
İnsan zihni ise bu iki gerçeği aynı anda taşımakta zorlanıyor.
Birini seçmek istiyor.
Ya “Dünya aslında çok kötüleşti” diyeceğiz.
Ya da “Bunların hepsi abartılıyor” diyeceğiz.
Oysa belki olgunluk, iki cümlenin arasında kalabilmektir.
Dünyanın gerçek tehlikelerini inkâr etmeden korkunun bizi ele geçirmesine izin vermemek.
Benim için mesele bir noktada haber olmaktan çıkıp babalığa dönüşüyor.
Çünkü insanın kendi geleceği hakkında düşündüğüyle çocuğunun geleceği hakkında düşündüğü aynı şey değil.
Kendi başıma gelecek bir kötülüğü düşünürken, bununla bir şekilde başa çıkabileceğimi hayal edebiliyorum.
Ama çocuğumu düşündüğümde geleceğin bütün belirsizliği başka bir ağırlık kazanıyor.
Çünkü onu korumak istiyorum.
Onun yaşayacağı dünyanın güvenli olmasını istiyorum.
Büyüdüğünde savaşların tarih kitaplarında kalmış bir şey olmasını istiyorum. Haberlerde gördüğüm görüntülerin onun hayatına hiçbir zaman yaklaşmamasını istiyorum.
Ama bunu garanti edemiyorum.
Aslında hiçbir ebeveyn edemiyor.
Çocuğumu hastalıktan bütünüyle koruyamam.
Kazalardan koruyamam.
Hayal kırıklıklarından koruyamam.
Dünyanın kötülüklerinden koruyamam.
Ve en sonunda, hayatın kendisinden koruyamam.
Belki ebeveynliğin en zor taraflarından biri bu: Bir insanı dünyaya getiriyorsun ama onu dünyanın kendisinden ayıramıyorsun.
Onu seviyorsun ve bu sevgi, dünyayı eskisinden daha korkutucu hale getirebiliyor.
Çünkü artık kaybedecek olduğun şey yalnızca kendi hayatın değil.
Bazen bunun bir tür zihinsel yanılgı olduğunu düşünüyorum.
Henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünden yaşamaya başlıyorum.
Henüz olmayan bir savaşın yasını tutuyorum.
Henüz gerçekleşmemiş bir felaketin korkusunu taşıyorum.
Henüz gelmemiş bir günün acısını bugünün içine yerleştiriyorum.
Ve belki kaygının en tuhaf tarafı burada.
Kaygı, insanı geleceğe hazırlamak isterken onu gelecekte yaşamaya başlatabiliyor.
Bir tehlikeyi önceden düşünmek bazen faydalıdır. Hazırlıklı olmamızı sağlar. Dikkatli olmamızı sağlar. Sorumluluk duygumuzu canlı tutar.
Ama bir noktadan sonra hazırlıkla bekleyiş arasındaki çizgi siliniyor.
İnsan artık tehlikeye hazırlanmıyor.
Tehlikeyi bekliyor.
Sonra hayatın geri kalanını, henüz gelmemiş bir felaketin gölgesinde yaşamaya başlıyor.
Belki de kaygının en büyük hilesi bu:
Henüz yaşanmamış bir şeyi yaşanmış kadar gerçek kılmak.
Peki ne yapmalı?
Haberleri hiç takip etmemek mi?
Dünyada olan bitenleri görmezden gelmek mi?
Telefonu kapatıp kendi küçük hayatımıza çekilmek mi?
Bundan da emin değilim.
Çünkü başka insanların acılarını görmezden gelerek huzurlu olmak istemiyorum.
Dünyanın geri kalanından habersiz bir mutluluk bana tam anlamıyla mutluluk gibi gelmiyor.
İnsan yalnızca kendisini ilgilendiren şeylerle ilgilenerek yaşamamalı.
Ama bunun tersi de doğru olabilir.
Dünyanın bütün acılarını her gün zihninden geçirmek de sorumluluk değildir.
Her haberi bilmek, dünyaya karşı daha duyarlı olmak anlamına gelmeyebilir.
Her tehdidi düşünmek, daha hazırlıklı olmak anlamına gelmeyebilir.
Bazen yalnızca daha fazla korkmuş oluruz.
Ve korkunun kendisini farkındalık sanabiliriz.
Belki insanın kendisine sorması gereken soru şu:
Bu bilgi beni ne yapmaya çağırıyor?
Eğer öğrendiğim bir şey beni daha dikkatli, daha sorumlu, daha merhametli yapıyorsa, belki o bilgi hayatımda bir karşılık buluyordur.
Ama aynı bilgi beni saatlerce ekran başında tutuyor, uykumu bozuyor, sevdiklerimle geçirdiğim zamanı çalıyor ve henüz gerçekleşmemiş felaketleri bugünden yaşatıyorsa, orada başka bir şey meydana geliyor olabilir.
Bilgi artık beni dünyaya bağlamıyor.
Benden hayatı çekip alıyor.
Bu ayrım önemli.
Çünkü dünyayı önemsemek ile dünyanın bütün yükünü kendi zihninde taşımak aynı şey değil.
Belki insanın elinde sandığından daha az şey var.
Bir savaşın çıkıp çıkmayacağına karar veremiyorum.
Bir devletin nasıl davranacağını belirleyemiyorum.
Bir ülkenin nükleer silah kullanıp kullanmayacağını kontrol edemiyorum.
Dünyanın yarın neye dönüşeceğini bilmiyorum.
Bunların hiçbirini kontrol edemiyorum.
Ama kendi hayatımın içinde hâlâ bazı küçük sorumluluklarım var.
Bir çocuğun elini tutabilirim.
Bir arkadaşımı arayabilirim.
Birinin acısını küçümsemeyebilirim.
İşimi iyi yapabilirim.
Bir sofraya oturup yemeğimi acele etmeden yiyebilirim.
Bir kitabı sonuna kadar okuyabilirim.
Birine sarılabilirim.
Çocuğumla oynayabilirim.
Onun sorularını sabırla dinleyebilirim.
Dünyanın tamamını kurtaramam.
Ama kendi çevremde nasıl bir insan olacağıma hâlâ karar verebilirim.
Belki büyük meseleler karşısındaki gerçek gücümüz, büyük meseleleri çözebilmek değil; onların karşısında kendi hayatımızı nasıl sürdüreceğimizi seçebilmektir.
Bunu yazarken bile dünyanın başka bir yerinde bir şey oluyor olabilir.
Bir bomba düşüyor olabilir.
Bir devlet yeni bir karar alıyor olabilir.
Bir asker bir sınırda bekliyor olabilir.
Bir anne çocuğunun başında korkuyla oturuyor olabilir.
Bunların hiçbirini durduramıyorum.
Bu düşünce hâlâ canımı acıtıyor.
Ama belki artık başka bir şey de biliyorum.
Dünyanın güvenli olduğundan emin olmadan da yaşayabilirim.
Geleceğin iyi olacağına dair garanti almadan da çocuğumu sevebilirim.
Yarın savaş çıkmayacağını bilmeden bugün kahvaltı hazırlayabilirim.
Çünkü hayat, geleceğin güvence altına alınmasından sonra başlamıyor.
Tam tersine, hayatın bütün tuhaflığı burada:
Bilmiyoruz.
Yine de seviyoruz.
Yine de çocuk sahibi oluyoruz.
Yine de evler kuruyoruz.
Yine de sabahları perdeyi açıyoruz.
Belki umut, dünyanın iyi olacağına dair bir bilgi değildir.
Belki umut, dünyanın nasıl olacağını bilmediğimiz halde hayatın içinde kalabilme biçimidir.
Bu gece yine haberleri okuyabilirim.
Yine korkabilirim.
Yine dünyanın nereye gittiğini merak edebilirim.
Sonra telefonu bırakıp çocuğumun odasına bakabilirim.
Uyuyor olacak.
Dünyanın geleceği hakkında hiçbir şey bilmiyor.
Ben de bilmiyorum.
Belki bütün mesele, onun bilmediği bu geleceği benim de bildiğimi sanmamamda.
Çünkü onu bütün kötülüklerden koruyamayacağım.
Ama ona nasıl bir dünya bırakacağımı da tamamen seçemem.
Seçebileceğim daha küçük, daha mütevazı bir şey var:
Dünyanın nasıl biri olacağını bilemediğim bir zamanda, benim nasıl biri olacağıma dikkat etmek.
Belki şimdilik elimizde kalan budur.
Ve belki bu, sandığımızdan daha az değil.
Sevgiler.
Meraklısına birkaç not:
Keyifsizliğimi keyfe çeviremeden kaygıya çevirdiğim bir gecenin 3ünde ; baş etme mekanizması olarak yazma eylemini icra ettim. başta ki versiyon daha duygusaldı , kalben daha lezzetli olacağına inanmıştım ama yaklaşık iki saatte bu hale yani daha gerçek daha dürüst versiyonuna dönüştü. Genelde bu kısmı pek çok kişi okumayacak diye varsayarız öyle olmadığını bilsem dahi yine de buraya kıymetli bir cümle bırakmak istiyorum. Sevgili okur, seni tanıyorum ya da tanımıyorum. Önemi yok. Bu dünyayı siyah ile beyaz arasında seçim yapmak değil iki doğru arasında kalmak zor hale getiriyor. Bugün hangi sınavın içerisindeysen sana bol şans diliyorum. Umarım her “birimiz yeterince iyi” bir notla bu dersi de geçeriz. Dilerim öyle olur.
Bir Cevap Yazın