İtiraf etmem gerekiyor: Yaşama sevinci güçlü insanlara duyduğum saygının altında saf bir hayranlık yok. Orada, kabul etmesi biraz utandırıcı olsa da, bir imrenme var. Onlarda olup bende eksik olan bir şeye duyulan, gizliden gizliye beslenen bir özlem. Uzun zamandır merak ediyorum: Bu insanların bildiği ne?

Yaşama sevinci yüksek biriyle karşılaştığımda önce hafif bir şaşkınlık, ardından bu imrenme hali geliyor. Çünkü çoğumuzun bir sonraki ana yetişmeye çalıştığı bir dünyada, bulunduğu yerde gerçekten bulunan biri artık tuhaf görünüyor.

Geçen ay mahallede yeni bir manav açıldı. Sahibi altmışlarında bir adam; adını hâlâ tam öğrenemedim, herkes ona “Amca” diyor. İlk gittiğimde sırf bakmak için girmiştim, on beş dakika sonra çıktım. Sebebi basit: Adam poşetleri dizerken bile gerçekten oradaydı. Elindeki domatesi tartıya koyarken sanki dünyada yapılacak başka hiçbir şey yokmuş gibi bir dikkatle koyuyordu. Para üstünü sayarken acele etmiyordu, ama yavaş da değildi tam kelimesini bulamadığım bir hızda, kendi hızında hareket ediyordu.

Sonra fark ettim: Beni asıl şaşırtan onun yavaşlığı değildi. Tam tersine, hareketlerinde bir yoğunluk vardı. Yaptığı şey, bir sonrakinin bekleme odası değildi. Domatesi tartmak, sıradaki müşteriye geçmeden önce aşılması gereken küçük bir engel gibi görünmüyordu. Orada, o anda, yalnızca domatesi tartıyordu.

Kaç kere bir sohbet sürerken zihnim çoktan bir sonraki işe geçmişti? Kaç kere elimdeki şeyi yaparken aslında başka bir yerdeydim? Amca öyle değildi.

Bir dedektif gibi izlemeye başladım onu itiraf edeyim, biraz da tuhaf bir merakla. Sırrı neydi? İlk haftalarda bir kuralı olduğunu düşündüm. Belki her müşteriye eşit süre ayırıyordu, belki bir disiplin, bir prensip meselesiydi. Ama zamanla anladım ki mesele bir kural değildi. Sadece dikkatini bölmüyordu. Hepsi bu kadar basitti.

Bir gün ona sordum, biraz da laf arasında:

“Hiç acelen yok mu Amca?”

Güldü.

“Acele bir yere varmaz ki,” dedi, “sadece insanı oradan uzaklaştırır.”

O “orası” bir süre kafamda kaldı.

Belki de yaşama sevinci dediğimiz şey, hayata eklenen bir şey değil, hayattan çıkarılan bir şeydir. Bir fazlalığın, bir gürültünün eksilmesiyle ortaya çıkan bir hâl. Amca’nın sırrı belki de yaptığı bir şeyde değil, yapmadığı bir şeydeydi: Şimdiki anı bir sonrakinin gölgesinde bırakmıyordu.

Bunu düşününce kendi günlerimi düşündüm. Çoğu zaman zihnim şimdiki zamanın bir adım önünde yaşıyordu; sanki şu an yaşanacak bir şey değil de aşılması gereken bir engelmiş gibi. Bir işi bitirmeden diğerini düşünüyor, bir konuşma sürerken zihnim çoktan başka bir yere gidiyordu. Günler böylece yaşanmaktan çok geçiliyordu.

Belki de yaşama sevinci güçlü insanların ortak sırrı, hayatı biriktirmek yerine tüketmeyi bilmeleridir. Her anı bir sonrakine borç vermeden, olduğu gibi yaşayıp bitirmek. Bir şeyin tadını çıkarırken onun ne zaman biteceğini düşünmemek. Bir sohbetin içindeyken başka bir sohbeti beklememek. Bir domatesi tartarken yalnızca bir domates tartmak.

Kıskançlığım hâlâ orada, itiraf ediyorum. Ama artık neyi kıskandığımı biraz daha iyi biliyorum. Onun neşesini değil; bulunduğu yerde kalabilmesini. Hayatın akışını değiştirmesini değil, kendi hızını kaybetmemesini.

Belki yaşama sevinci bazen böyle bir şeydir: Hayata daha fazlasını eklemek değil, aradan bazı şeyleri çekip çıkarmak.

Ve belki de mesele, bir sonraki ana yetişmek değil; elimizdeki anı ona borçlu bırakmamaktır.

Sevgiler..

Posted in

Yorum bırakın