Kalp kırgınlığı… Bu toprakların yüzyıllardır değişmeyen yan etkisi.
Huzurun, barışın, bir arada olma bilincinin uğramadığı bu coğrafyada, bereket ile çaresizlik birbirine zıt kutuplar gibi yaşar. Toprağın taşına bile tohum düşse filizlenir; ama insanın içi, ihmalin ve kırgınlığın ağırlığında kurur.

Hep bir boynubüküklük hâli… İyi niyetini korumak insan olmana yetmez; çünkü insan olmak, yaşadığın topluluğun kalitesiyle ölçülür. Annelerimizin, babaanne ve dedelerimizin hikâyeleri hep aynı acıyla başlar, aynı teslimiyetle biter. “Böyle gelmiş, böyle gider” sözü, çocukluğumuzun en erken mirasıdır.

Bu bereketli toprakların yanılsaması belki de en büyük tuzağımızdır. Toprak kendi kendine ürün veriyorsa, adalet de kendiliğinden gelir sanırız. Oysa adalet tohum gibi ekilmez; sabır, irade ve bilinçle inşa edilir.

Mezopotamya’nın tarihini çevir: sayfalar savaş doludur. Medler, Persler, Bizanslılar, Araplar, Türkler, Moğollar… Her gelen iz bırakmış, her iz kanla mühürlenmiş. Yarım asır bile susmamış kavgalar. Kronik dehşet, kronik çaresizliği doğurmuş.

Bu kadar ağır bir mirasın altında yaşarken, temiz kalmak çoğu zaman ceza gibidir. Naiflik suç sayılır, dürüstlük kırılganlık olarak görülür. En kötüsü ise, çürümüşlüğün normalleşmesidir. “Hep böyleydi” cümlesi, ruhumuzun ölüm fermanıdır.

Yine de… Bu toprakların çocukları vazgeçmez. Her karanlık anda, bir yerlerden umut filizlenir. Selânik’te açan o çift mavi göz vazgeçmedi; çünkü biliyordu ki, bu topraklar defalarca düştüğü yerden kalktı. Mezopotamya’nın hafızasında savaş kadar diriliş de vardır.

Belki de bizim kaderimiz çaresizlik değil; karanlığın içinde filiz arayabilme cesareti.

özlemle, saygıyla, sevgiyle.

Posted in

Yorum bırakın