Dün günün tamamını güzel bir göl kenarında, ormanlık bir alanda kamp sandalyemde oturup kitap okuyarak ve etrafı izleyerek geçirdim. Yanımda arkadaşlarım vardı, ama çoğu zaman sessizliği dinleyip doğanın içinde kalmak istedim. Göl kenarında sadece biz yoktuk; kimisi balık avlıyor, kimisi mangal yapıyor, kimisi çocuklarıyla oynuyordu. Doğanın içinde geçirilen bu gün, huzur dolu anlarla örülmüş gibiydi. Ama ne zaman etrafa göz gezdirsem, bir yerde unutulmuş plastik bir tabak, rüzgarda uçuşan poşetler, yere bırakılmış pet şişeler dikkatimi çekti. Bu görüntüler canımı sıkıyordu. Başta “boşver, şimdi bununla moralini bozma” diye kendimi ikna etmeye çalıştım. Ama akşam yaklaştığında, çevredeki gruplar da yavaş yavaş toparlanıp giderken geride bıraktıkları manzaraya bakınca içim gerçekten burkuldu. Özellikle genç bir grubun, öylece birkaç çöp poşetini yere bırakıp araçlarına binip gitmesini görünce “Bu insanlar neden böyle davranıyor?” diye kendime sormadan edemedim.

Etrafı kirli görmek insanın canını sıkıyor ama bir yandan da fark ettim ki, kirli bir ortamda insanlar kendilerini daha az sorumlu hissediyor. Sanki çöp atmak meşru hale geliyor. “Zaten her yer pis”, “Ben atmasam ne değişecek ki?”, “Nasıl olsa biri gelip temizler” gibi bahaneler havada uçuşuyor. Bu, kalabalık içinde eriyip gitmiş bir sorumluluk duygusu gibi. Kimse kendini bu işin muhatabı olarak görmüyor. Oysa aslında hepimiz oradaydık ve o çöpler bizim.

Başka bir mesele de şu: İnsanlar çevresine bakıp neyin “normal” olduğuna göre davranıyor. Temiz bir yerde çöp atmak içimizde bir rahatsızlık yaratırken, kirli bir ortamda çöp atmak daha kolay hale geliyor. Herkes atıyorsa ben de atabilirim gibi… O an fark ettim ki, çevremiz bizi şekillendiriyor. Ve biz de şekillendirdiğimiz çevrede yaşamaya devam ediyoruz.

Tam da bu noktada Kırık Cam Teorisi geliyor aklıma. Sosyal psikolojide anlatılan bu teoriye göre, bir mahallede atıl duran evin bir pencere kırılır ve uzun süre onarılmazsa, kısa zamanda diğer camlar da kırılır. Çünkü insan zihni, bozulan düzeni hızla normalleştirir. Aynı durum doğada da geçerli: Ormanda yere atılan ilk çöp, diğer çöplerin habercisidir. Bir kişi çöp atarsa, diğerleri de atmakta sakınca görmez. Sonunda doğa, çöp dağlarının içine gömülürken, biz hâlâ “ilk kim attı?” diye bakar dururuz. Oysa mesele ilk çöp değil, ilk tepkisizliktir.

Belki de asıl problem, yaşadığımız yerlere karşı kurduğumuz bağın zayıflığı. Eskiden insanlar toprağına, ağacına, suyuna daha bağlı hissederdi. Şimdi ise şehir hayatında betonların arasında, başkalaşmış ilişkiler içinde büyüyoruz. Bir parkta ya da ormanda yere çöp attığımızda, “burası benim değil” hissiyle hareket ediyoruz. Oysa aslında her attığımız çöp, ortak yaşam alanımıza zarar vermek anlamına geliyor. Bu dünya, bu göl, bu orman… hepsi bizim evimiz. Ama evimiz olduğunu unutuyoruz. 

İşin içine sınıfsal farklar da giriyor elbette. İnsanlar çoğu zaman “eğitimsiz insanlar yapar” diye kestirip atıyor. Ama ben böyle düşünmüyorum. Evet, eğitim önemli ama her şey değil. Geçim sıkıntısıyla yaşayan biri için “çevre bilinci” bazen lüks bir konu gibi gelebilir. Ayrıca şehirleşmeyle birlikte yaşanan kültürel kopukluk da bu sorunu büyütüyor. Köyde organik atıklar doğaya karışırken, şehirde aynı şey çöp oluyor. Eski alışkanlıklar yenileriyle tam anlamıyla yer değiştiremiyor. Bu da davranış karmaşasına yol açıyor.

Bazen “daha ağır cezalar verilse bu sorun çözülür” deniyor ama ben buna da çok inanmıyorum. Cezayla insanlar davranışlarını belki geçici olarak değiştirir, ama kalıcı bir dönüşüm farkındalıkla başlar. İnsan neden çöp atmasının yanlış olduğunu içselleştirmeli. Bunu bir zorunluluk değil, bir vicdan meselesi olarak görmeli.

Japonya’da çocuklara daha okul öncesinde çevre bilinci veriliyor. Çöp atmak orada kural değil, yaşamın doğal bir parçası. Bizde de güzel örnekler var aslında. Temiz kalabilen mahalleler, gönüllü temizlik grupları, çocuklarına çöp toplama alışkanlığı kazandıran aileler… Demek ki olabilir. Değişim mümkün.

15 yıldır düzenli gittiğim bu göle ve kenarındaki çöplere bakarken şunu düşündüm: Bu çöpler sadece doğayı değil, bizim kim olduğumuzu da gösteriyor. Kim olmak istiyoruz? Çöpünü doğaya bırakıp arkasına bakmadan giden biri mi? Yoksa çöpünü cebine, yanına koyup bir kutu bulana kadar taşıyan biri mi?

Belki de asıl mesele bu: Çöp atmamak sadece çevreye değil, kendimize saygının bir göstergesi. Her atmadığımız çöp, kim olduğumuza dair sessiz ama güçlü bir cümle.

Unutmayalım ki çevre kirliliği, günlük hayatımızda görmezden geldiğimiz ama aslında geleceğimizi adım adım yok eden sessiz bir felakettir. Her yere bırakılan bir plastik poşet, unutulan bir pet şişe, sadece doğayı değil, çocuklarımızın yaşayacağı yarını da zehirliyor. Bu, artık basit bir temizlik meselesi değil; bu, varoluşsal bir kriz.

Bugün yaşadığımız orman yangınlarının bir kısmı gelişigüzel atılmış cam şişeler, sigara izmaritleri, alev alabilecek çöpler yüzünden çıkıyor. Rüzgarda parlayan bir cam parçası, güneş ışığını odaklayıp kuru otları tutuşturabilir. Piknik keyfiyle doğaya atılan bir çöp, birkaç saat içinde binlerce ağacı, binlerce canlıyı yok edebilir. Yangını başlatmak için kibrit çakmaya gerek yok; doğaya umarsızca atılan bir pet şişe yeter.

Kendi gözlemime dayanarak samimiyetle söylüyorum: Yakın gelecek, bizim bilinçsizliğimizin sonuçlarını en acımasız haliyle gösterecek. Doğa, sessiz kaldıkça unuttuğumuzu sandık. Ama doğa unutmaz.

Şimdi, ya durup bu gidişatı değiştiririz… ya da bir gün, çocuklarımız dizlerine kadar çöpte yürürken, göğe bakıp gözleri dolu dolu şöyle fısıldayacak: “Neden hiçbiriniz durup ‘Yeter!’ demediniz?”

07/07/2025

Posted in

Yorum bırakın