Ben balık tutmayı çok severim. Balıklar bu durumdan pek şikayetçi değil zira tuttuğum balık sayısı son 15 yılda bir elin parmağını geçmemiştir. Belki de başarısızlığımın altında yatan asıl gerçek bu: Ben aslında balık tutmaya değil, balık tutma bahanesine gidiyorum.

Doğayla iç içe kalmanın ritüeli bu etkinliğin asıl amacı. Sabah güneşten önce doğup yollara düşmek, hiç arabanın geçemeyeceği, insanın bile zor hareket edeceği yerlerde saatlerce bekleyip avlanmak… Bu süreçte şehrin gürültüsü yerini suyun sesine, nefes alışverişine, kendi iç sesine bırakıyor.

Oltaya takılı yem suda sallanırken, ben de hayatın akışında sallanıyorum. İlk saatte heyecanlısın, ikinci saatte sabırsız, üçüncü saatte kabulleniyor, dördüncü saatte unutuyorsun neden geldiğini. Beşinci saatte artık sen yokun, sadece su var, sabır var, nefes var.

Bu unutuş anı çok tuhaf. Sanki beynin sessizliği öğreniyor. Günlük hayatta kafamda sürekli bir radyo çalıyor- yapılacaklar listesi, endişeler, planlar. Ama orada, oltanın başında, o radyo yavaş yavaş susur. Kalır sadece şimdiki an. Suyun kıpırdanışı, rüzgarın sesi, kendi kalp atışın.

Bu bekleyiş sırasında insan düşünmeye başlıyor. Suda salınan oltaya bakarken aklıma takılan sorular var: Balıkçılık gerçekte bir balığı öldürmek mi? İnsan neden öldürür? Bu sorular sanki oltanın ucundaki iğne gibi, her düşündüğümde biraz daha derine batıyor.

Çünkü orada, suyun başında otururken, yaşamın en çıplak haliyle karşı karşıya kalıyorsun. Hiçbir teknolojik ara yüz, hiçbir sosyal medya filtresi, hiçbir şehir masalı yok. Sadece sen, su, ve hayatta kalmak için birbirini yiyen canlılar var.

Byung-Chul Han’ın dediği gibi, modern dünyada her şeyi performansa dönüştürmüşüz. Ama orada, oltanın başında, performans sergileyecek kimse yok. Sadece var olmak var. Heidegger’in “Dasein”i gibi – saf varlık halinde olmak. Ölümle, yoklukla, zamanla yüzleşmek. Balık tutmak aslında zamanla dans etmek; ne zaman gelecek, ne zaman gidecek, ne zaman hiçbir şey olmayacak…

İnsanlığın bu dünyada tabiatla kurduğu en temel ilişki hep aynı temelde ilerlemiştir: “Survival of the fittest” – en güçlü olanın hayatta kalması. Avlanmak da buna benziyor. Ama modern insanın bu ilişkisi sanki bulanık hale gelmiş. Artık hayatta kalmak için avlanmıyoruz, hobiye dönüştürmüşüz. Peki bu durumda onu ne yapıyor – daha az zararsız mı, yoksa daha mı sorunlu?

Şu soruyu sormadan edemiyorum: Avcılık hiçbir türü masum değil mi? Yoksa masumiyeti kim tanımlıyor?

Masumiyeti tanımlama sorunu aslında çok daha derin. Aç olan av için masumsa, tok olan hobi için ne? Ama asıl sorun şu: Kedim fare yakaladığında masum mu, ben balık tutmaya çalıştığımda değil mi? İkimiz de avlıyoruz, ama benim elim titriyor, onunki titremiyor. Belki de masumiyet farkındalıkla ters orantılı. Ne kadar çok düşünürsek, o kadar az masumuz.

Toplumsal sınıflar da bu masumiyeti etkiliyor. Fakir çocuk tavuk kestiğinde hayat gerçeği, zengin çocuk kestiğinde travma. Hangisi daha masum? Belki de masumiyet lüksü, sadece gerçeklikten uzak durabilenlerin hakkı.

Marketteki hazır ürünler vicdanları hafifletir mi acaba? O düzgün paketlenmiş, steril görünümlü et parçaları bizi kandırıyor mu sanki? Yoksa sadece mesafeyi mi artırıyoruz kendimizle gerçek arasına?

Markette et almak kolay. Plastik pakette, beyaz köpüğün üstünde, temiz görünümlü. Hiçbir kan yok, hiçbir göz yok, hiçbir soluk vermeye çalışan hayvan sesi yok. Sanki et fabrikada üretilmiş, hiç yaşamamış. Bu mesafe vicdanımızı mı koruyor, yoksa vicdanımızı mı köreltiyor?

Veganlık çözüm mü bu duruma? Yoksa bu da başka bir kaçış mı?Vegan arkadaşlarım bazen bana bakıyor ve “sen nasıl balık tutabiliyorsun?” diyor. Ben de onlara bakıp “sen nasıl avokado yiyebiliyorsun?” diyorum. Çünkü o avokado için Meksika’da su savaşları çıkıyor, köylüler topraklarını kaybediyor. Hangi ölüm daha temiz?

Vegan olmak belki de modern dünyanın bir başka performansı. Instagram’da güzel tabaklar, ahlaki üstünlük hissi, temiz vicdan. Ama gerçek şu: Her lokma bir şeylerin ölümü. Buğday hasadında kaç böcek ölüyor? Traktör toprağı sürerken kaç solucan eziliyor?

Asıl fark şu: Ben balık tutarken gözlerinin içine bakıyorum, o bakışı görüyorum. Vegan arkadaşım süpermarketten quinoa alırken Bolivyalı çiftçinin yoksulluğunu görüyor mu? Belki de sorun uzaklık değil, görmek istemek.

Belki de asıl mesele kategorik cevaplar vermek değil, bu sorularla yaşamayı öğrenmek. Her nefeste, her lokmada biraz daha farkında olmak. Heidegger’in “otantik varoluş” kavramı gibi – gerçeklikle doğrudan, filtresiz karşılaşmak.

Modern dünyada her şeyi rasyonelleştirmeye, kategorize etmeye çalışıyoruz. Ama ölüm, yaşam, beslenme ilişkisi belki de rasyonel kategorilerin ötesinde. Belki de Han’ın eleştirdiği “pozitivite toplumu” gibi- her şeyi çözülebilir, optimize edilebilir sanıyoruz ama bazı gerçekler karşısında sadece sessizce durabiliyoruz. Kendim ile ilgili minik bir itirafı da bu satırlara sıkıştırmak isterim; ahlaki olarak çatışma yaşadığım konuları daha fazla soru sorarak herkes için karmaşık hale getiririyorum.

Benim genel fikrim şu: Belki de asıl mesele doğruluk. Eğer et yiyeceksek, o eti nereden geldiğini bilmeli, o sürecin parçası olmalıyız. Oltanın ucundaki bu sessizlik, aslında bu gerçeklikle yüzleşme anı.

Çoğu zaman boş dönerim evime, ama her seferinde daha dolu. Çünkü o saatlerce bekleyiş bana bir şey öğretiyor: Hayat almak ve vermek arasındaki denge üzerine kurulu. Ben orada otururken, doğa bana bu dengeyi hatırlatıyor. Her balık tutmadığım an, aslında bu dersi aldığım an.

Belki de 15 yıldır balık tutamıyorum çünkü asıl tutmaya çalıştığım şey balık değil, kendim.

Son 15 yıldır balık tutmaya giden ama pek balık tutamayan birinin düşünceleri.

06/07/2025

Posted in

Yorum bırakın