• Çocukken bazı çikolataları yiyemezdik.

    Çünkü onlar misafir içindi.

    Bazı koltuklara oturamazdık. Bazı tabaklar kullanılmazdı. Evin en güzel odası aslında bize ait değildi.

    Büyüdük. Misafir odasını biz de kullanır olduk; ama sadece misafir gelince. O güzel koltuklar, o porselen tabaklar, o hiç açılmamış çikolatalar… Hepsi orada durur, bekler. Biz onlara dokunmayız. Çünkü onlar bizim değildir. Misafirindir.

    Misafirperverliğimizle övünürüz. Yabancı dostlarımız bizi çoğu zaman bu yönümüzle hatırlar ve biz de bununla gurur duyarız. Ama bazen bu gurur, kendi varlığımızı geri plana itmeye dönüşür. Misafir için saklanan güzel şeyler… Peki ya biz?

    Dün sabah evden çıktığımda, yıllardır her gün gördüğüm çukur yoktu.

    Yol dümdüzdü.

    Asfalt yeniydi.

    İlk bir saniye sevindim.

    İkinci saniyede içim burkuldu.

    Çünkü biliyordum.

    Onlar gidince çukur geri gelecekti.

    Bu hafta Ankara’nın misafir odası açıldı.

    Yıllardır şikâyet ettiğimiz çukurlar bir anda kapandı. Yollar yenilendi. Caddeler temizlendi. Şehir, birkaç günlüğüne bambaşka bir yere dönüştü.

    Dışarıda bir şehir vardı.

    Ama o bizim her gün yaşadığımız şehir değildi.

    Gelen misafirler yolların boşluğuna ve düzenine hayran kalıyor. Haklılar. Çünkü onlara gösterilen Ankara, bizim yaşadığımız Ankara değil.

    Havalimanından şehir merkezine kadar uzanan yolların kenarına dev panolar dikildi. Gecekondu evleri, eski işyerleri, çirkin bulunan ne varsa örtüldü. Maskelendi.

    Dağınıklığı saklıyor,

    Görünmesini istediğimizi gösteriyoruz.

    Ama bu kez saklanan şey bir sehpa değil.

    İnsanlar.

    İnsanların evleri.

    İşyerleri.

    Mahalleleri.

    Ve ben o boş sokakta yürürken yalnızca şunu düşündüm;

    Demek ki yapılabiliyormuş.

    Misafir için saklanan o yemek takımlarında bir gün biz de yemek yiyebilecek miyiz?

    Çocukken evin en güzel odası bize ait değildi.

    Büyüdük.

    Şimdi de yaşadığımız şehrin en özenli hâli bize ait değil.

  • Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir. Mesele onunla ilişkinizde saklıdır.

    Bunu söylemesi kolay. İnanması zor. Yaşaması ise bambaşka bir şey.

    Her yıl bu günlerde kendime küçük bir hesap sorma geleneğim var. Büyük iddialar, dramatik dönüşümler değil, sadece dürüst bir bakış. Ne koydum ortaya, ne aldım geri, neyi bıraktım, neyi taşıdım. Bu yıl masaya oturduğumda, listenin her zamankinden daha ağır olduğunu fark ettim. Ağır derken kötü değil. Dolu. Olgunlaşmış meyvenin ağırlığı gibi.

    Otuz iki. Kulağa ne çok büyük geliyor ne de çok küçük. Tam ortasında bir şey; henüz gençliğin hafifliğini tamamen bırakmamış, ama ağırlık taşımayı da öğrenmeye başlamış bir yer. Bu yaşın kendine has bir tadı var. Ona iyi bakmak istiyorum.

    Buyurun, hesaba.

    Beden

    Yirmi kilo.

    Rakamı ilk kez bu kadar açık yazıyorum. Yazmakta zorlandım, sonra şunu düşündüm: Bunu saklayacak ne var ki? Utanılacak değil, övünülecek de değil. Sadece olan bir şey. Ama olan şeyi görmezden gelmek de doğru olmaz.

    Öyle birden olan bir şey değil bu.

    Bu yıl öğrendiğim şeylerden biri şuydu: Bedenle ilgili hiçbir şey ani değildir. Her karar aslında o karardan önce verilen onlarca küçük kararın birikiminden doğar. Bir sabah uyandığımda “bugünden itibaren her şeyi değiştireyim” diye bir aydınlanma yaşamadım. Böyle anlar ya filmde olur ya da belleğimizin geriye doğru kurguladığı hikayelerde. Gerçekte bunun yerine şu oldu: Yavaş yavaş, fark edilmeden, alışkanlıklar değişti.

    Spor aktif bir hayatın parçası haline geldi mecburiyet olarak değil, bir ritüel olarak. Beslenme bir ceza sistemi olmaktan çıktı, bir tercihler bütününe dönüştü. Ne yemeyeceğimi düşünmek yerine ne yemek istediğimi düşünmeye başladım. Küçük bir fark gibi görünüyor ama zihinde yarattığı alan büyük.

    Bunların yanında, daha az konuşulan ama bana kalırsa en belirleyici olan şeyi de yaptım: Olumluluğa odaklandım. Neyi yapamıyorum yerine neyi yapabiliyorum. Nerede başarısız oldum yerine nerede ilerliyorum. İnsanın kendi kendine anlattığı hikaye, zamanla gerçekliğin kendisi haline geliyor. Bunu teoride biliyordum. Bu yıl pratikte yaşadım.

    Beden, bize hep düşünce önünde bir adım atar. Ya ileri ya da geri. Bu yıl ileri adımlar attı. Ve her ileri adımda bir şey daha netleşti: Kendine özen göstermek, kendini sevmenin en somut biçimi.

    Bunu anlamak için otuz iki yıl gerekti. Geç değil. Tam zamanında.

    Yollar

    Beş ülke, on üç şehir.

    Bu rakamı söylediğimde insanların çoğu “vay” der. Ben de öyle dedim, sonradan. Yaşarken o kadar farkında değilsiniz. Her seyahat kendi içinde bir dünya kuruyor, bir öncekini neredeyse kapatıyor. Birinden diğerine geçerken arka ceplere koyuyorsunuz. Dönünce hepsini birden görüyorsunuz.

    Ama Güney Fransa’yı unutmadım.

    Özellikle Nice’i.

    Nice’te bir şey oldu bana. Tam olarak tarif edemiyorum, bu yüzden denemeyeceğim de. (Ama deniyorum işte. Çünkü bazı şeyleri anlatmaya çalışmak, anlamanın ta kendisidir.) Şehrin kendisi muhteşem; bu doğru ama bu kadar değil. Belki o günün ışığıydı. Akdeniz’in kendine has altın ışığı var, başka hiçbir yerde göremezsiniz; her şeyi biraz daha gerçek kılar. Belki Müge çiçeğim ile yaptığımız o uzun sahil yürüyüşüydü; hiçbir plan yapmadan, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece yürüyerek. Belki de sadece orada olma hissiydi. Tam ve bütün ve yeterli.

    Seyahat bana her zaman şunu öğretti: Nerede olduğunuz değil, nasıl oraya geldiğiniz ve orada nasıl durduğunuz sizi şekillendirir. On üç şehir gezip dönmüş biri olarak şunu söyleyebilirim — her birinden bir şey taşıyorum içimde. Bazıları bir fotoğraf kadar somut ve elle tutulur. Bazıları adını koyamadığım, ama varlığını hissedebileceğim bir dönüşüm.

    Gezmenin bir kaçış olmadığını artık daha iyi anlıyorum. Tam tersine, bir dönüş. Kendinize. Gündelik hayatın sizi götürdüğü yerden, asıl yerinize.

    Her yıl daha fazla olmasını diliyorum.

    İş

    Bu bölümde çok detaya girmeyeceğim; hem henüz tam anlamıyla oturmuş değil, hem de bazı şeyler olgunlaşmadan anlatılmaz. Anlatmaya kalktığınızda ya abartırsınız ya eksik bırakırsınız. İkisi de dürüst olmaz.

    Şunu söyleyeyim: Bu yıl, hayatımın en ilginç mesleki yıllarından birini yaşadım. Yepyeni bir alanda, yepyeni yollarla hem öğrendim hem öğrettim hem de geliştirdim. Bilmediğiniz bir şeyi sıfırdan kurmak, başlangıçta ürkütücüdür. Sonra o ürkeklik bir şeye dönüşür: merak mı desem, heyecan mı, tam bilmiyorum. Her neyse, güzel bir şey.

    Pek çok insan böyle bir durumda bunaltıcı hisseder. Ben heyecan duydum. Bu farkı küçümsemiyorum , mizacın bu tür anlarda ne kadar belirleyici olduğunu gördüm.

    Hayatın bu şakasına hep şapka çıkarmışımdır. İşin tam içine girince, ne kadar canlı hissettiğimi hatırlarım. Bu yıl çok hatırladım. Ve bu hatırlatma, kendi başına bir hediye.

    İnsanlar

    Yüzlerce yeni insan.

    Bu rakam kulağa abartılı gelebilir. Değil. Mesleki ve sosyal hayatın bu denli iç içe geçtiği bir dönemde, karşınıza çıkan insan sayısı bazen sizi şaşırtıyor. Sizi tanımayan insanlar, sizi yeni tanımaya başlayan insanlar, bir anda çok iyi tanıyan insanlar. Hepsi aynı yıl içinde.

    Hepsini tanıdım mı? Hayır. Hepsini hatırlıyor muyum? Dürüst olayım, hepsini değil. İnsan hafızası seçici ve belki de olması gereken bu. Hepsini eşit derinlikte taşıyamazsınız.

    Ama bunların içinden, gerçekten kıymetli olanlar çıktı. Sırtını verebileceğin, bir masada uzun süre oturabileceğin, “bu insan var ya” diyebileceğin türden insanlar. Bu ayrımı artık daha hızlı yapabiliyorum yaş bunu öğretiyor galiba. Kimin gerçek olduğunu anlamak için daha az zamana ihtiyacınız oluyor.

    Yaş ilerledikçe yeni dostluk kurmanın güçleştiğini söylerler. Bir parça doğru. Ama imkânsız değil. Bu yıl bunu gördüm. Ve her yeni gerçek dostlukta, dünyaya olan güvenim biraz daha tazelendi.

    Yazmak

    Bir yılı aşkın oldu.

    Fisosif.com’u açtığımda ne olacağını tam bilmiyordum. Bir blog, peki ama ne için? Bu soruyu ilk birkaç ay sık sık sordum kendime. Sonra cevabı aramayı bıraktım. Çünkü asıl soru o değildi.

    Asıl soru şuydu: Yazmadan önce ne yapıyordum düşündüklerimle?

    Cevabı bulamadım. Çünkü onlara ne yaptığımı bilmiyordum, birikiyorlardı galiba, bir yerlerde, görünmez bir ağırlık gibi. Yazmak, o ağırlığa biçim vermeye başladı. Bir düşünce, cümleye dönüştüğünde başka bir şey oluyor. Hem daha gerçek hem daha taşınabilir hale geliyor. Sanki kâğıda döktükten sonra artık yalnız taşımak zorunda değilsiniz onu.

    Yetmiş beş yazıyı geride bıraktım. Her biri farklı bir kapı. Kimisi açıldı, kimisi yarım kaldı, kimisi ise beni beklenmedik bir odaya götürdü. Ama hepsinde ortak olan şu: Her yazıda, yazmaya oturduğumda düşündüğümden farklı bir yere vardım. Bu beni hâlâ şaşırtıyor. Sanki yazmak, sizi kendinizden biraz önde yürütüyor. Siz yetişmeye çalışıyorsunuz.

    Son birkaç aydır parçaları birleştirmeye başladım. Yazıları bir araya getirince bir şey görünür hale geliyor: tek tek fark edemediğiniz bir ses, bir bakış açısı, bir yönelim. Kendi sesinizi dışarıdan duymak tuhaf bir his. Hem tanıdık hem yabancı. Hem utandırıcı hem gurur verici.

    Yazmanın bana verdiği en büyük şey, kendimle kurduğum köprü oldu. Bunu başka türlü söyleyemiyorum, çünkü başka türlü değil. Düşünmek ile bilmek arasında bir mesafe vardır, yazı o mesafeyi kapatıyor. Ya da en azından görünür kılıyor.

    Düşünmek

    Bu başlığı koymakta en çok tereddüt ettim. Çünkü “düşünüyorum” demek kolaydır. Herkes düşünür. Asıl mesele, nasıl düşündüğünüz ve neden.

    Hayatı anlamlandırma arzum bu yıl daha keskin bir hal aldı. Keskin derken acımasız değil, daha net, daha sabırlı, daha meraklı. İnsan neden böyle davranır? Toplumlar neden böyle döner? Ben neden bazı şeylere bu kadar takılırım, bazılarını ise hiç umursamam? Bu sorular eskiden de vardı içimde ama yüzeydeydiler. Bu yıl biraz daha derine indiler.

    Bunun büyük bir sebebi, okuduklarım ve yazdıklarım arasında kurulan diyalog oldu. Bir metin okuyorum, içinde bir şey hareket ediyor, yazıya oturuyorum ve o yazı beni o metnin farklı bir yerine götürüyor. Bu döngü bitmek bilmiyor. Yorucu mu? Bazen. Ama bırakmak istemediğim türden bir yorgunluk.

    Psikoloji bana insanı anlamak için bir çerçeve verdi. Felsefe o çerçevenin sınırlarını gösterdi. Edebiyat ise o sınırların ötesini hayal ettirdi. Bu üçü bir arada, bana hiçbirinin tek başına veremeyeceği bir şey veriyor; o da şu: Kesin cevap yoktur, ama iyi sorular vardır. Ve iyi bir soru, yanlış bir cevaptan çok daha değerlidir.

    Bu yıl bazı şeyleri “anladım” değil bazı soruları daha iyi sormayı öğrendim. Belki de büyümek bu.

    Bıyık

    Bu bölümü yazmak en zoruydu.

    Bıyık, evin hükümdarıydı. Müge’nin kedisiydi önce, yani ben bu denkleme sonradan dahil oldum ve Bıyık bunu hiç unutmadı. Uzun süre aramızdaki iktidar meselesi çözüme kavuşmadı. O mekânı sahiplendi, ben de içinde bulundum. Bakışlarında “burası benim, sen misafirsin” yazan bir şey vardı. Buna itiraz etmedim. Saygı duydum hatta.

    Sonra bir gün, tam ne zaman değişti bilmiyorum, bir dönüşüm oldu. Artık bazen yanıma geliyordu. Bazen. Gizlice. Kimse yokken. Sanki görülmek istemiyordu bu yumuşaklık içinde.

    Sevgisini kolay gösteremeyen bir baba gibiydi. Göstermeden severdi. Siz farkındasınızdır ama o kabul etmez, kabul ettiğini belli etmez. Ben de kabul ettim bu oyunu. Hatta sevdim. O gizli gizli sevginin kendine ait bir güzelliği vardı, kazanmak için emek vermek gerekiyordu ve emek verince anlam kazanıyordu.

    Altı yaşındaydı. Kanser, on ayda aldı onu.

    O on ay ağırdı. Hem onun için hem bizim için. Böyle şeyleri yazan insanlar genellikle bir yere varmaya çalışır; bir anlam çıkarmak, bir ders bulmak gibi. Ben o anlamı hâlâ tam bulmadım, sanırım gerek de yok. Sadece şunu söyleyebiliyorum: Acıları bittiği için içim rahat. Onsuz olduğumuz için içim sıkışık. İkisi bir arada var olabiliyor, birbirini silmiyor. Bunu öğrendim bu yıl.

    Ama Bıyık’la ilgili anlatmadığımız bir şey daha var. O, ailedeki başka bir büyük kaybın hemen ardından gelmişti. Ve Bıyık, o boşluğun tam kenarına oturdu. İkame etmedi, onun yerini kimse alamazdı zaten. Ama orada durdu. Varlığıyla, o boşluğun etrafını sarıp sarmaladı. Yası iyileştirmedi belki ama onunla birlikte acıları dönüştürmeyi öğretti.

    Şimdi Bıyık gitti. Ve tam o gidişin üzerine, hanemize yeni biri geliyor.

    Bu döngü beni şok ediyor. Kelimenin tam anlamıyla. Bir gidiyor, biri geliyor. Hayat, bir eliyle alırken diğer eliyle veriyor. İnsanlığın kutsal saydığı hemen her öğretinin temelini oluşturan döngü bu. Ama yaşamak başka. Kaybın üzerine bir canlının gelecek olması, ne kadar istediğim bir şey olsa da, içimde tarifsiz bir şey yapıyor. Tam olarak adını koyamadığım ama varlığını her an hissettiğim bir şey.

    Sanki yaşam bana diyor ki: “Bak, bir şey aldım. Ama sana bir şey de veriyorum. Bunu nasıl taşıyacağın sana kalmış.”

    Ve ben taşımaya çalışıyorum. Bıyık’ın bana öğrettiği sabırla. O gizli gizli sevmeyi öğrendiğim gibi, bu yeni canlıyı da gizli gizli değil, sonuna kadar açık sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Belki de Bıyık’ın bana öğrettiği son şey buydu: Sevgiyi erteleme. Saklama. Zamanı geldiğinde, tamamen ver.

    Seni özlüyoruz, çiğköfteci bıyık usta. Ve seni sabırsızlıkla bekliyoruz, Evren.

    Evren

    Şimdi geldik en sona.

    İyi hikâyelerde en büyük sürpriz sona saklanır. Bende de böyle oldu hem gerçek hayatta hem de bu yazıda. Okuyanlar için söyleyeyim: Buraya kadar sabredebildiyseniz, doğru yaptınız.

    İlişkiler bir yolculuktur. Bu yolculuk hiçbir zaman düz bir hat üzerinde ilerlemez; iner, çıkar, zaman zaman durur, zaman zaman ivme kazanır. Ben inanılmaz şanslıyım. Bu yolda yanımda müthiş bir yol arkadaşım var. Müge ile her şey daha lezzetli, her yük daha hafif, her güzellik daha derin. Bunu çok kere düşünmüşümdür, ama bu yıl özellikle hissettim: iyi bir yol arkadaşı, yolun kendisini değiştirir.

    Bu yıl o yola yeni bir yolcu ekleniyor.

    Evren.

    Adını yazmak hâlâ tuhaf geliyor; güzel bir tuhaflık bu. Sevdiğinizin içinde bir varoluş büyüyor ve siz onu henüz görmediniz, sesini duymadınız, elini tutmadınız. Ama bir şekilde zaten tanıyorsunuz. Bu paradoksu çözmeye çalışmıyorum. Sadece içinde oturuyorum. Hem şaşırtıcı hem büyüleyici.

    Ona ne söyleyeceğimi bilmiyorum henüz. Büyük nutuklar, derin tavsiyeler, sık sık baba şakaları… bunların zamanı gelir. Ömür uzun, fırsatlar çok olur umarım. Şimdilik şunu söyleyebiliyorum sadece: İyi ki varsın, Evren. Daha gelmeden bize iyi geldin.

    Müge çiçeği, bundan daha anlamlı bir hediye mümkün değildi. Bunu biliyorsundur eminim. Yine de yazmak istedim. Bazı şeyler söylendikten sonra daha gerçek oluyor.

    Hesap

    Her yılın sonunda insanlar kazançlarını ve kayıplarını sayan bir muhasebe yapar. Neyi kazandım, neyi kaybettim. Ama ben bu hesabı pek sevmiyorum çünkü kazanç ve kayıp, aynı defterin iki yüzü değil benim için. İkisi de dönüşümün farklı isimleri.

    Bıyık’ı kaybetmek, bir şeyi dönüştürdü içimde. Yirmi küsur kilo, bir şeyi dönüştürdü. Nice sahilindeki o yürüyüş, bir şeyi dönüştürdü. Yetmiş yazı, bir şeyi dönüştürdü. Sorduğum her soru, bir şeyi dönüştürdü. Ve Evren’in bu dünyaya gelişi henüz gerçekleşmeden bile bir şeyi dönüştürüyor. Her geçen gün biraz daha.

    Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir.

    Bunu artık biraz daha anlıyorum. Sadece güzel şeyler değil, acı olanlar da. Hatta bazen acı olanlar daha derin bir şeyi var ediyor içinizde. Bıyık bunu öğretti bana bu yıl. Kaybın, sevginin başka bir biçimi olduğunu.

    Mesele onunla ilişkinizde saklıdır yani her şeyi yaşamak değil, yaşadıklarınızla nasıl durduğunuz. Kaçmadan mı baktınız yoksa içine mi girdiniz? Hızla mı geçtiniz yoksa bir süre orada mı kaldınız? Bunun cevabını her yıl biraz daha bulmaya çalışıyorum.

    Bu yıl, bulduğum yerin iyi bir yer olduğunu düşünüyorum.

    Ve böyle başlıyor işte. Tam şimdi, tam burada. Bıyık’ın bıraktığı boşlukla, Evren’in getirdiği doluluk arasında. Ağırlıkla, hafiflik arasında. Kayıpla, umut arasında. İkisi de aynı anda var. Ve ben, ikisini de taşıyabileceğimi yeni yeni anlıyorum.

    mutlu yıllar fisosif, kendime sevgililerle!

  • Anadolu’da kurt belalıdır.

    Yaşar Kemal’in anlattığına göre, bir kurt sürüye daldığında yalnızca bir hayvanı alıp götürmez; bütün sürüyü dağıtır. Sabah olduğunda geride korkmuş, yaralanmış, işe yaramaz hale gelmiş bir sürü kalır. Geçimini birkaç koyundan, birkaç keçiden sağlayan köylü için bu büyük bir yıkımdır.

    Bu yüzden kurt yakalandığında hemen öldürülmez.

    Köylü, kurdu diri ele geçirir. Ona vurmaz. İşkence etmez. Hatta tam tersine, sırtını sıvazlar. Okşar. Sonra boğazına bir çıngırak takar ve serbest bırakır.

    Kurt sevinerek uzaklaşır.

    Ancak artık hiçbir canlıya yaklaşamaz. Çıngırağın sesini duyan her hayvan kaçar. Kurt günlerce, haftalarca dağlarda dolaşır. Aç kalır. Zayıflar. Güçten düşer.

    Sonunda bağıra bağıra ölür.

    Belki de hikâyenin en korkunç tarafı budur: Kurt, kendisini öldüren şeyin dişler ya da kurşunlar olmadığını sonradan anlar. Ölüm, boğazına çıngırak takılırken gösterilen sevecenliğin içinde gizlidir.


    Bu hikâye beni uzun zamandır rahatsız ediyor.

    Çünkü modern insanın durumuna fazlasıyla benziyor.

    Eskiden iktidar daha görünürdü. Emir verirdi, yasak koyardı, cezalandırırdı. Kimin baskı uyguladığı belliydi.

    Bugün işler biraz farklı.

    Artık bize sürekli ne yapmamamız gerektiği söylenmiyor. Daha çok ne olabileceğimiz anlatılıyor.

    Kendin ol.

    Potansiyelini gerçekleştir.

    Daha üretken ol.

    Daha görünür ol.

    Daha başarılı ol.

    Daha mutlu ol.

    Bu çağın dili emir dili değil. Teşvik dili.

    Fakat bazen teşvik, emirden daha güçlü çalışıyor.


    Boynumuzdaki çıngırakların çoğu görünmez.

    Sosyal medya hesapları, performans raporları, özgeçmişler, takipçi sayıları, kariyer hedefleri, üretkenlik uygulamaları…

    Hayatımızın büyük kısmını ölçüyor, kaydediyor ve görünür kılıyoruz.

    Üstelik bunu çoğu zaman kendi isteğimizle yapıyoruz.

    Kimse bizi zorlamıyor gibi görünüyor.

    Belki de meselenin en sinsi tarafı bu.

    Çünkü insan, kendisine dışarıdan dayatılan bir baskıyı fark eder. Ama kendi arzusu gibi görünen bir baskıyı fark etmekte zorlanır.

    Üstelik artık ortada bir köylü de yok. Çıngırağı bize takan kimse yok — onu kendi ellerimizle, kendi isteğimizle takıyoruz.

    Byung-Chul Han bu hâli “performans öznesi” diye adlandırır — itaat eden değil, kendi kendini tüketen özne.


    Çağımızın insanı artık itaat eden özne değil, performans gösteren öznedir.

    Kendisini gerçekleştirmeye çalışırken kendisini tüketir.

    Sürekli koşar.

    Sürekli yetişmeye çalışır.

    Sürekli eksik hisseder.

    Ve çoğu zaman neden yorulduğunu anlayamaz.

    Kurdun dağlarda durmadan koşması gibi.

    Koşu sürer.

    Ama av yoktur.


    Çağımızın en yaygın duygularından biri de tam bu yüzden tükenmişliktir.

    İnsanlar hiç olmadığı kadar özgür olduklarını söylerken, hiç olmadığı kadar yorgun görünüyorlar.

    Hiç olmadığı kadar seçenek varken, hiç olmadığı kadar sıkışmış hissediyorlar.

    Sorun çoğu zaman çalışmak değildir.

    Sorun, hayatın bütünüyle bir performansa dönüşmesidir.

    Dinlenmek bile verimli olmak için yapılır.

    Yürüyüş, meditasyon, tatil, spor…

    Her şey bir sonraki performansı artıracak araçlara dönüşür.

    İnsan bir noktadan sonra yaşamak ile kendisini optimize etmek arasındaki farkı unutmaya başlar.


    Kurtun trajedisi, gerçeği çok geç fark etmesidir.

    Aç kaldığında anlar.

    Güçsüz düştüğünde anlar.

    Ama artık iş işten geçmiştir.

    Biz de çoğu zaman ancak bir kriz anında durup bakıyoruz.

    Bir tükenmişlikte.

    Bir kayıpta.

    Bir çöküşte.

    O zaman dönüp şu soruyu soruyoruz:

    Ben gerçekten neyin peşinden koşuyordum?


    Belki özgürlük daha hızlı koşmak değildir.

    Belki özgürlük bazen durabilmektir.

    Hiçbir şey kanıtlamadan.

    Hiçbir yere yetişmeden.

    Hiçbir ölçüte dönüşmeden.

    Sadece durabilmek.

    Çünkü modern iktidarın en büyük başarısı kendisini görünmez kılmasıysa, ona karşı ilk direniş de onu görünür hale getirmektir.

    Boynumuzdaki çıngırağı fark etmek.

    Sesini duymak.

    Ve bir gün onu çıkarabilmenin mümkün olup olmadığını düşünmek.

    Çünkü bazen insanı öldüren şey kurtlar değildir.

    Boynuna sevgiyle takılan çıngıraklardır.

    Sevgiler.

  • Dün ilginç bir farkındalık yaşadım. Bazı düşünceler vardır; gelir, birkaç dakika zihninizde dolaşır ve kaybolur. Bazıları ise geldiği anda başka kapılar açar. Bu öyle bir düşünceydi.

    Sahilde oturuyordum. Sakin bir koy. Kuş sesleri, dalgaların düzenli ritmi, insanı yormayan bir güneş. Uzun zamandır sevdiğim küçük alışkanlıklardan biriyle oyalanıyordum. Taşları üst üste diziyordum.

    Bunu neden sevdiğimi tam bilmiyorum. Belki zihnimi susturduğu için. Belki düşüncelerime bir zemin olduğu için. Belki de insan bazen konuşarak değil, ellerini meşgul ederek kendini toparlıyor.

    Önce birkaç taş seçtim. Düz olanları, dengeli duranları. Üst üste koydum, düştüler. Başka taşlar denedim, yine düştüler. Bir süre sonra taşları değil, sabrımı dizdiğimi fark ettim. Doğru yere koyabilmek için bazen on taşı yanlış yere koymak gerekiyor. Sanırım insan hayatının büyük bir kısmı da buna benziyor; yanlış kurulmuş dengeler, tutmayan planlar, yarım kalan şeyler. Belki de bunların hepsi, o doğruyu bulmak için atılmış adımlar.

    Kendime göre güzel sayılabilecek bir form oluşturduğum sırada aklıma eski Asya geleneklerinden biri geldi. Budist rahipler günlerce, bazen haftalarca, renkli kumlarla tapınak zeminlerine büyük desenler yaparlar. Büyük bir emekle ortaya çıkarılan bu desenler, sonunda tek bir hareketle dağıtılır. Çünkü asıl mesele kalıcılık değil, geçiciliği hatırlamaktır. Güzel olan şeyi tutmaya çalışmak değil, onun geçip gitmesine izin vermektir.

    Ben de taşları bozdum. Ama hepsini değil. Uzun süre seçtiğim, en dengeli formu bulmak için uğraştığım birkaç taşı kenara bıraktım. Belki benden sonra biri gelir diye düşündüm. Belki o da oturur, kendi zihninin dağınıklığını toparlamaya çalışır.

    O sırada içimden bir cümle geçti:

    “Sen de geldin bu güzel dünyaya. Öğrenmeye çalıştın. Denedin. Çok denedin. Üst üste dizdin taşlarını, olmadı. Yan yana koydun, olmadı. Sonunda bir denge buldun. Tam her şeye muktedirim dedin, işte tam orada zamana yenildin. Yani yenildin. Olsun. Güzel yenildin.”

    Sonra düşündüm: benden önce kaç insan geldi bu koya? Hangi eller dokundu bu taşlara, hangi düşünceler geçti zihinlerinden? Hayatını kurmaya çalışırken elleriyle başka şeyler yapanlar, sonunda kurduklarının yıkılmasına bakıp yalnızca “olsun” diyebilenler…

    Belki biri de benim gibi taşları üst üste dizdi. Belki o da en düz taşı aradı. Belki o da şunu fark etti: galiba mesele hiç yıkılmamak değil, yıkılacağını bile bile özenle kurabilmek.

    Garip bir huzur var bunda. Hayatın tamamını taşıyamıyoruz ama birbirimize küçük şeyler bırakabiliyoruz. Bir fikir, bir cümle, bazen yalnızca düzgün seçilmiş birkaç taş.

    Sonsuz sayıda taş var önümüzde. Sonsuz sayıda ihtimal.

    İstersen sen de dene.

    Sen de yenil.

    Sevgiler.

  • Çok muallak bir dönem geçirdim. Yazıyla kavgamın, kendimle yaptığım uzun bir ateşkes sonucunda sona erdiğini umuyorum. Sessizliğin arkasında kopan fırtınalar yerini daha sakin bir iklime bıraktı. Uzun zamandır ilk kez içimde yeniden yazma isteği hissediyorum. Bu yüzden sizleri sondan başa doğru küçük bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

    Ruhum bu baharı enteresan bir İspanya seyahatiyle karşıladı. Barselona’da geçirdiğim kırk sekiz saat, zihnimde beklediğimden daha büyük bir iz bıraktı. Şehre hayran kaldığımdan değil yalnızca; bazen insan, kendi hayatına başka bir yerden bakınca içinde sessizce çürüyen şeyleri daha net görüyor. Ben de dönüş yolunda biraz bunu yaşadım sanırım.

    Elbette kürkçü dükkânına döndüm. Aynı masalar, aynı sokaklar, aynı insanlar… Fakat dönüş yolculuğunda zihnimi oluşturan parçalardan biri ya da birkaçı bana uzun süredir duymaktan kaçtığım bazı şeyleri anlatmaya başladı. Mutsuzdum.

    Ama bu, basit bir mutsuzluk değildi. Mutlu olmanın zıttı gibi duran gündelik bir keyifsizlikten söz etmiyorum. İnsan bazen hayatına devam ederken de mutsuz olabilir. Gülebilir, çalışabilir, plan yapabilir, insanlarla vakit geçirebilir. Yine de içinde tarif edemediği eksik bir katman taşır. Sanırım benimkisi tam olarak buydu.

    Üstelik bu mutsuzluk önceki yıllardan biraz farklıydı. Eskiden sorunları düşündükçe yeni cevaplar bulacağımı sanırdım. Bu kez öyle olmadı. Düşündükçe yeni mutsuzluklar keşfetmedim; eski mutsuzlukların içine saklanmış, üzeri örtülmüş başka kırıkları fark ettim. İnsan bazen yıllarca aynı yaranın etrafında dolaşıp duruyor ama asıl acının merkezine hiç bakmıyor.

    Tam da bu dönemde, uzun zamandır ilk kez kendim için gerçekten emek verdiğim bir sürece girdim. Bilerek, isteyerek ve disiplinle ağırlığımın yaklaşık yüzde onunu kaybettim. İlk haftalar yalnızca fiziksel bir değişim gibiydi. Sonra bedenimdeki hafifleme zihnime de bulaşmaya başladı. Altıncı haftadan sonra daha enerjik hissettiğimi fark ettim. Daha fazla yürümeye başladım. Baharın gelişini bahane ederek saatlerce sokaklarda dolaştım. Uzun zamandır ilk kez yaşamla aramdaki mesafenin biraz azaldığını hissediyordum.

    Yine de her şey hâlâ karmaşıktı. İnsan bazen iyiye giderken bile tam olarak iyileşmiş hissetmiyor. Çünkü bazı dönemler yalnızca çözülmez; yavaş yavaş dağılır. İçinizdeki sis bir sabah ansızın kaybolmaz. Günler boyunca azar azar incelir.

    Derken tek bir haber, içimde uzun zamandır taşınan bütün ağırlığı yerle bir etti.

    Henüz anlatmaya hazır değilim. Belki zamanı geldiğinde buradan paylaşırım. Ama şunu söyleyebilirim: Bazı haberler insanın hayatını değiştirmeden önce ruhunun yönünü değiştirir. Ben bunu yaşadım.

    Uzun zaman sonra ilk kez geleceği düşünürken içimde korkudan daha büyük bir duygu hissediyorum: heyecan.

    Artık mutsuz değilim diyebilirim. En azından eski halimle aynı yerde değilim. Kendimi daha enerjik, daha hafif, daha canlı hissediyorum. Görece daha fit bir bedene sahip olmak güzel elbette ama asıl değişim sanırım başka yerde oldu. Uzun zamandır ilk kez hayatla yeniden bağ kurmaya başladığımı hissediyorum.

    Belki insan tamamen iyileşmiyor. Belki yalnızca kendine geri dönmenin yollarını öğreniyor. Ben galiba o yolu yeniden bulmaya başladım.

    İklim değişince insanın içindeki kuşlar da geri dönüyormuş. Yazmak da onlardan biri işte. Uçup giden ama tam unuttuğunuz bir sabah yine dalınıza konan, hiç beklemediğiniz anda. Şimdilik bu kadar. Yeterli. Gerisi zamanla, belki başka bir haberle, belki başka bir satırda.

    Sevgiler.

  • İnsan hayatının bazı anlarında etrafına bakar ve kimseyi bulamaz. Ailenin eli yetişmez, devlet uzak kalır, talih susar. O anda bir şey öğrenir: kendine yetmeyi.

    Bu öğrenme çoğu zaman zorunluluktan doğar. Seçenek kalmaz, insan harekete geçer. Ama bazen hiç gelmez. İnsan yaş alır, yine de birinin onu taşımasını bekler. Fiziksel değil, zihinsel bir taşıma. Destek olmadan var olamayacağını düşünür. İskelet gibi ayakta durmak yerine sarmaşık gibi tutunacak bir duvar arar.

    Başarılı insanların ortak yanı açıktır: kendilerini harekete geçirmeyi öğrenirler. Dışarıdan destek alırlar ama başlangıç içeriden gelir. Burada belirleyici bir ayrım durur: destek almak ile desteğe bağımlı olmak. İlki güçtür; insan kaynak toplar ama başlamak için beklemez. İkincisi kırılganlıktır; dışarısı tetiklemezse içerisi susar.

    Kendini kandırmanın en sinsi hali burada başlar. İnsan hayal eder, anlatır, planlar ve yapmış gibi hisseder. Hayal, eylemin yerini alır. Dışarıyı suçlamak kolaylaşır. İçerideki hareketsizlik görünmez olur. Bu bir mazeret değil, bir tuzaktır.

    Bu tabloyu toplumsal düzlemde de okuruz. Bu topraklar hem kendi göbeğini kesenlerin hem de birinin kesmesini bekleyenlerin hikâyesini taşır. Uzun tarihsel kırılmalar güçlü bir refleks üretir: her şeyi bir güç odağından beklemek. Önce padişah, sonra devlet, sonra iktidar. Devlet ile güç özdeşleşir. Bu özdeşleşme zamanla modern bir kabile zihniyetine dönüşür. Bireyin iradesi aşınır.

    Cumhuriyet bu aşınmayı durdurma iddiasıyla kuruldu. Vatandaşa açık bir rol verdi: özne ol. Ancak bu anlatı zayıfladıkça, bireyin devletten bağımsız iradesi de zayıfladı. Her şeyi devlet üzerinden okuyan bir toplum, kendi hareket kabiliyetini daralttı. Buna rağmen bu topraklarda bir şey başaranların ortak paydası değişmedi: kendi adımlarını kendileri attılar. Sistem taşımadı; onlar yürüdü.

    Peki hiçbir şey beklememek mi gerekir? Hayır. Mesele, neyi beklediğini bilerek seçmektir. Yardım istemek zayıflık değildir. Sınırını bilmek, kendine yetmenin bir parçasıdır. Beklentiyi alışkanlık olmaktan çıkarıp bilinçli bir tercihe dönüştürmek gerekir.

    Kendi üzerinde söz sahibi olmayan, başkalarının kararlarına teslim olur. Ama söz sahibi olmak her yükü tek başına taşımak demek değildir. Neyi taşıyacağını, neyi bırakacağını ve nerede destek isteyeceğini kendin belirlersin.

    Bir kalabalık yürür. Bando çalar, bayrak taşınır, slogan havada asılı kalır. Dışarıdan bakınca tek bir beden gibi görünür. Oysa her adım ayrı bir iradeye aittir. Bizi biz yapan da budur.

    Slogan kalır. Kalabalık dağılır.
    Geriye tek bir soru kalır:

    Sen ne zaman yürümeye başlayacaksın, yoksa hâlâ birinin itmesini mi bekliyorsun?

    Sevgiler.

  • Bir kitabın sonunu bilseydiniz okur muydunuz? Durun, sakince düşünün. Sadece retorik bir soru değil bu. Gerçekten sorun kendinize. Elinizde bir roman var, ilk sayfayı açmadan önce son sayfayı okudunuz. Kimin öldüğünü biliyorsunuz, kimin kimi terk ettiğini biliyorsunuz, o büyük dönüm noktasını biliyorsunuz. Şimdi başa dönün ve okumaya çalışın. Bir şey eksik. Tam olarak ne olduğunu söylemek zor ama eksik. Kelimeler aynı, hikâye aynı, karakterler aynı. Ama o his yok. O “acaba” yok. O gerilim yok. Kitap hâlâ güzel olabilir belki. Ama ilk kez okumak gibi değil. Hiçbir zaman olmayacak.

    Biz bilmek isteriz. Hep bilmek isteriz. Belirsizlik acıtır, kesinlik rahatlatır. Ama kesinliğin içinde gizlice öldürdüğü bir şey var. O şeyin adını bulmaya çalışıyorum bu yazıda. Ve bunun için önce Tanrı’ya bakmak lazım.

    Tanrı her şeyi bilir. Bu cümle genellikle bir lütuf olarak söylenir. Güven verir, teselli eder, büyüklüğü anlatır. Ama bu cümleyi gerçekten düşündüğünüzde içinde tuhaf bir şey var. Her şeyi bilen şaşıramaz. Şaşıramayan keşfedemez. Keşfedemeyen merak edemez. Merak edemeyen aramaz. Aramayan yola çıkmaz. Yola çıkmayan varış noktasını göremez çünkü zaten oradadır, hep oradadaydı, hiç başka yerde olmadı. Tanrı için her şey “zaten bilinen“dir. Bilmemişken öğrenilen diye bir şey hiç olmamıştır. O geçiş yok. O kapının aralanması yok. O “aaa, demek buymuş” anı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Eksiksizliğin bedeli nedir diye soruyorum kendime. Ve cevap geldikçe içimde tuhaf bir his oluyor. Adını koyamıyorum. Ama oradadır.

    Merak nereden doğar? Boşluktan. İçinde eksik olan bir şey dışarıda kendini arar. Bu kadar basit, bu kadar derin. Merak bir lüks değil, bir sinyal. “Burada bir boşluk var” diyor. “Doldurulabilir” diyor. “Yürü” diyor. Tanrı’da boşluk yoktur, bu yüzden merak da yoktur. Merak olmayınca arayış yoktur, arayış olmayınca yolculuk yoktur. Yolculuk olmayınca ne kalır? Varış noktası kalır. Sadece varış noktası. Hayatımızda merakın peşimize düştüğü anları düşündüğümüzde hepsinde ortak bir şey var: o anların hiçbirinde nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Bir sorunun peşinden gittik, başka bir soruya çarptık. Bazen yıllarca bir şeyin içinde kaybolduk. Sonunda bir yere vardık ama o yer başta hayal ettiğimiz yer değildi. Hiç değildi. Ve işte tam orada bir şey fark ettik: o yolculuğun kendisi, vardığımız yerden daha değerliydi. Cevabı baştan bilseydik o yola çıkar mıydık? Çıksaydık bile aynı mıydı? Hayır. Kesinlikle hayır.

    Şaşırmak küçük bir his gibi görünür. Ama şaşırmak aslında büyük bir ilandır. “Dünya benim beklentilerimin ötesinde” der. Her şaşırma anı bu ilanı yapar ve her seferinde dünyayı biraz büyütür. Haritamızı genişletir. Keşfedilecek yer bırakır. Beyin yeni ve beklenmedik olanı kaydeder, tekrar edeni kaydetmez. Bu yüzden bazı yılları hatırlayıp bazılarını hatırlamıyoruz. Çok şey yaşandığı için değil çok şaşırıldığı için hatırlanıyor. Az şaşırılan yıllar az şey olmamış gibi hissettiriyor. Zaman meselesi değil bu. Şaşırma meselesi. Tanrı’nın haritası tamamdır, genişleyecek yer yoktur. İnsan için harita hiçbir zaman tamamlanmaz. Ve belki ölüm o haritanın yarım bırakıldığı andır. Yarım ama dolu. Çünkü her sayfası yaşanarak doldurulmuştur.

    Şimdi dürüst olmak lazım. Bilmemek gerçekten zordur. Bunu romantize etmek kolay ama doğru değil. Belirsizlik acıtır, içinde cevabını bilmediğiniz bir soru taşımak yorar. İnsan bilmek ister çünkü bilmek kontrol hissi verir, güvende hissettirir. “Bu kadar belirsizliğe katlanamam” der ve bir cevaba yapışır. Bazen yanlış cevaba bile çünkü yanlış bir cevap bile belirsizlikten iyidir. Ve işte tam burada bir önce ki yazıma gövde olan Büyük Makine devreye giriyor. Algoritma tam bunu vaat ediyor. Seni tanıyorum diyor. Ne istediğini biliyorum diyor. Sürprizle uğraşmak zorunda değilsin diyor. Konfor vaat ediyor, kesinlik vaat ediyor, bilinen vaat ediyor. Ama bu kabulün bir bedeli var. Şaşırma kapasitesi körleşiyor, merak azalıyor, arayış duruyor. Tanrı olmaya çalışan insan, makineye teslim olmuş insandır aslında. Eksiksizliği taklit etmeye çalışırken en insani şeyleri bırakıyor. Ve farkında bile olmuyor.

    Hayatınızda en çok büyüdüğünüz anlar hangileri? Geriye bakın. Dürüstçe bakın. O anlar cevabınızı bildiğiniz anlarda mıydı, yoksa bilmediğiniz anlarda mı? Büyük ihtimalle bilmediğiniz anlardaydı. Çünkü bilmemek zorladı. Aradı, sordu, denedi. Yanıldı, düzeltti, tekrar denedi. Ve bir yerde bir şey açıldı, o açılma anı, cevabı baştan bilseydiniz hiç gelmeyecekti. Bilmemek acıtır, evet. Ama aynı zamanda insanı ayakta tutan şeydir. Sabah kalktığınızda dünya hâlâ gizemlidir. Henüz sorulmamış sorular vardır, henüz açılmamış kapılar vardır, henüz şaşırılmamış anlar vardır. Bu küçük bir şey değildir. Aslında her şeydir. Çünkü bilmemek insanı öldürmez bilmemek, insanı insan yapan şeyin ta kendisidir. Eksiği olan arar. Arayan büyür. Büyüyen değişir. Değişen yaşar. Gerçekten yaşar.

    “Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş.”

    Sevgiler.

  • Önünüzde bir insan kafatası olduğunu hayal edin.

    Soğuk, sessiz, kaçınılmaz. Bu yazı boyunca konuşacağım her şey; teknoloji, veri, güç, sosyal medya, özgürlük yanılsaması sonunda oraya çıkıyor. Bütün bu sistemler var olmaya devam edecek. Bir zaman sonra siz olmayacaksınız. O yüzden asıl soru tek: Siz var olurken ne yaptınız?

    Modern teknokratların olağanüstü insanlar olduğuna inandırıldık. İmparatorluklarına baktık, önlerinde eğildik. İcatlarına baktık, hayran olduk ne çıkarsalar sorgulamadan kuyruklar bekleyip satın aldık. Ve fark etmeden kabul ettik: Onlar bizden daha iyi biliyor.

    Bu, çağımızın en büyük yanılgılarından biri.

    Bu insanlar kene ve sülükten daha olağanüstü değil. Bunu küçümseme olsun diye söylemiyorum. Gerçek anlamda söylüyorum: tek bir ihtiyacı tatmin etmek için çalışan sistemler bunlar. Büyümek. Daha fazla kullanıcı. Daha fazla veri. Daha fazla para. Başka bir şey yok niyetlerinde. Zeka mı? Zekanın, kendi büyümesi için bütün bir nesli zehirleyenle hiçbir ilgisi yok. Zekanın, nefreti ve yalanı bir toplumun damarlarına şırınga edenle hiçbir ilgisi yok. Bu safi aptallıktır. Ve bu şekilde davrananlar aptal insanlardır. Evrimin şimdiye dek ürettiği en zayıf, en sefil insan tipi.

    Ve tam bu aptallıkları sayesinde bizi ikna ettiler: Dünyamızı teslim etmeye.

    Sosyal medyanın zihinlere zarar verdiğini biliyoruz. Dikkat süresini kısalttığını, özgüveni kemirdiğini, insanı kendinden kopardığını biliyoruz. Bunlar artık tartışma konusu değil. Ama biz hâlâ asıl meseleyi kaçırıyoruz.

    Asıl mesele bireysel hasar değil. Asıl mesele, biz fark etmeden dünyanın nasıl kaydığı. Biz bu kaymayı fark etmediğimiz sürece nasıl kaymaya devam edeceği.

    Sosyal medya, insanlar için ana haber kaynağı olarak televizyonu geride bıraktı. İnsanlar artık kurumlara güvenmiyor. Ekranda yüzü görünen, sesi tanıdık gelen, kendine yakın hissettiği kişilere güveniyorlar. Kurumsal güven çöktüğünde insanlar, odada en bilge ses olmasa da kulağa doğru gelen kişinin peşine takılır. Türkiye’de bunun karşılığı yok mu? Bir seçim döneminde hangi bilgiler dolaşıyor, kimden geliyor, nerede üretiliyor? Geleneksel medyanın hayal kırıklığı yarattığı sır değil. Ama boşluğu dolduranın kim olduğuna, ne amaçla doldurduğuna kimse bakmıyor.

    Akıllı telefonlar özünde kötü değil. Sorun tek bir kırılma anında düğümleniyor.

    İlk iPhone zararsız bir nesneydi. Sonra App Store açıldı. Üçüncü taraflar uygulama üretmeye başladı. Serbest piyasa mantığı devreye girdi ve reklama dayalı bir model benimsendi: Bir uygulama dikkatinizi ne kadar uzun tutarsa o kadar çok reklam, o kadar çok para.

    Buradan doğdu o yarış. Bağımlılık üretme yarışı. Çocuklar yetişkinlerden daha kolay manipüle edilir; bu yüzden birincil kurban oldular.

    2009’da beğeni düğmesi geldi. Retweet geldi. Bir anda her gönderi oyuna döndü, başarısı sayıyla ölçülür oldu. Algoritmik haber akışı geldi ve viralitenin kapısı aralandı. Başlangıçta insanları buluşturmak için kurulan platform bambaşka bir şeye evrildi: gösterinin sahnesine, onayın pazarına, kazanılıp kaybedilebilecek bir oyuna.

    Bu dönem, bir çocuğun günlük ekran süresine üç saat daha ekledi. Bugün araştırmalar ergenlerin neredeyse yarısının interneti neredeyse sürekli kullandığını gösteriyor. Gençler arkadaşlarıyla eskisi kadar zaman geçirmiyor. Geçirdiklerinde telefon bildirimleri o anı bölüyor; çocuk farkında olmadan şunu ilan ediyor: Telefonum senden daha önemli. Günde ortalama “yüz doksan iki” bildirim. Bu baskı altında odaklanmak imkânsız. ADHD oranları sosyal medyanın yükselişiyle nedensel bir ilişki içinde kötüleşti. Bunlar tesadüf değil.

    Ama bunları zaten biliyoruz. O yüzden asıl soruya geçelim.

    İnternet bir zamanlar özgür bilgiydi. Ama bilgi ekonominiz olduğunda ne olur? Para akışının büyük bölümü bu ağlar için gerçekleştiğinde “özgür” kelimesi geçersiz hale gelir. Artık riskler yüksek, bedel de yüksek.

    Sosyal medyayı boş zaman etkinliği olarak görürüz. Çalışmanın karşıtı, tembel bir geçiş ritüeli. Ama bu doğru değil. Siz sosyal medyayı kullanırken biri zamanınızın meyvelerini devşiriyor. Her dokunuş, her video, her kaydırma o platformları inşa ediyor, algoritmalarını keskinleştiriyor. Ücret almadan çalışıyorsunuz.

    Bu garip bir emektir. Hem emek hem boş zaman görünümünde; ama ikisinin de sağladığı faydadan yoksun. Ne sermaye kazanırsınız ne de gerçek dinlemenin nimetinden yararlanırsınız.

    Asıl dinlenme anları, insanın kendisiyle baş başa kaldığı sessizlikte filizlenir. Uyumadan önceki o birkaç dakika düşüncelerin aktığı, bazen rahatsız edici ama çoğu zaman en derin olan anlar. İnsan kendini orada bulur. Ama artık o anlar yok. Her boşluk bir bildirimle, bir videoyla, sonsuz bir akışla dolduruluyor. Ve biz farkında olmadan şunu kaybediyoruz: kendimizle kalabilme yeteneğini. Bu kayıp ölçülemez. Ama insanın kim olduğunu anlayabilmesi için o sessizliğe ihtiyacı var.

    James Williams bir sahne kuruyor.

    Arabanıza GPS taktınız, gitmek istediğiniz yeri girdiniz. Vardığınızda bambaşka bir yere geldiniz. Markete gidecektiniz, hastaneye geldiniz. İki kez arıza derdiniz. Ama her seferinde aynı şey olsa, o cihazı bir daha elinize almazdınız.

    Şimdi sorun kendinize: Hayatınızda nereye gitmek istiyorsunuz?

    Bir sosyal medya platformu bu hedefi sizinle paylaşıyor mu? Onun amaçlarıyla sizinkiler örtüşüyor mu?

    Hayır. Hiç örtüşmedi.

    Bu şirketler yalnızca cihaz üretme işinde değil, aynı zamanda insan üretme işinde. İnsanı kendi değerlerinden koparıp şirketin değerlerini içselleştirecek biçimde yeniden inşa ediyorlar. Williams buna yıldız ışığını söndürmek diyor. Yıldız ışığı; insanın içindeki pusulaya bakarak hedeflerine yönelme yetisidir. Sosyal medya bizi anlık tatminin peşinde koşmaya alıştırarak bu gökyüzüne bulut dolduruyor. Ve bu yalnızca alışkanlıkları değiştirmiyor; varış noktasını değiştiriyor. Değerleri değiştiriyor. Beğenilerin, paylaşımların, takipçi sayısının tatminin ölçüsü olduğuna koşullandırılıyorsunuz. Ekrandan uzakta bile bu sıradan zevklerin peşinden koşuyorsunuz.

    Bunu kültür düzeyinde görmek mümkün.

    Siyasi süreçlerin fonksiyonel ayrıntıları görünmez. Ama bir siyasetçi sosyal medyada rakibini ezip geçtiğinde son dakika haberi oluyor. Evrensel ahlaki değerleri açıkça çiğnemiş isimler tekrar tekrar seçiliyor. Gezegenimize zarar verdiğini herkesin bildiği şirketlerden alışveriş yapılıyor. Bunlar bireysel tutarsızlıklar değil; sistematik bir koşullanmanın sonuçları.

    Kutuplaşma büyük sorun deniyor. Ama mesele kutuplaşmadan daha derin. Basit fikir ayrılıkları değil bu; kim olduğumuz konusunda bir bölünme. Rousseau buna karşı uyarmıştı: Bir toplum elitler tarafından yanıltılıp rakip kamplara ayrıldığında, o toplum kendisini oluşturan daha büyük bütüne olan aidiyetini yitirir. Bunu Türkiye’de yaşayan biri soyut bir felsefi tez olarak değil, gündelik hayatın dokusu olarak tanır. Komşunuz, akrabanız, çalışma arkadaşınız. Aynı şehirde, aynı mahallede, bazen aynı masada oturuyorsunuz; ama ortak bir dünya kuramıyorsunuz.

    Hedeflerimizi kaybettikçe kimliğimizi de kaybediyoruz. Ve bu boşluğa başka şeyler dolduruluyor: öfke, şüphe, gruplar arası düşmanlık. Birbirimize hiç olmadığı kadar bağlı görünüyoruz ve hayatımızın içindeki insanlardan hiç olmadığı kadar uzağız. Kalabalık bir şehrin yüksek katlı binasında yaşamak gibi; teoride her yere yakınsınızdır ama komşunuzun adını bilmezsiniz. Asansörde göz göze gelince bakışlarınızı kaçırırsınız.

    Para paranın peşinden gider. Çoğu şey paranın peşinden gider. Ve sosyal medya dünyası gerçek dünyamızı yeniden düzenliyor. Bu ağların elindeki para ve güç göz önüne alındığında, bunları işletenler toplumun kültürünü fiilen kontrol ediyor. Bu yüzden teknoloji liderlerinin siyasi iktidar odaklarıyla kucaklaşması, boyun eğmesi, söylemini iktidarın rengiyle boyaması artık olağan bir görüntü. Finansal büyüme için öne eğiliyorlar. Müşterileri için kılıklarını, söylemlerini, kendilerini değiştiriyorlar.

    Bu modern çağın altın hücudu. Ama altın yerine veri peşinde koşuluyor.

    Byung-Chul Han bunu Psikopolitik’te mercek altına alıyor. Büyük verinin teoride özgürleşme vaat ettiğini söylüyor: keyfi kavramlardan kurtuluş, insanlığa nesnel bir bakış. Kulağa güzel. Ama bu vaadi gerçeğe dönüştürmek için büyük veri; büyük iş ve büyük biraderle birleşti. Üçü artık tek bir varlık. Bu varlık tüketiciye büyük birader gibi casusluk yapıyor, büyük veri gibi bilgi devşiriyor, büyük iş gibi bu veriyi ticarileştirip satıyor.

    Buna büyük makine diyeceğim.

    Büyük makine içinde sizin ve benim gibi insanların hayatları meta haline geldi.

    Metalara derecelendirme sistemi uygulanır. Elmasa, mısıra, buğdaya katı sınıflandırma sistemleri vardır. Şimdi insanların da böyle bir sistemi var; haberi olsa da olmasa da. Axiom adlı şirket yüz milyonlarca insanın kişisel verisini ticarete konu ediyor. Bireyleri piyasa değerlerine göre yetmiş kategoriye ayırıyor. En üstteki grup: kayan yıldızlar. Düşük ekonomik değere sahip olanlar ise kelimesi kelimesine çöp kategorisinde.

    Çöp.

    Han haklı: Büyük makine yeni bir dijital sınıf toplumu yarattı. Sisteme yararı olmayanlar dışarı itiliyor. Değerliler kucaklanıyor. Ve bu verilere en çok düşkün olanlar politikacılar. Mesajlar artık gruplara değil, tek tek bireylere göre şekillendiriliyor. Tam size. Sizi hedef alarak. Duymak istediğiniz her şeyi söyleyerek.

    Buna direnmek istesek de çoğu zaman güçsüzüz. Bir siyasetçi kampanyasını tam size göre kurgularsa neden onu seçmeyesiniz? Özgür seçimlerin bu tabloya nasıl oturduğunu soruyorum. Beynimiz aylarca süren hedefli bir döngüden geçirilip zihnimiz çamur gibi yoğrulduktan sonra istediğimize oy kullanmakta özgürüz. Peki bu özgürlük ne anlama geliyor?

    Düğmeye her bastığında peynir verilen fareyi düşünün. Fare özgür. Ama neden basmasın?

    Carl Jung kolektif bilinçdışını tanımladığında söylediği şey şuydu: Bir toplumun içinde, hiç kimsenin tam olarak farkında olmadığı ama herkesin davranışını şekillendiren derin örüntüler vardır. Bireyler bunları göremez.

    Ama büyük makine görebilir.

    Veri madenciliği bu örüntüleri yüzeye çıkarıyor. Büyük makine, sizin kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri biliyor olabilir. Ve bu bulguları paylaşmak için hiçbir nedeni yok. Sermaye üretmek, güç uygulamak, toplumun gidişatını siz farkında bile olmadan yönlendirmek için kullanıyor. Kolektif bilinçdışınıza fark edilmeden sızabiliyor. Ve değiştirebiliyor.

    Düşünün bunu. Gerçekten düşünün.

    Büyük makinenin bir açığı var.

    Han şunu söylüyor: Büyük makine A ile B arasındaki ilişkiyi görebilir. A yükselince B de yükselir, A B’ye neden olur, bunları hesaplayabilir. Ama dışarıda bırakılan üçüncü bir değişken var.

    C. İnsan ruhu.

    A ve B’nin içinde var olduğu alan. Kaotik, karmaşık, ölçülemeyen insan unsuru. Büyük makinenin bu kadar sık yanılmasının nedeni budur: Yalnızca öngörülebilir olanı öngörebilir. Tarihin en yıkıcı kırılma anlarını düşünün. Türkiye’nin son yirmi yılını düşünün. Hiçbirini büyük makine öngöremedi. Bu olaylar geldi. Ve büyük makine yarattıkları kaosun üzerine bir akbaba gibi üşüştü, beslenip durdu.

    Ama bu açık aynı zamanda bir kapıdır.

    O hâlde çözüm basit mi? Telefonu bırak?

    Bu öneri suçu fazlasıyla bireyin üzerine yıkıyor. Bazı ebeveynler güvenlik amacıyla çocuğuna telefon veriyor. Ama modern dünyanın tehlikeleri artık parklarda değil, o telefonun içinde. Gençler sosyal medyasız dışlanıyor; bu melodramatik bir abartı değil, gerçek bir sosyal risk. Her ebeveyn teslim oldukça bir diğeri daha yoğun baskı hissediyor. Zincirleme bir teslimiyet.

    Ve üstüne şunu ekleyelim: Milyarlarca dolar ve yıllar süren araştırma bu uygulamaları geliştirmek için harcanıyor. On altı yaşındaki bir çocuğun bu orduyu yenmesini beklemek saçmalığın ta kendisi. Bugünün çocuğu telefonu aracılığıyla küresel felaketlerle, şiddetle, insanlığın en ham zalimliğiyle yüzleşiyor. Sonra aynı çocuk, bilginin düzenli sıralarla aktarıldığı bir sınıfa sokuluyor. Bu çelişkinin çocuğun dünyayı kavrama kapasitesini kırması şaşırtıcı değil.

    Şunu da söylemeliyim.

    Sosyal medyanın bir miktar iyi şey de yaptığını biliyorum. Dışlanmış, görünmez kılınmış insanlar için zaman zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. Bunu görmezden gelmiyorum. Ama verilere baktığımızda uzun vadeli gerçek fayda kanıtı yok. Gelişmiş dünyayı kasıp kavuran bir ruh sağlığı dalgası yok; tam tersi. Bütün olarak değerlendirildiğinde şu an kötü tarafı ağır basıyor. Kokain iyi hissettirebilir. Bu onu iyi yapmaz.

    Ve biliyorum, okuyucu haklı olarak şunu söyleyebilir: Sen de bu mekanizmanın içindesin. Eleştirdiğin zeminde durarak yazıyorsun. Buna savunma bulamıyorum. Ama şunu düşünüyorum: Bu platformlarda ya onlar için çalışabiliriz ya da onlar bizim için.

    Geleceğe dair umutluyum.

    Büyük ölçekli toplumsal sorunlar değişti. Doğruluğu tartışılsada bilgiye erişim değişti. Topluluklara ulaşmak kolaylaştı. Sivil haklar hareketleri gerçek kazanımlar elde etti. Değişim için somut yollar var: denetim mekanizmaları kurulabilir, erişim yaşı yükseltilebilir, çocukluk özgürlüğü yeniden tanımlanabilir.

    Ve belki kültürün kendi sarkaçına güvenebiliriz. Belki gelecek nesiller sürekli çevrimiçi olmayı sıradan, köreltici, yaşlı bir şey olarak görecek. Gençler güçlü. Akıllılar. Onların aptal olduğunu ilan eden o eski bağırışlar kibirden başka bir şey değil; köhne zihinlerin çürüyen yansıması. Her zaman olduğu gibi dünyayı en doğru biçimde algılayanlar gençlerdir. Değişimi her zaman onlar ateşlemiştir. Bugünün gençleri yarının dünyasını yönetecek. Ve şimdiki dönemin teknokratlarının onlara reva gördüğü bu yakışıksızlığı unutmamalılar.

    Bu dijital oyun parkının toprağını yırtıp atmak ve yeniden inşa etmek onların elinde.

    Ve önünüzde duran o kafatası?

    Hatırlatma o.

    Bütün bu sistemler, bütün bu makineler, bütün bu veri sonunda siz de oraya çıkacaksınız. Sizi satın almaya çalışan her şey, siz gittikten sonra da var olmaya devam edecek.

    Asıl soru tek:

    Siz hayattayken ne yaptınız?

    Sevgiler.

  • Uyku tutmadı bu gece. Tavana bakıyorum. Zihin dönmeye başlıyor ve o soru geliyor: Şu an dediğimiz şey gerçekten var mı? Sormamalıydım. Artık uyuyamazsın, Fiso. Zaten buradasın.

    Zaman bence sandığımız gibi değil. Daha kişisel, daha kırılgan. Bu gece aklımda üç başlık var. Ayrı duruyorlar ama aynı yere çıkıyorlar: Sen kimsin ve ne zamansın?

    Beyin bir editör gibi çalışır. Görüntü, ses ve dokunuş aynı anda gelmez. Beyin bekler, hizalar ve sana tek bir “an” verir. Ama o an çoktan geçmiştir. Benjamin Libet bunu ölçtü. İnsan “karar verdim” dediğinde, beyin o kararı çoktan almıştır; 300–500 milisaniye önce. Yani sen karar vermezsin, kararı fark edersin. Fizik daha ileri gider. Einstein’a göre evrensel bir “şu an” yoktur. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda vardır. Zaman akmaz; biz hareket ederiz. Senin “şu anın”, başkası için geçmiş olabilir. Gerçekliği canlı yaşamazsın, gecikmiş halini izlersin.
    Ve işin garibi şu: bunu fark ettikten sonra eskisi gibi bakamıyorsun.

    Çocukken bir yaz bitmezdi. Şimdi yıllar kayıyor. Sebep basit: beyin her şeyi kaydetmez, sadece yeni olanı yazar. İlk kez bisiklete bindiğinde her şey yenidir. Beyin yoğun çalışır, an uzar ve iz bırakır. Ama yüzüncü kez bindiğinde beyin kayıt almaz, otopilot açılır. Zaman geçer ama hafızada yer kaplamaz. Zaman algısı hafızadır. Ne kadar çok anın varsa, o kadar uzun hissedersin. Çocukken her şey ilk kez yaşanır. Yetişkinlikte tekrar başlar. Bu yüzden yıllar hızlanır. Zamanı yavaşlatmak istiyorsan yeni deneyimler gerekir: yeni insanlar, yeni yerler, yeni beceriler. Çünkü beyin yalnızca yeniyi hatırlar. Zaman saatle değil, hatırladıklarınla ölçülür.
    Belki de bu yüzden bazı yılları hatırlamıyorum. Gerçekten yaşamış gibi gelmiyor.

    Her gece bilincin kapanır. Derin uykuda düşünce yoktur, zaman yoktur. Sen de yoksun. Sabah bunu fark etmezsin çünkü fark edecek biri yoktur. Anestezi gibi: saatler geçer ama senin için yoktur. Peki sabah uyanan kişi, gece uyuyan kişi mi? John Locke’a göre evet, çünkü hatırlarsın. Ama Parfit başka söyler: sabit bir “sen” yoktur, her an değişirsin. Uyku bunu görünür kılar. Aslında sürekli kaybolur ve yeniden başlarsın. Bu yüzden ölüm korkusu tanıdıktır. Her gece prova yaparsın.
    Bunu yazarken bile içim daralıyor.
    Belki ölüm, sabahı olmayan bir uykudur.

    Şu anı doğrudan yaşayamazsın çünkü beyin onu geciktirir. Geçmişine güvenemezsin çünkü beyin çoğunu siler. Her gece kesilirsin ve sabah devam edersin. Peki “sen” nerede? Belki “sen” bir şey değilsin. Bir akışsın. Hatırlayan, düşünen, bekleyen bir süreç. Sabit değil, sürekli yazılan bir hikâye.
    Bunu kabul etmek zor. Ama inkâr etmek daha zor.

    Ve bu hikâyenin tuhaf yanı şu: Her şeye rağmen sabah kalkarsın. Kahve içersin. Devam edersin.

    Belki zaman akmıyor.
    Belki biz akıyoruz.

    Ve en tuhafı:
    kimin geçtiğini kimse bilmiyor.

    Sevgiler.

  • Trilyonlarca hücre kusursuzca çalışıyor. Peki zihin ne yapıyor?

    Şu an bedeninizde tam olarak 37,2 trilyon hücre var. Her biri kendi başına bir fabrika. Kendi enerji santrali, kendi arşivi, kendi iletişim ağı. Ve bu fabrikaların hiçbiri toplantı yapmıyor, strateji belgesi hazırlamıyor, vizyon sunumu yapmıyor. Sadece çalışıyor. Hatasız, sessiz ve şikâyetsiz. Sabahın dördünde da, öğleden sonra üçte de, siz derin uykudayken de. Durmaksızın.

    Kalbiniz bugün yaklaşık yüz bin kez atacak. Kimse ona “haydi, biraz motivasyon” demedi, kimse onu performans değerlendirmesine tabi tutmadı. Ciğerleriniz bu satırları okurken oksijeni kana karıştırıyor; bunu yaparken ne izin istedi ne de onay bekledi. Bağışıklık sisteminiz, siz şu an ekrana bakırken, vücudunuza sızmaya çalışan yabancı bir proteine karşı tam teçhizatlı bir savaş yürütüyor. Habersizce. Zahmetsizce. Ve büyük ihtimalle kazanarak.

    “Evren,tanrı,allah ya da her ne ise milyarlarca yıl uğraşarak bu harikayı inşa etti. Sonra ona Twitter verdi.”

    Şimdi dışarı çıkın. Bir ağaca bakın. O ağaç, güneş ışığını kimyasal bağa dönüştürüyor; fotosentez denen bu sihir, insanlığın en zeki laboratuvarlarının hâlâ tam anlamıyla taklit edemediği bir işlem. Bir karınca kolonisi düşünün: merkezi yönetim yok, CEO yok, strateji toplantısı yok, motivasyon konuşması yok. Yine de inşa ediyorlar, depoluyorlar, savaşıyorlar. Sistemin kendisi, düşünmeden daha akıllı. Okyanusa bakın: dalgalar kıyıya çarparken kimsenin onayını beklemiyor. Rüzgâr yön değiştirirken komite kararı almıyor. Doğa, bürokratik bir ayak bağı olmaksızın mükemmel işliyor.

    Peki bu muhteşem tablonun ortasında ne var?

    İnsan.

    Beyni, bilinen evrenin en karmaşık yapısı. Seksen altı milyar nöron, yüz trilyon sinaptik bağlantı. Dil icat etti, müzik yarattı, yerçekimini hesapladı, kendi türünün başka bir gezegene taşınmasını planlıyor. Beethoven sağır olduğunda beste yapmaya devam etti, Hubble uzaydaki galaksileri fotoğrafladı, Watson ve Crick hayatın şifresini çözüp çay içmeye gitti. Bu zihin gerçekten de olağanüstü şeyler yapabiliyor.

    Ve bu aynı beyin, aynı gün içinde şunu yapıyor: sosyal medyada yabancılarla anlamsız tartışmalara giriyor, açıkça yanlış olan bir şeye inanmaya devam ediyor, kendine iyi gelmeyeceğini bildiği şeyi yine seçiyor, özür dilemesi gerektiğini bildiği hâlde dilemeden yatağa giriyor.

    “Kalp hiç yorulmadan çalışır. Akıl ise bazen hiç çalışmadan yıllar geçirir.”

    Bu çelişkiyi anlamaya çalışırken bir yerde takılıyorum: Hücreye bak, hata yok. Ağaca bak, şikâyet yok. Karıncaya bak, tembellik yok. Sonra insana bak. Evrenin en gelişmiş varlığı, zamanının büyük bölümünü kendi aleyhine kararlar almak, gereksiz kaygılar üretmek ve geçmişi değiştirmeye çalışırcasına düşünmekle geçiriyor. Üstelik bunu yaparken son derece kararlı ve tutarlı bir şekilde yapıyor. Bu da ayrı bir ustalık sayılmalı belki.

    Bilim buna birkaç açıklama getiriyor elbette. Bilişsel önyargılar, evrimsel miras, prefrontal korteksin evrimsel olarak “yeni” ve dolayısıyla henüz tam oturmuş olmaması… Bunlar gerçek. Ama gerçek olması, ironik olmasına engel değil. Hatta bilimsel bir gerekçeye sahip olmak, ahmakça davranışı daha da tuhaf kılıyor: “Yapmamalıyım, biliyorum, neden böyle olduğunu da biliyorum, yine de yapıyorum.” Bu cümleyi en az bir kez kurduysanız, hoş geldiniz. Burada çoğunluğuz.

    Evren 13,8 milyar yıl uğraştı. Atomları bir araya getirdi, yıldızlar patlattı, gezegenler soğuttu, tek hücrelilerden omurgalılara koşturdu. En sonunda bunu yarattı: düşünebilen bir varlık. Merak edebilen, anlam arayabilen, güzel bulabilen, acı çekebilen ve başkasının acısını hissedebilen bir zihin.

    Ve o zihin şu an büyük ihtimalle birinin kendisi hakkında söylediği bir sözü düşünüyor. Beş yıl önce.

    Belki sorun şu: Hücreler ne yapacaklarını biliyorlar. Ağaçlar ne yapacaklarını biliyorlar. Karıncalar ne yapacaklarını biliyorlar. Sadece insan, ne yapacağını bildiği hâlde başka şey yapabiliyor. Buna özgür irade diyorlar. Çoğunlukla da hakkını layıkıyla kullanıyoruz. Ama arada bir — pek sık olmasa da — o irade devreye giriyor ve insan, gerçekten olağanüstü bir şey yapıyor. Belki de bütün bu ahmaklık, o anları daha parlak göstermek için var.

    Ya da sadece ahmaklık.

    Yazar notu: Bu satırları yazarken üç kez telefona baktım. İkisi gereksizdi. Biri de buydu işte.

    YN 2: Varlığıyla her zaman hayatımı aydınlatan sohbetin fikir babası E.G.’ye selam olsun.