fisosif

Düşünceler, deneyimler, dönüşümler

  • Bazen dünyanın başına geleceklerden korkuyorum.

    Bunu söylerken kendimi dünyanın sonunu bekleyen biri gibi görmek istemiyorum. Günlük hayatımı sürdürüyorum. İşime gidiyorum, insanlarla konuşuyorum, gülüyorum, bir şeyler okuyorum, bu satırları yazıyorum. Hayatın olağan akışının içindeyim. Fakat zaman zaman, özellikle geceleri, dünyanın bütün bu olağanlığının altında başka bir şeyin birikmekte olduğunu hissediyorum.

    Savaşlar, devletler arasındaki gerilimler, silahlanma, nükleer silahlar, birbirine karşı sertleşen ülkeler, sınırların ötesine taşan çatışmalar… Ülkemin gündemine girmiyorum bile..

    Bunları takip ettikçe, yakın gelecekte büyük bir savaş çıkabileceği düşüncesi zihnime yerleşiyor.

    Belki de bu korkunun rahatsız edici tarafı, tamamen temelsiz olmaması.

    Dünyada gerçekten savaşlar var. İnsanlar gerçekten öldürülüyor. Ülkeler gerçekten silahlanıyor. Tarihin bize öğrettiği en korkunç şeylerden biri de şu: Büyük felaketler gerçekleşmeden önce çoğu zaman insanların hayatı bir süre daha normal görünmeye devam ediyor.

    Belki bu yüzden insan kendine şu soruyu soruyor:

    Ya bu kez gerçekten bir şey olacaksa?

    Fakat son zamanlarda başka bir soru da aklıma takılıyor.

    Korktuğum şey ne kadar dünyanın kendisi, ne kadar dünyayı görme biçimim?

    Çünkü artık dünyaya doğrudan bakmıyoruz. Dünyanın bize gösterilen haline bakıyoruz.

    Sabah gözümüzü açtığımızda dünyanın bütün şehirleri aynı anda karşımızda değil. İnsanlığın sıradan bir gününü görmüyoruz. Bir milyarlarca insanın o gün yaptığı milyonlarca küçük şeyi de görmüyoruz. Çocuklarını okula götüren babaları, işe yetişmeye çalışan insanları, dükkânını açan esnafı, bir arkadaşına kahve ısmarlayanları, yaşlı bir kadının penceresinden sokağı seyretmesini görmüyoruz.

    Bunların hiçbiri haber değil.

    Haber olan, olağanlığın bozulduğu an.

    Bir bomba düştüğünde haber oluyor.

    Bir savaş başladığında haber oluyor.

    Bir uçak düştüğünde haber oluyor.

    Bir ülke başka bir ülkeyi tehdit ettiğinde haber oluyor.

    Bir lider sert bir açıklama yaptığında haber oluyor.

    Milyonlarca uçağın güvenle indiği bir gün ise haber olmuyor.

    Milyonlarca insanın kavga etmeden, birbirini öldürmeden, birbirine yardım ederek geçirdiği bir gün de olmuyor.

    Bu, haberlerin yalan söylediği anlamına gelmiyor.

    Belki daha rahatsız edici bir şey söylüyor:

    Haberlerin doğru olması, bize dünyanın tamamını gösterdikleri anlamına gelmiyor.

    Bir fotoğraf düşünün. Fotoğraftaki her şey gerçektir. Fakat fotoğrafın dışında kalan her şey de gerçektir.

    Haber belki biraz böyledir.

    Bize gerçeği gösterir ama gerçeğin tamamını değil.

    Ve insan zihni, tekrar tekrar gördüğü şeyi dünyanın tamamı sanmaya oldukça yatkındır.

    Bir süre haberleri takip ettikten sonra dünyayı olduğundan daha tehlikeli algılamaya başladığımı fark ediyorum.

    Belki de bunun bir kısmı haberlerin doğasından kaynaklanıyor. Bir kısmı ise benim zihnimden.

    Çünkü insan zihni tehlikeye karşı kayıtsız kalmak üzere kurulmuş değil. Kötü bir haber, iyi bir haberden daha fazla yer kaplıyor içimizde. Bir tehdit, onlarca sıradan olaydan daha kolay hatırlanıyor.

    Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen korkunç bir olayın görüntüsünü telefonumdan birkaç saniye içinde izleyebiliyorum. O görüntü zihnime giriyor ve orada kalıyor.

    Oysa aynı gün dünyanın başka bir yerinde yaşanan milyonlarca güzel şeyin hiçbirinden haberim olmuyor.

    Bir çocuk doğuyor.

    Bir hasta iyileşiyor.

    İki insan barışıyor.

    Bir baba çocuğunun elinden tutuyor.

    Bir kadın yıllardır ertelediği bir şeyi sonunda yapıyor.

    Bir adam yaşlı annesini arıyor.

    Birileri ilk kez âşık oluyor.

    Birileri uzun bir hastalıktan sonra sabah yeniden yürüyebildiğini fark ediyor.

    Bunların hiçbiri dünyadaki gerçekliğin dışında değil.

    Ama bunların hiçbiri ekranımda görünmüyor.

    Böylece zihnim tuhaf bir dünyada yaşamaya başlıyor.

    Gerçek dünyanın içinde değil yalnızca; haberlerden oluşmuş bir dünyanın içinde.

    Ve o dünyanın sınırları, gerçek dünyanın sınırlarıyla aynı değil.

    Burada insanın kolayca düşebileceği başka bir yanılgı var.

    Dünyanın korkutucu görünmesinin yalnızca medyanın bir oyunu olduğunu düşünmek.

    Buna da inanmak istemiyorum.

    Çünkü bu kez başka bir gerçekliği inkâr etmiş olurum.

    Dünyada gerçekten büyük acılar var.

    Bazı dönemlerde savaşların, çatışmaların ve devletler arası gerilimlerin arttığı da bir gerçek. Tarihin uzun dönemlerine baktığımızda insan şiddetinin bazı biçimlerinin azalmış olduğunu gösteren veriler bulunabilir. Fakat bu, bugün yaşanan savaşları daha az gerçek yapmıyor.

    Bir istatistiğin içinde azalan bir şiddet eğrisi, savaşın ortasında yaşayan bir insanın çocuğunu kaybetmesini daha az acı verici hale getirmiyor.

    İki şey aynı anda doğru olabilir.

    Dünya, tarihsel olarak bazı açılardan daha güvenli hale gelmiş olabilir.

    Ve yine de bugün dünyada ciddi bir savaş riski bulunabilir.

    İnsan zihni ise bu iki gerçeği aynı anda taşımakta zorlanıyor.

    Birini seçmek istiyor.

    Ya “Dünya aslında çok kötüleşti” diyeceğiz.

    Ya da “Bunların hepsi abartılıyor” diyeceğiz.

    Oysa belki olgunluk, iki cümlenin arasında kalabilmektir.

    Dünyanın gerçek tehlikelerini inkâr etmeden korkunun bizi ele geçirmesine izin vermemek.

    Benim için mesele bir noktada haber olmaktan çıkıp babalığa dönüşüyor.

    Çünkü insanın kendi geleceği hakkında düşündüğüyle çocuğunun geleceği hakkında düşündüğü aynı şey değil.

    Kendi başıma gelecek bir kötülüğü düşünürken, bununla bir şekilde başa çıkabileceğimi hayal edebiliyorum.

    Ama çocuğumu düşündüğümde geleceğin bütün belirsizliği başka bir ağırlık kazanıyor.

    Çünkü onu korumak istiyorum.

    Onun yaşayacağı dünyanın güvenli olmasını istiyorum.

    Büyüdüğünde savaşların tarih kitaplarında kalmış bir şey olmasını istiyorum. Haberlerde gördüğüm görüntülerin onun hayatına hiçbir zaman yaklaşmamasını istiyorum.

    Ama bunu garanti edemiyorum.

    Aslında hiçbir ebeveyn edemiyor.

    Çocuğumu hastalıktan bütünüyle koruyamam.

    Kazalardan koruyamam.

    Hayal kırıklıklarından koruyamam.

    Dünyanın kötülüklerinden koruyamam.

    Ve en sonunda, hayatın kendisinden koruyamam.

    Belki ebeveynliğin en zor taraflarından biri bu: Bir insanı dünyaya getiriyorsun ama onu dünyanın kendisinden ayıramıyorsun.

    Onu seviyorsun ve bu sevgi, dünyayı eskisinden daha korkutucu hale getirebiliyor.

    Çünkü artık kaybedecek olduğun şey yalnızca kendi hayatın değil.

    Bazen bunun bir tür zihinsel yanılgı olduğunu düşünüyorum.

    Henüz gerçekleşmemiş bir geleceği bugünden yaşamaya başlıyorum.

    Henüz olmayan bir savaşın yasını tutuyorum.

    Henüz gerçekleşmemiş bir felaketin korkusunu taşıyorum.

    Henüz gelmemiş bir günün acısını bugünün içine yerleştiriyorum.

    Ve belki kaygının en tuhaf tarafı burada.

    Kaygı, insanı geleceğe hazırlamak isterken onu gelecekte yaşamaya başlatabiliyor.

    Bir tehlikeyi önceden düşünmek bazen faydalıdır. Hazırlıklı olmamızı sağlar. Dikkatli olmamızı sağlar. Sorumluluk duygumuzu canlı tutar.

    Ama bir noktadan sonra hazırlıkla bekleyiş arasındaki çizgi siliniyor.

    İnsan artık tehlikeye hazırlanmıyor.

    Tehlikeyi bekliyor.

    Sonra hayatın geri kalanını, henüz gelmemiş bir felaketin gölgesinde yaşamaya başlıyor.

    Belki de kaygının en büyük hilesi bu:

    Henüz yaşanmamış bir şeyi yaşanmış kadar gerçek kılmak.

    Peki ne yapmalı?

    Haberleri hiç takip etmemek mi?

    Dünyada olan bitenleri görmezden gelmek mi?

    Telefonu kapatıp kendi küçük hayatımıza çekilmek mi?

    Bundan da emin değilim.

    Çünkü başka insanların acılarını görmezden gelerek huzurlu olmak istemiyorum.

    Dünyanın geri kalanından habersiz bir mutluluk bana tam anlamıyla mutluluk gibi gelmiyor.

    İnsan yalnızca kendisini ilgilendiren şeylerle ilgilenerek yaşamamalı.

    Ama bunun tersi de doğru olabilir.

    Dünyanın bütün acılarını her gün zihninden geçirmek de sorumluluk değildir.

    Her haberi bilmek, dünyaya karşı daha duyarlı olmak anlamına gelmeyebilir.

    Her tehdidi düşünmek, daha hazırlıklı olmak anlamına gelmeyebilir.

    Bazen yalnızca daha fazla korkmuş oluruz.

    Ve korkunun kendisini farkındalık sanabiliriz.

    Belki insanın kendisine sorması gereken soru şu:

    Bu bilgi beni ne yapmaya çağırıyor?

    Eğer öğrendiğim bir şey beni daha dikkatli, daha sorumlu, daha merhametli yapıyorsa, belki o bilgi hayatımda bir karşılık buluyordur.

    Ama aynı bilgi beni saatlerce ekran başında tutuyor, uykumu bozuyor, sevdiklerimle geçirdiğim zamanı çalıyor ve henüz gerçekleşmemiş felaketleri bugünden yaşatıyorsa, orada başka bir şey meydana geliyor olabilir.

    Bilgi artık beni dünyaya bağlamıyor.

    Benden hayatı çekip alıyor.

    Bu ayrım önemli.

    Çünkü dünyayı önemsemek ile dünyanın bütün yükünü kendi zihninde taşımak aynı şey değil.

    Belki insanın elinde sandığından daha az şey var.

    Bir savaşın çıkıp çıkmayacağına karar veremiyorum.

    Bir devletin nasıl davranacağını belirleyemiyorum.

    Bir ülkenin nükleer silah kullanıp kullanmayacağını kontrol edemiyorum.

    Dünyanın yarın neye dönüşeceğini bilmiyorum.

    Bunların hiçbirini kontrol edemiyorum.

    Ama kendi hayatımın içinde hâlâ bazı küçük sorumluluklarım var.

    Bir çocuğun elini tutabilirim.

    Bir arkadaşımı arayabilirim.

    Birinin acısını küçümsemeyebilirim.

    İşimi iyi yapabilirim.

    Bir sofraya oturup yemeğimi acele etmeden yiyebilirim.

    Bir kitabı sonuna kadar okuyabilirim.

    Birine sarılabilirim.

    Çocuğumla oynayabilirim.

    Onun sorularını sabırla dinleyebilirim.

    Dünyanın tamamını kurtaramam.

    Ama kendi çevremde nasıl bir insan olacağıma hâlâ karar verebilirim.

    Belki büyük meseleler karşısındaki gerçek gücümüz, büyük meseleleri çözebilmek değil; onların karşısında kendi hayatımızı nasıl sürdüreceğimizi seçebilmektir.

    Bunu yazarken bile dünyanın başka bir yerinde bir şey oluyor olabilir.

    Bir bomba düşüyor olabilir.

    Bir devlet yeni bir karar alıyor olabilir.

    Bir asker bir sınırda bekliyor olabilir.

    Bir anne çocuğunun başında korkuyla oturuyor olabilir.

    Bunların hiçbirini durduramıyorum.

    Bu düşünce hâlâ canımı acıtıyor.

    Ama belki artık başka bir şey de biliyorum.

    Dünyanın güvenli olduğundan emin olmadan da yaşayabilirim.

    Geleceğin iyi olacağına dair garanti almadan da çocuğumu sevebilirim.

    Yarın savaş çıkmayacağını bilmeden bugün kahvaltı hazırlayabilirim.

    Çünkü hayat, geleceğin güvence altına alınmasından sonra başlamıyor.

    Tam tersine, hayatın bütün tuhaflığı burada:

    Bilmiyoruz.

    Yine de seviyoruz.

    Yine de çocuk sahibi oluyoruz.

    Yine de evler kuruyoruz.

    Yine de sabahları perdeyi açıyoruz.

    Belki umut, dünyanın iyi olacağına dair bir bilgi değildir.

    Belki umut, dünyanın nasıl olacağını bilmediğimiz halde hayatın içinde kalabilme biçimidir.

    Bu gece yine haberleri okuyabilirim.

    Yine korkabilirim.

    Yine dünyanın nereye gittiğini merak edebilirim.

    Sonra telefonu bırakıp çocuğumun odasına bakabilirim.

    Uyuyor olacak.

    Dünyanın geleceği hakkında hiçbir şey bilmiyor.

    Ben de bilmiyorum.

    Belki bütün mesele, onun bilmediği bu geleceği benim de bildiğimi sanmamamda.

    Çünkü onu bütün kötülüklerden koruyamayacağım.

    Ama ona nasıl bir dünya bırakacağımı da tamamen seçemem.

    Seçebileceğim daha küçük, daha mütevazı bir şey var:

    Dünyanın nasıl biri olacağını bilemediğim bir zamanda, benim nasıl biri olacağıma dikkat etmek.

    Belki şimdilik elimizde kalan budur.

    Ve belki bu, sandığımızdan daha az değil.

    Sevgiler.

    Meraklısına birkaç not:
    Keyifsizliğimi keyfe çeviremeden kaygıya çevirdiğim bir gecenin 3ünde ; baş etme mekanizması olarak yazma eylemini icra ettim. başta ki versiyon daha duygusaldı , kalben daha lezzetli olacağına inanmıştım ama yaklaşık iki saatte bu hale yani  daha gerçek daha dürüst versiyonuna dönüştü. Genelde bu kısmı pek çok kişi okumayacak diye varsayarız öyle olmadığını bilsem dahi yine de buraya kıymetli bir cümle bırakmak istiyorum. Sevgili okur, seni tanıyorum ya da tanımıyorum. Önemi yok. Bu dünyayı siyah ile beyaz arasında seçim yapmak değil iki doğru arasında kalmak zor hale getiriyor. Bugün hangi sınavın içerisindeysen sana bol şans diliyorum. Umarım her “birimiz yeterince iyi” bir notla bu dersi de geçeriz. Dilerim öyle olur.

  • Zekânın en büyük tuzaklarından biri, yine zekânın kendisinden gelir: “Ben bunu anladım, o hâlde çözdüm” yanılgısı.

    Bir şeyi anlamakla onun içinden geçmek arasında tuhaf bir mesafe vardır. İnsan bu mesafeyi çoğu zaman fark etmez.

    Bir davranışının nedenini keşfeder. Çocukluğundan bir anıyı hatırlar. Bir ilişkinin neden böyle yürüdüğünü çözer. Kendisinde tekrar eden bir döngüyü fark eder. Sonra bütün bunları birkaç güzel cümleyle anlatabilir.

    Ve anlatabildiği için değiştiğini sanır.

    Bir gün karşısındakinin önemsiz bir cümlesine sertçe karşılık verip odadan çıkar. Merdivenlerde durduğunda öfkesinin o cümleden çok daha eski bir yere ait olduğunu fark eder. Dinlenmemiş bir çocukluk, terk edilme korkusu, görülme ihtiyacı… Hepsini bilir.

    Ertesi gün özür dilerken bunları kusursuz cümlelerle anlatır. Karşısındaki başını sallar, ilk kez duyuyormuş gibi dinler. Oysa aynı açıklamayı daha önce de dinlemiştir.

    İnsanın kendisi hakkında kurduğu en doğru cümleler bile hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyebilir.

    “Ben neden böyle yaptığımı biliyorum.”

    Belki biliyorsundur.

    Ama bir dahaki sefere yine aynı şeyi yaparsın.

    Yanılgı tam burada, bilmekle değişmek arasındaki boşlukta başlar.

    Çünkü anlamak zihni rahatlatır. Bir şeye isim koyduğumuzda onu biraz olsun kontrol edebildiğimizi hissederiz. Karmaşık olan sadeleşir, dağınık olan bir hikâyeye dönüşür. Kendimize yabancı olmaktan kurtulmuş gibi oluruz.

    Fakat bir şeyi açıklamak, onun içinden geçmek değildir.

    Korkunun nedenini bilmek, korkunun içinde kalabilmek değildir.

    Yalnızlığı anlamak, yalnızken kendine dayanabilmek değildir.

    Bağlanmanın nedenini bilmek, gerektiğinde bırakabilmek değildir.

    Geçmişi anlamak, geçmişin bugünü yönetmesini durdurabilmek değildir.

    İnsan kendini yalnızca açıklayarak döngüsünden çıkamaz: bazı şeyleri zihninde çoktan çözmüştür, hayatın içinde ise hâlâ aynı yerde durur.

    Anlamak elbette önemlidir. Belki değişimin ilk koşuludur. Ama ilk koşul olmak, değişimin kendisi olmak değildir.

    Gerçek değişim, kendimiz hakkında yeni bir cümle kurabildiğimiz anda değil; bildiğimiz şey karşımıza yeniden çıktığında bu kez başka türlü davranabildiğimiz anda başlar. Çünkü hayat, ne anladığımıza değil, o an ne yaptığımıza bakar.

    Anlamak, kapıyı açmaktır.

    İçinden geçmek ise başka bir şey.

    Sevgiler.

  • Günlerin günleri kovaladığı zamanları hatırlamıyorum artık. O yarış çoktan bitti; şimdi aylar ayları kovalıyor, üstelik eskisinden çok daha hızlı. Zaman su gibi akmıyor artık, akmanın da ötesine geçti; bir şelaleye döndü sanki. Tam da bu yüzden, durup düşünecek zamanı çoğaltmak bir lüks değil, bir zorunluluk halini aldı.

    Düşünce dünyasını korumak, bu hızın içinde neredeyse imkânsız bir çabaya dönüştü. Belki de bazen yapmamız gereken, kendimize bir alan açmak, bir soluklanma payı bırakmak. Hatta bu alanı açmanın yolu, anlama arzusunun kendisinden vazgeçmekten geçiyor olabilir. Neler olup bittiğini kavramaya çalışmayı bırakıp yalnızca nefes almak, yalnızca şu anın hikmetine yaslanmak… Belki de aradığımız huzur tam da orada saklıdır.

    Zamanla kavga eden insan, hep bir şeylere yetişmeye çalışır. Oysa büyük illüzyon belki de tam burada gizlidir. Biz bir şeylere aktif bir hamleyle ulaşmayız çoğu zaman; doğru an geldiğinde bazı şeyler kendiliğinden bize yaklaşır. İnsanın buradaki asıl gücü, her akıntıya karşı yüzmek değil, ne zaman kıyıda kalacağını bilmektir.

    Bir nehrin kıyısında oturan insan, nehrin akışını değiştirmeye çalışmaz. Zaman da böyledir; akıp gider ve içinde sonsuz şey taşır. Biz kıyıda oturur, bakarız. Bazı şeylerin bize yaklaşmasını, bazılarının gözden kaybolmasını izleriz. Nehrin ortasına atladığımızda ise suyun akışını değiştiremeyiz; yalnızca onun içinde çırpınırız. Kazanamayacağımız bir mücadeleye kendi isteğimizle girer, sonra da neden yorulduğumuzu sorarız.

    Nehrin taşıdığı şeyler arasında bir hiyerarşi de vardır aslında. Bir gün en parlak görünen çakıl taşı, ertesi gün suyun getirdiği daha parlak bir başkasının yanında sönükleşir. Kıyıda oturan göz artık ona bakmaz bile.

    Bugün hayati saydığımız meseleler de biraz böyledir. Zaman geçtikçe bazıları küçülür, bazıları kaybolur, bazılarıysa yerini hiç beklemediğimiz başka bir şeye bırakır. Dün dünyanın merkezinde duran bir mesele, bugün kıyıda unutulmuş küçük bir çakıl taşı gibi kalabilir.

    Belki de bilmenin bir kısmı bunu erken fark edebilmektir. Her şeyin geçici olduğunu bilerek bakmak; hiçbir çakıl taşının orada sonsuza dek parlamayacağını unutmamak.

    Bazen yapılacak en doğru şey, kıyıda oturmaktır.

    Nehir zaten akmaktadır.

    İlerleyen günlerde nehirden öğrendiklerimle sizleri buluşturmak niyetiyle…

    Sevgiler..

  • İtiraf etmem gerekiyor: Yaşama sevinci güçlü insanlara duyduğum saygının altında saf bir hayranlık yok. Orada, kabul etmesi biraz utandırıcı olsa da, bir imrenme var. Onlarda olup bende eksik olan bir şeye duyulan, gizliden gizliye beslenen bir özlem. Uzun zamandır merak ediyorum: Bu insanların bildiği ne?

    Yaşama sevinci yüksek biriyle karşılaştığımda önce hafif bir şaşkınlık, ardından bu imrenme hali geliyor. Çünkü çoğumuzun bir sonraki ana yetişmeye çalıştığı bir dünyada, bulunduğu yerde gerçekten bulunan biri artık tuhaf görünüyor.

    Geçen ay mahallede yeni bir manav açıldı. Sahibi altmışlarında bir adam; adını hâlâ tam öğrenemedim, herkes ona “Amca” diyor. İlk gittiğimde sırf bakmak için girmiştim, on beş dakika sonra çıktım. Sebebi basit: Adam poşetleri dizerken bile gerçekten oradaydı. Elindeki domatesi tartıya koyarken sanki dünyada yapılacak başka hiçbir şey yokmuş gibi bir dikkatle koyuyordu. Para üstünü sayarken acele etmiyordu, ama yavaş da değildi tam kelimesini bulamadığım bir hızda, kendi hızında hareket ediyordu.

    Sonra fark ettim: Beni asıl şaşırtan onun yavaşlığı değildi. Tam tersine, hareketlerinde bir yoğunluk vardı. Yaptığı şey, bir sonrakinin bekleme odası değildi. Domatesi tartmak, sıradaki müşteriye geçmeden önce aşılması gereken küçük bir engel gibi görünmüyordu. Orada, o anda, yalnızca domatesi tartıyordu.

    Kaç kere bir sohbet sürerken zihnim çoktan bir sonraki işe geçmişti? Kaç kere elimdeki şeyi yaparken aslında başka bir yerdeydim? Amca öyle değildi.

    Bir dedektif gibi izlemeye başladım onu itiraf edeyim, biraz da tuhaf bir merakla. Sırrı neydi? İlk haftalarda bir kuralı olduğunu düşündüm. Belki her müşteriye eşit süre ayırıyordu, belki bir disiplin, bir prensip meselesiydi. Ama zamanla anladım ki mesele bir kural değildi. Sadece dikkatini bölmüyordu. Hepsi bu kadar basitti.

    Bir gün ona sordum, biraz da laf arasında:

    “Hiç acelen yok mu Amca?”

    Güldü.

    “Acele bir yere varmaz ki,” dedi, “sadece insanı oradan uzaklaştırır.”

    O “orası” bir süre kafamda kaldı.

    Belki de yaşama sevinci dediğimiz şey, hayata eklenen bir şey değil, hayattan çıkarılan bir şeydir. Bir fazlalığın, bir gürültünün eksilmesiyle ortaya çıkan bir hâl. Amca’nın sırrı belki de yaptığı bir şeyde değil, yapmadığı bir şeydeydi: Şimdiki anı bir sonrakinin gölgesinde bırakmıyordu.

    Bunu düşününce kendi günlerimi düşündüm. Çoğu zaman zihnim şimdiki zamanın bir adım önünde yaşıyordu; sanki şu an yaşanacak bir şey değil de aşılması gereken bir engelmiş gibi. Bir işi bitirmeden diğerini düşünüyor, bir konuşma sürerken zihnim çoktan başka bir yere gidiyordu. Günler böylece yaşanmaktan çok geçiliyordu.

    Belki de yaşama sevinci güçlü insanların ortak sırrı, hayatı biriktirmek yerine tüketmeyi bilmeleridir. Her anı bir sonrakine borç vermeden, olduğu gibi yaşayıp bitirmek. Bir şeyin tadını çıkarırken onun ne zaman biteceğini düşünmemek. Bir sohbetin içindeyken başka bir sohbeti beklememek. Bir domatesi tartarken yalnızca bir domates tartmak.

    Kıskançlığım hâlâ orada, itiraf ediyorum. Ama artık neyi kıskandığımı biraz daha iyi biliyorum. Onun neşesini değil; bulunduğu yerde kalabilmesini. Hayatın akışını değiştirmesini değil, kendi hızını kaybetmemesini.

    Belki yaşama sevinci bazen böyle bir şeydir: Hayata daha fazlasını eklemek değil, aradan bazı şeyleri çekip çıkarmak.

    Ve belki de mesele, bir sonraki ana yetişmek değil; elimizdeki anı ona borçlu bırakmamaktır.

    Sevgiler..

  • Çocukken bazı çikolataları yiyemezdik.

    Çünkü onlar misafir içindi.

    Bazı koltuklara oturamazdık. Bazı tabaklar kullanılmazdı. Evin en güzel odası aslında bize ait değildi.

    Büyüdük. Misafir odasını biz de kullanır olduk; ama sadece misafir gelince. O güzel koltuklar, o porselen tabaklar, o hiç açılmamış çikolatalar… Hepsi orada durur, bekler. Biz onlara dokunmayız. Çünkü onlar bizim değildir. Misafirindir.

    Misafirperverliğimizle övünürüz. Yabancı dostlarımız bizi çoğu zaman bu yönümüzle hatırlar ve biz de bununla gurur duyarız. Ama bazen bu gurur, kendi varlığımızı geri plana itmeye dönüşür. Misafir için saklanan güzel şeyler… Peki ya biz?

    Dün sabah evden çıktığımda, yıllardır her gün gördüğüm çukur yoktu.

    Yol dümdüzdü.

    Asfalt yeniydi.

    İlk bir saniye sevindim.

    İkinci saniyede içim burkuldu.

    Çünkü biliyordum.

    Onlar gidince çukur geri gelecekti.

    Bu hafta Ankara’nın misafir odası açıldı.

    Yıllardır şikâyet ettiğimiz çukurlar bir anda kapandı. Yollar yenilendi. Caddeler temizlendi. Şehir, birkaç günlüğüne bambaşka bir yere dönüştü.

    Dışarıda bir şehir vardı.

    Ama o bizim her gün yaşadığımız şehir değildi.

    Gelen misafirler yolların boşluğuna ve düzenine hayran kalıyor. Haklılar. Çünkü onlara gösterilen Ankara, bizim yaşadığımız Ankara değil.

    Havalimanından şehir merkezine kadar uzanan yolların kenarına dev panolar dikildi. Gecekondu evleri, eski işyerleri, çirkin bulunan ne varsa örtüldü. Maskelendi.

    Dağınıklığı saklıyor,

    Görünmesini istediğimizi gösteriyoruz.

    Ama bu kez saklanan şey bir sehpa değil.

    İnsanlar.

    İnsanların evleri.

    İşyerleri.

    Mahalleleri.

    Ve ben o boş sokakta yürürken yalnızca şunu düşündüm;

    Demek ki yapılabiliyormuş.

    Misafir için saklanan o yemek takımlarında bir gün biz de yemek yiyebilecek miyiz?

    Çocukken evin en güzel odası bize ait değildi.

    Büyüdük.

    Şimdi de yaşadığımız şehrin en özenli hâli bize ait değil.

  • Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir. Mesele onunla ilişkinizde saklıdır.

    Bunu söylemesi kolay. İnanması zor. Yaşaması ise bambaşka bir şey.

    Her yıl bu günlerde kendime küçük bir hesap sorma geleneğim var. Büyük iddialar, dramatik dönüşümler değil, sadece dürüst bir bakış. Ne koydum ortaya, ne aldım geri, neyi bıraktım, neyi taşıdım. Bu yıl masaya oturduğumda, listenin her zamankinden daha ağır olduğunu fark ettim. Ağır derken kötü değil. Dolu. Olgunlaşmış meyvenin ağırlığı gibi.

    Otuz iki. Kulağa ne çok büyük geliyor ne de çok küçük. Tam ortasında bir şey; henüz gençliğin hafifliğini tamamen bırakmamış, ama ağırlık taşımayı da öğrenmeye başlamış bir yer. Bu yaşın kendine has bir tadı var. Ona iyi bakmak istiyorum.

    Buyurun, hesaba.

    Beden

    Yirmi kilo.

    Rakamı ilk kez bu kadar açık yazıyorum. Yazmakta zorlandım, sonra şunu düşündüm: Bunu saklayacak ne var ki? Utanılacak değil, övünülecek de değil. Sadece olan bir şey. Ama olan şeyi görmezden gelmek de doğru olmaz.

    Öyle birden olan bir şey değil bu.

    Bu yıl öğrendiğim şeylerden biri şuydu: Bedenle ilgili hiçbir şey ani değildir. Her karar aslında o karardan önce verilen onlarca küçük kararın birikiminden doğar. Bir sabah uyandığımda “bugünden itibaren her şeyi değiştireyim” diye bir aydınlanma yaşamadım. Böyle anlar ya filmde olur ya da belleğimizin geriye doğru kurguladığı hikayelerde. Gerçekte bunun yerine şu oldu: Yavaş yavaş, fark edilmeden, alışkanlıklar değişti.

    Spor aktif bir hayatın parçası haline geldi mecburiyet olarak değil, bir ritüel olarak. Beslenme bir ceza sistemi olmaktan çıktı, bir tercihler bütününe dönüştü. Ne yemeyeceğimi düşünmek yerine ne yemek istediğimi düşünmeye başladım. Küçük bir fark gibi görünüyor ama zihinde yarattığı alan büyük.

    Bunların yanında, daha az konuşulan ama bana kalırsa en belirleyici olan şeyi de yaptım: Olumluluğa odaklandım. Neyi yapamıyorum yerine neyi yapabiliyorum. Nerede başarısız oldum yerine nerede ilerliyorum. İnsanın kendi kendine anlattığı hikaye, zamanla gerçekliğin kendisi haline geliyor. Bunu teoride biliyordum. Bu yıl pratikte yaşadım.

    Beden, bize hep düşünce önünde bir adım atar. Ya ileri ya da geri. Bu yıl ileri adımlar attı. Ve her ileri adımda bir şey daha netleşti: Kendine özen göstermek, kendini sevmenin en somut biçimi.

    Bunu anlamak için otuz iki yıl gerekti. Geç değil. Tam zamanında.

    Yollar

    Beş ülke, on üç şehir.

    Bu rakamı söylediğimde insanların çoğu “vay” der. Ben de öyle dedim, sonradan. Yaşarken o kadar farkında değilsiniz. Her seyahat kendi içinde bir dünya kuruyor, bir öncekini neredeyse kapatıyor. Birinden diğerine geçerken arka ceplere koyuyorsunuz. Dönünce hepsini birden görüyorsunuz.

    Ama Güney Fransa’yı unutmadım.

    Özellikle Nice’i.

    Nice’te bir şey oldu bana. Tam olarak tarif edemiyorum, bu yüzden denemeyeceğim de. (Ama deniyorum işte. Çünkü bazı şeyleri anlatmaya çalışmak, anlamanın ta kendisidir.) Şehrin kendisi muhteşem; bu doğru ama bu kadar değil. Belki o günün ışığıydı. Akdeniz’in kendine has altın ışığı var, başka hiçbir yerde göremezsiniz; her şeyi biraz daha gerçek kılar. Belki Müge çiçeğim ile yaptığımız o uzun sahil yürüyüşüydü; hiçbir plan yapmadan, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece yürüyerek. Belki de sadece orada olma hissiydi. Tam ve bütün ve yeterli.

    Seyahat bana her zaman şunu öğretti: Nerede olduğunuz değil, nasıl oraya geldiğiniz ve orada nasıl durduğunuz sizi şekillendirir. On üç şehir gezip dönmüş biri olarak şunu söyleyebilirim — her birinden bir şey taşıyorum içimde. Bazıları bir fotoğraf kadar somut ve elle tutulur. Bazıları adını koyamadığım, ama varlığını hissedebileceğim bir dönüşüm.

    Gezmenin bir kaçış olmadığını artık daha iyi anlıyorum. Tam tersine, bir dönüş. Kendinize. Gündelik hayatın sizi götürdüğü yerden, asıl yerinize.

    Her yıl daha fazla olmasını diliyorum.

    İş

    Bu bölümde çok detaya girmeyeceğim; hem henüz tam anlamıyla oturmuş değil, hem de bazı şeyler olgunlaşmadan anlatılmaz. Anlatmaya kalktığınızda ya abartırsınız ya eksik bırakırsınız. İkisi de dürüst olmaz.

    Şunu söyleyeyim: Bu yıl, hayatımın en ilginç mesleki yıllarından birini yaşadım. Yepyeni bir alanda, yepyeni yollarla hem öğrendim hem öğrettim hem de geliştirdim. Bilmediğiniz bir şeyi sıfırdan kurmak, başlangıçta ürkütücüdür. Sonra o ürkeklik bir şeye dönüşür: merak mı desem, heyecan mı, tam bilmiyorum. Her neyse, güzel bir şey.

    Pek çok insan böyle bir durumda bunaltıcı hisseder. Ben heyecan duydum. Bu farkı küçümsemiyorum , mizacın bu tür anlarda ne kadar belirleyici olduğunu gördüm.

    Hayatın bu şakasına hep şapka çıkarmışımdır. İşin tam içine girince, ne kadar canlı hissettiğimi hatırlarım. Bu yıl çok hatırladım. Ve bu hatırlatma, kendi başına bir hediye.

    İnsanlar

    Yüzlerce yeni insan.

    Bu rakam kulağa abartılı gelebilir. Değil. Mesleki ve sosyal hayatın bu denli iç içe geçtiği bir dönemde, karşınıza çıkan insan sayısı bazen sizi şaşırtıyor. Sizi tanımayan insanlar, sizi yeni tanımaya başlayan insanlar, bir anda çok iyi tanıyan insanlar. Hepsi aynı yıl içinde.

    Hepsini tanıdım mı? Hayır. Hepsini hatırlıyor muyum? Dürüst olayım, hepsini değil. İnsan hafızası seçici ve belki de olması gereken bu. Hepsini eşit derinlikte taşıyamazsınız.

    Ama bunların içinden, gerçekten kıymetli olanlar çıktı. Sırtını verebileceğin, bir masada uzun süre oturabileceğin, “bu insan var ya” diyebileceğin türden insanlar. Bu ayrımı artık daha hızlı yapabiliyorum yaş bunu öğretiyor galiba. Kimin gerçek olduğunu anlamak için daha az zamana ihtiyacınız oluyor.

    Yaş ilerledikçe yeni dostluk kurmanın güçleştiğini söylerler. Bir parça doğru. Ama imkânsız değil. Bu yıl bunu gördüm. Ve her yeni gerçek dostlukta, dünyaya olan güvenim biraz daha tazelendi.

    Yazmak

    Bir yılı aşkın oldu.

    Fisosif.com’u açtığımda ne olacağını tam bilmiyordum. Bir blog, peki ama ne için? Bu soruyu ilk birkaç ay sık sık sordum kendime. Sonra cevabı aramayı bıraktım. Çünkü asıl soru o değildi.

    Asıl soru şuydu: Yazmadan önce ne yapıyordum düşündüklerimle?

    Cevabı bulamadım. Çünkü onlara ne yaptığımı bilmiyordum, birikiyorlardı galiba, bir yerlerde, görünmez bir ağırlık gibi. Yazmak, o ağırlığa biçim vermeye başladı. Bir düşünce, cümleye dönüştüğünde başka bir şey oluyor. Hem daha gerçek hem daha taşınabilir hale geliyor. Sanki kâğıda döktükten sonra artık yalnız taşımak zorunda değilsiniz onu.

    Yetmiş beş yazıyı geride bıraktım. Her biri farklı bir kapı. Kimisi açıldı, kimisi yarım kaldı, kimisi ise beni beklenmedik bir odaya götürdü. Ama hepsinde ortak olan şu: Her yazıda, yazmaya oturduğumda düşündüğümden farklı bir yere vardım. Bu beni hâlâ şaşırtıyor. Sanki yazmak, sizi kendinizden biraz önde yürütüyor. Siz yetişmeye çalışıyorsunuz.

    Son birkaç aydır parçaları birleştirmeye başladım. Yazıları bir araya getirince bir şey görünür hale geliyor: tek tek fark edemediğiniz bir ses, bir bakış açısı, bir yönelim. Kendi sesinizi dışarıdan duymak tuhaf bir his. Hem tanıdık hem yabancı. Hem utandırıcı hem gurur verici.

    Yazmanın bana verdiği en büyük şey, kendimle kurduğum köprü oldu. Bunu başka türlü söyleyemiyorum, çünkü başka türlü değil. Düşünmek ile bilmek arasında bir mesafe vardır, yazı o mesafeyi kapatıyor. Ya da en azından görünür kılıyor.

    Düşünmek

    Bu başlığı koymakta en çok tereddüt ettim. Çünkü “düşünüyorum” demek kolaydır. Herkes düşünür. Asıl mesele, nasıl düşündüğünüz ve neden.

    Hayatı anlamlandırma arzum bu yıl daha keskin bir hal aldı. Keskin derken acımasız değil, daha net, daha sabırlı, daha meraklı. İnsan neden böyle davranır? Toplumlar neden böyle döner? Ben neden bazı şeylere bu kadar takılırım, bazılarını ise hiç umursamam? Bu sorular eskiden de vardı içimde ama yüzeydeydiler. Bu yıl biraz daha derine indiler.

    Bunun büyük bir sebebi, okuduklarım ve yazdıklarım arasında kurulan diyalog oldu. Bir metin okuyorum, içinde bir şey hareket ediyor, yazıya oturuyorum ve o yazı beni o metnin farklı bir yerine götürüyor. Bu döngü bitmek bilmiyor. Yorucu mu? Bazen. Ama bırakmak istemediğim türden bir yorgunluk.

    Psikoloji bana insanı anlamak için bir çerçeve verdi. Felsefe o çerçevenin sınırlarını gösterdi. Edebiyat ise o sınırların ötesini hayal ettirdi. Bu üçü bir arada, bana hiçbirinin tek başına veremeyeceği bir şey veriyor; o da şu: Kesin cevap yoktur, ama iyi sorular vardır. Ve iyi bir soru, yanlış bir cevaptan çok daha değerlidir.

    Bu yıl bazı şeyleri “anladım” değil bazı soruları daha iyi sormayı öğrendim. Belki de büyümek bu.

    Bıyık

    Bu bölümü yazmak en zoruydu.

    Bıyık, evin hükümdarıydı. Müge’nin kedisiydi önce, yani ben bu denkleme sonradan dahil oldum ve Bıyık bunu hiç unutmadı. Uzun süre aramızdaki iktidar meselesi çözüme kavuşmadı. O mekânı sahiplendi, ben de içinde bulundum. Bakışlarında “burası benim, sen misafirsin” yazan bir şey vardı. Buna itiraz etmedim. Saygı duydum hatta.

    Sonra bir gün, tam ne zaman değişti bilmiyorum, bir dönüşüm oldu. Artık bazen yanıma geliyordu. Bazen. Gizlice. Kimse yokken. Sanki görülmek istemiyordu bu yumuşaklık içinde.

    Sevgisini kolay gösteremeyen bir baba gibiydi. Göstermeden severdi. Siz farkındasınızdır ama o kabul etmez, kabul ettiğini belli etmez. Ben de kabul ettim bu oyunu. Hatta sevdim. O gizli gizli sevginin kendine ait bir güzelliği vardı, kazanmak için emek vermek gerekiyordu ve emek verince anlam kazanıyordu.

    Altı yaşındaydı. Kanser, on ayda aldı onu.

    O on ay ağırdı. Hem onun için hem bizim için. Böyle şeyleri yazan insanlar genellikle bir yere varmaya çalışır; bir anlam çıkarmak, bir ders bulmak gibi. Ben o anlamı hâlâ tam bulmadım, sanırım gerek de yok. Sadece şunu söyleyebiliyorum: Acıları bittiği için içim rahat. Onsuz olduğumuz için içim sıkışık. İkisi bir arada var olabiliyor, birbirini silmiyor. Bunu öğrendim bu yıl.

    Ama Bıyık’la ilgili anlatmadığımız bir şey daha var. O, ailedeki başka bir büyük kaybın hemen ardından gelmişti. Ve Bıyık, o boşluğun tam kenarına oturdu. İkame etmedi, onun yerini kimse alamazdı zaten. Ama orada durdu. Varlığıyla, o boşluğun etrafını sarıp sarmaladı. Yası iyileştirmedi belki ama onunla birlikte acıları dönüştürmeyi öğretti.

    Şimdi Bıyık gitti. Ve tam o gidişin üzerine, hanemize yeni biri geliyor.

    Bu döngü beni şok ediyor. Kelimenin tam anlamıyla. Bir gidiyor, biri geliyor. Hayat, bir eliyle alırken diğer eliyle veriyor. İnsanlığın kutsal saydığı hemen her öğretinin temelini oluşturan döngü bu. Ama yaşamak başka. Kaybın üzerine bir canlının gelecek olması, ne kadar istediğim bir şey olsa da, içimde tarifsiz bir şey yapıyor. Tam olarak adını koyamadığım ama varlığını her an hissettiğim bir şey.

    Sanki yaşam bana diyor ki: “Bak, bir şey aldım. Ama sana bir şey de veriyorum. Bunu nasıl taşıyacağın sana kalmış.”

    Ve ben taşımaya çalışıyorum. Bıyık’ın bana öğrettiği sabırla. O gizli gizli sevmeyi öğrendiğim gibi, bu yeni canlıyı da gizli gizli değil, sonuna kadar açık sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Belki de Bıyık’ın bana öğrettiği son şey buydu: Sevgiyi erteleme. Saklama. Zamanı geldiğinde, tamamen ver.

    Seni özlüyoruz, çiğköfteci bıyık usta. Ve seni sabırsızlıkla bekliyoruz, Evren.

    Evren

    Şimdi geldik en sona.

    İyi hikâyelerde en büyük sürpriz sona saklanır. Bende de böyle oldu hem gerçek hayatta hem de bu yazıda. Okuyanlar için söyleyeyim: Buraya kadar sabredebildiyseniz, doğru yaptınız.

    İlişkiler bir yolculuktur. Bu yolculuk hiçbir zaman düz bir hat üzerinde ilerlemez; iner, çıkar, zaman zaman durur, zaman zaman ivme kazanır. Ben inanılmaz şanslıyım. Bu yolda yanımda müthiş bir yol arkadaşım var. Müge ile her şey daha lezzetli, her yük daha hafif, her güzellik daha derin. Bunu çok kere düşünmüşümdür, ama bu yıl özellikle hissettim: iyi bir yol arkadaşı, yolun kendisini değiştirir.

    Bu yıl o yola yeni bir yolcu ekleniyor.

    Evren.

    Adını yazmak hâlâ tuhaf geliyor; güzel bir tuhaflık bu. Sevdiğinizin içinde bir varoluş büyüyor ve siz onu henüz görmediniz, sesini duymadınız, elini tutmadınız. Ama bir şekilde zaten tanıyorsunuz. Bu paradoksu çözmeye çalışmıyorum. Sadece içinde oturuyorum. Hem şaşırtıcı hem büyüleyici.

    Ona ne söyleyeceğimi bilmiyorum henüz. Büyük nutuklar, derin tavsiyeler, sık sık baba şakaları… bunların zamanı gelir. Ömür uzun, fırsatlar çok olur umarım. Şimdilik şunu söyleyebiliyorum sadece: İyi ki varsın, Evren. Daha gelmeden bize iyi geldin.

    Müge çiçeği, bundan daha anlamlı bir hediye mümkün değildi. Bunu biliyorsundur eminim. Yine de yazmak istedim. Bazı şeyler söylendikten sonra daha gerçek oluyor.

    Hesap

    Her yılın sonunda insanlar kazançlarını ve kayıplarını sayan bir muhasebe yapar. Neyi kazandım, neyi kaybettim. Ama ben bu hesabı pek sevmiyorum çünkü kazanç ve kayıp, aynı defterin iki yüzü değil benim için. İkisi de dönüşümün farklı isimleri.

    Bıyık’ı kaybetmek, bir şeyi dönüştürdü içimde. Yirmi küsur kilo, bir şeyi dönüştürdü. Nice sahilindeki o yürüyüş, bir şeyi dönüştürdü. Yetmiş yazı, bir şeyi dönüştürdü. Sorduğum her soru, bir şeyi dönüştürdü. Ve Evren’in bu dünyaya gelişi henüz gerçekleşmeden bile bir şeyi dönüştürüyor. Her geçen gün biraz daha.

    Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir.

    Bunu artık biraz daha anlıyorum. Sadece güzel şeyler değil, acı olanlar da. Hatta bazen acı olanlar daha derin bir şeyi var ediyor içinizde. Bıyık bunu öğretti bana bu yıl. Kaybın, sevginin başka bir biçimi olduğunu.

    Mesele onunla ilişkinizde saklıdır yani her şeyi yaşamak değil, yaşadıklarınızla nasıl durduğunuz. Kaçmadan mı baktınız yoksa içine mi girdiniz? Hızla mı geçtiniz yoksa bir süre orada mı kaldınız? Bunun cevabını her yıl biraz daha bulmaya çalışıyorum.

    Bu yıl, bulduğum yerin iyi bir yer olduğunu düşünüyorum.

    Ve böyle başlıyor işte. Tam şimdi, tam burada. Bıyık’ın bıraktığı boşlukla, Evren’in getirdiği doluluk arasında. Ağırlıkla, hafiflik arasında. Kayıpla, umut arasında. İkisi de aynı anda var. Ve ben, ikisini de taşıyabileceğimi yeni yeni anlıyorum.

    mutlu yıllar fisosif, kendime sevgililerle!

  • Anadolu’da kurt belalıdır.

    Yaşar Kemal’in anlattığına göre, bir kurt sürüye daldığında yalnızca bir hayvanı alıp götürmez; bütün sürüyü dağıtır. Sabah olduğunda geride korkmuş, yaralanmış, işe yaramaz hale gelmiş bir sürü kalır. Geçimini birkaç koyundan, birkaç keçiden sağlayan köylü için bu büyük bir yıkımdır.

    Bu yüzden kurt yakalandığında hemen öldürülmez.

    Köylü, kurdu diri ele geçirir. Ona vurmaz. İşkence etmez. Hatta tam tersine, sırtını sıvazlar. Okşar. Sonra boğazına bir çıngırak takar ve serbest bırakır.

    Kurt sevinerek uzaklaşır.

    Ancak artık hiçbir canlıya yaklaşamaz. Çıngırağın sesini duyan her hayvan kaçar. Kurt günlerce, haftalarca dağlarda dolaşır. Aç kalır. Zayıflar. Güçten düşer.

    Sonunda bağıra bağıra ölür.

    Belki de hikâyenin en korkunç tarafı budur: Kurt, kendisini öldüren şeyin dişler ya da kurşunlar olmadığını sonradan anlar. Ölüm, boğazına çıngırak takılırken gösterilen sevecenliğin içinde gizlidir.


    Bu hikâye beni uzun zamandır rahatsız ediyor.

    Çünkü modern insanın durumuna fazlasıyla benziyor.

    Eskiden iktidar daha görünürdü. Emir verirdi, yasak koyardı, cezalandırırdı. Kimin baskı uyguladığı belliydi.

    Bugün işler biraz farklı.

    Artık bize sürekli ne yapmamamız gerektiği söylenmiyor. Daha çok ne olabileceğimiz anlatılıyor.

    Kendin ol.

    Potansiyelini gerçekleştir.

    Daha üretken ol.

    Daha görünür ol.

    Daha başarılı ol.

    Daha mutlu ol.

    Bu çağın dili emir dili değil. Teşvik dili.

    Fakat bazen teşvik, emirden daha güçlü çalışıyor.


    Boynumuzdaki çıngırakların çoğu görünmez.

    Sosyal medya hesapları, performans raporları, özgeçmişler, takipçi sayıları, kariyer hedefleri, üretkenlik uygulamaları…

    Hayatımızın büyük kısmını ölçüyor, kaydediyor ve görünür kılıyoruz.

    Üstelik bunu çoğu zaman kendi isteğimizle yapıyoruz.

    Kimse bizi zorlamıyor gibi görünüyor.

    Belki de meselenin en sinsi tarafı bu.

    Çünkü insan, kendisine dışarıdan dayatılan bir baskıyı fark eder. Ama kendi arzusu gibi görünen bir baskıyı fark etmekte zorlanır.

    Üstelik artık ortada bir köylü de yok. Çıngırağı bize takan kimse yok — onu kendi ellerimizle, kendi isteğimizle takıyoruz.

    Byung-Chul Han bu hâli “performans öznesi” diye adlandırır — itaat eden değil, kendi kendini tüketen özne.


    Çağımızın insanı artık itaat eden özne değil, performans gösteren öznedir.

    Kendisini gerçekleştirmeye çalışırken kendisini tüketir.

    Sürekli koşar.

    Sürekli yetişmeye çalışır.

    Sürekli eksik hisseder.

    Ve çoğu zaman neden yorulduğunu anlayamaz.

    Kurdun dağlarda durmadan koşması gibi.

    Koşu sürer.

    Ama av yoktur.


    Çağımızın en yaygın duygularından biri de tam bu yüzden tükenmişliktir.

    İnsanlar hiç olmadığı kadar özgür olduklarını söylerken, hiç olmadığı kadar yorgun görünüyorlar.

    Hiç olmadığı kadar seçenek varken, hiç olmadığı kadar sıkışmış hissediyorlar.

    Sorun çoğu zaman çalışmak değildir.

    Sorun, hayatın bütünüyle bir performansa dönüşmesidir.

    Dinlenmek bile verimli olmak için yapılır.

    Yürüyüş, meditasyon, tatil, spor…

    Her şey bir sonraki performansı artıracak araçlara dönüşür.

    İnsan bir noktadan sonra yaşamak ile kendisini optimize etmek arasındaki farkı unutmaya başlar.


    Kurtun trajedisi, gerçeği çok geç fark etmesidir.

    Aç kaldığında anlar.

    Güçsüz düştüğünde anlar.

    Ama artık iş işten geçmiştir.

    Biz de çoğu zaman ancak bir kriz anında durup bakıyoruz.

    Bir tükenmişlikte.

    Bir kayıpta.

    Bir çöküşte.

    O zaman dönüp şu soruyu soruyoruz:

    Ben gerçekten neyin peşinden koşuyordum?


    Belki özgürlük daha hızlı koşmak değildir.

    Belki özgürlük bazen durabilmektir.

    Hiçbir şey kanıtlamadan.

    Hiçbir yere yetişmeden.

    Hiçbir ölçüte dönüşmeden.

    Sadece durabilmek.

    Çünkü modern iktidarın en büyük başarısı kendisini görünmez kılmasıysa, ona karşı ilk direniş de onu görünür hale getirmektir.

    Boynumuzdaki çıngırağı fark etmek.

    Sesini duymak.

    Ve bir gün onu çıkarabilmenin mümkün olup olmadığını düşünmek.

    Çünkü bazen insanı öldüren şey kurtlar değildir.

    Boynuna sevgiyle takılan çıngıraklardır.

    Sevgiler.

  • Dün ilginç bir farkındalık yaşadım. Bazı düşünceler vardır; gelir, birkaç dakika zihninizde dolaşır ve kaybolur. Bazıları ise geldiği anda başka kapılar açar. Bu öyle bir düşünceydi.

    Sahilde oturuyordum. Sakin bir koy. Kuş sesleri, dalgaların düzenli ritmi, insanı yormayan bir güneş. Uzun zamandır sevdiğim küçük alışkanlıklardan biriyle oyalanıyordum. Taşları üst üste diziyordum.

    Bunu neden sevdiğimi tam bilmiyorum. Belki zihnimi susturduğu için. Belki düşüncelerime bir zemin olduğu için. Belki de insan bazen konuşarak değil, ellerini meşgul ederek kendini toparlıyor.

    Önce birkaç taş seçtim. Düz olanları, dengeli duranları. Üst üste koydum, düştüler. Başka taşlar denedim, yine düştüler. Bir süre sonra taşları değil, sabrımı dizdiğimi fark ettim. Doğru yere koyabilmek için bazen on taşı yanlış yere koymak gerekiyor. Sanırım insan hayatının büyük bir kısmı da buna benziyor; yanlış kurulmuş dengeler, tutmayan planlar, yarım kalan şeyler. Belki de bunların hepsi, o doğruyu bulmak için atılmış adımlar.

    Kendime göre güzel sayılabilecek bir form oluşturduğum sırada aklıma eski Asya geleneklerinden biri geldi. Budist rahipler günlerce, bazen haftalarca, renkli kumlarla tapınak zeminlerine büyük desenler yaparlar. Büyük bir emekle ortaya çıkarılan bu desenler, sonunda tek bir hareketle dağıtılır. Çünkü asıl mesele kalıcılık değil, geçiciliği hatırlamaktır. Güzel olan şeyi tutmaya çalışmak değil, onun geçip gitmesine izin vermektir.

    Ben de taşları bozdum. Ama hepsini değil. Uzun süre seçtiğim, en dengeli formu bulmak için uğraştığım birkaç taşı kenara bıraktım. Belki benden sonra biri gelir diye düşündüm. Belki o da oturur, kendi zihninin dağınıklığını toparlamaya çalışır.

    O sırada içimden bir cümle geçti:

    “Sen de geldin bu güzel dünyaya. Öğrenmeye çalıştın. Denedin. Çok denedin. Üst üste dizdin taşlarını, olmadı. Yan yana koydun, olmadı. Sonunda bir denge buldun. Tam her şeye muktedirim dedin, işte tam orada zamana yenildin. Yani yenildin. Olsun. Güzel yenildin.”

    Sonra düşündüm: benden önce kaç insan geldi bu koya? Hangi eller dokundu bu taşlara, hangi düşünceler geçti zihinlerinden? Hayatını kurmaya çalışırken elleriyle başka şeyler yapanlar, sonunda kurduklarının yıkılmasına bakıp yalnızca “olsun” diyebilenler…

    Belki biri de benim gibi taşları üst üste dizdi. Belki o da en düz taşı aradı. Belki o da şunu fark etti: galiba mesele hiç yıkılmamak değil, yıkılacağını bile bile özenle kurabilmek.

    Garip bir huzur var bunda. Hayatın tamamını taşıyamıyoruz ama birbirimize küçük şeyler bırakabiliyoruz. Bir fikir, bir cümle, bazen yalnızca düzgün seçilmiş birkaç taş.

    Sonsuz sayıda taş var önümüzde. Sonsuz sayıda ihtimal.

    İstersen sen de dene.

    Sen de yenil.

    Sevgiler.

  • Çok muallak bir dönem geçirdim. Yazıyla kavgamın, kendimle yaptığım uzun bir ateşkes sonucunda sona erdiğini umuyorum. Sessizliğin arkasında kopan fırtınalar yerini daha sakin bir iklime bıraktı. Uzun zamandır ilk kez içimde yeniden yazma isteği hissediyorum. Bu yüzden sizleri sondan başa doğru küçük bir yolculuğa çıkarmak istiyorum.

    Ruhum bu baharı enteresan bir İspanya seyahatiyle karşıladı. Barselona’da geçirdiğim kırk sekiz saat, zihnimde beklediğimden daha büyük bir iz bıraktı. Şehre hayran kaldığımdan değil yalnızca; bazen insan, kendi hayatına başka bir yerden bakınca içinde sessizce çürüyen şeyleri daha net görüyor. Ben de dönüş yolunda biraz bunu yaşadım sanırım.

    Elbette kürkçü dükkânına döndüm. Aynı masalar, aynı sokaklar, aynı insanlar… Fakat dönüş yolculuğunda zihnimi oluşturan parçalardan biri ya da birkaçı bana uzun süredir duymaktan kaçtığım bazı şeyleri anlatmaya başladı. Mutsuzdum.

    Ama bu, basit bir mutsuzluk değildi. Mutlu olmanın zıttı gibi duran gündelik bir keyifsizlikten söz etmiyorum. İnsan bazen hayatına devam ederken de mutsuz olabilir. Gülebilir, çalışabilir, plan yapabilir, insanlarla vakit geçirebilir. Yine de içinde tarif edemediği eksik bir katman taşır. Sanırım benimkisi tam olarak buydu.

    Üstelik bu mutsuzluk önceki yıllardan biraz farklıydı. Eskiden sorunları düşündükçe yeni cevaplar bulacağımı sanırdım. Bu kez öyle olmadı. Düşündükçe yeni mutsuzluklar keşfetmedim; eski mutsuzlukların içine saklanmış, üzeri örtülmüş başka kırıkları fark ettim. İnsan bazen yıllarca aynı yaranın etrafında dolaşıp duruyor ama asıl acının merkezine hiç bakmıyor.

    Tam da bu dönemde, uzun zamandır ilk kez kendim için gerçekten emek verdiğim bir sürece girdim. Bilerek, isteyerek ve disiplinle ağırlığımın yaklaşık yüzde onunu kaybettim. İlk haftalar yalnızca fiziksel bir değişim gibiydi. Sonra bedenimdeki hafifleme zihnime de bulaşmaya başladı. Altıncı haftadan sonra daha enerjik hissettiğimi fark ettim. Daha fazla yürümeye başladım. Baharın gelişini bahane ederek saatlerce sokaklarda dolaştım. Uzun zamandır ilk kez yaşamla aramdaki mesafenin biraz azaldığını hissediyordum.

    Yine de her şey hâlâ karmaşıktı. İnsan bazen iyiye giderken bile tam olarak iyileşmiş hissetmiyor. Çünkü bazı dönemler yalnızca çözülmez; yavaş yavaş dağılır. İçinizdeki sis bir sabah ansızın kaybolmaz. Günler boyunca azar azar incelir.

    Derken tek bir haber, içimde uzun zamandır taşınan bütün ağırlığı yerle bir etti.

    Henüz anlatmaya hazır değilim. Belki zamanı geldiğinde buradan paylaşırım. Ama şunu söyleyebilirim: Bazı haberler insanın hayatını değiştirmeden önce ruhunun yönünü değiştirir. Ben bunu yaşadım.

    Uzun zaman sonra ilk kez geleceği düşünürken içimde korkudan daha büyük bir duygu hissediyorum: heyecan.

    Artık mutsuz değilim diyebilirim. En azından eski halimle aynı yerde değilim. Kendimi daha enerjik, daha hafif, daha canlı hissediyorum. Görece daha fit bir bedene sahip olmak güzel elbette ama asıl değişim sanırım başka yerde oldu. Uzun zamandır ilk kez hayatla yeniden bağ kurmaya başladığımı hissediyorum.

    Belki insan tamamen iyileşmiyor. Belki yalnızca kendine geri dönmenin yollarını öğreniyor. Ben galiba o yolu yeniden bulmaya başladım.

    İklim değişince insanın içindeki kuşlar da geri dönüyormuş. Yazmak da onlardan biri işte. Uçup giden ama tam unuttuğunuz bir sabah yine dalınıza konan, hiç beklemediğiniz anda. Şimdilik bu kadar. Yeterli. Gerisi zamanla, belki başka bir haberle, belki başka bir satırda.

    Sevgiler.

  • İnsan hayatının bazı anlarında etrafına bakar ve kimseyi bulamaz. Ailenin eli yetişmez, devlet uzak kalır, talih susar. O anda bir şey öğrenir: kendine yetmeyi.

    Bu öğrenme çoğu zaman zorunluluktan doğar. Seçenek kalmaz, insan harekete geçer. Ama bazen hiç gelmez. İnsan yaş alır, yine de birinin onu taşımasını bekler. Fiziksel değil, zihinsel bir taşıma. Destek olmadan var olamayacağını düşünür. İskelet gibi ayakta durmak yerine sarmaşık gibi tutunacak bir duvar arar.

    Başarılı insanların ortak yanı açıktır: kendilerini harekete geçirmeyi öğrenirler. Dışarıdan destek alırlar ama başlangıç içeriden gelir. Burada belirleyici bir ayrım durur: destek almak ile desteğe bağımlı olmak. İlki güçtür; insan kaynak toplar ama başlamak için beklemez. İkincisi kırılganlıktır; dışarısı tetiklemezse içerisi susar.

    Kendini kandırmanın en sinsi hali burada başlar. İnsan hayal eder, anlatır, planlar ve yapmış gibi hisseder. Hayal, eylemin yerini alır. Dışarıyı suçlamak kolaylaşır. İçerideki hareketsizlik görünmez olur. Bu bir mazeret değil, bir tuzaktır.

    Bu tabloyu toplumsal düzlemde de okuruz. Bu topraklar hem kendi göbeğini kesenlerin hem de birinin kesmesini bekleyenlerin hikâyesini taşır. Uzun tarihsel kırılmalar güçlü bir refleks üretir: her şeyi bir güç odağından beklemek. Önce padişah, sonra devlet, sonra iktidar. Devlet ile güç özdeşleşir. Bu özdeşleşme zamanla modern bir kabile zihniyetine dönüşür. Bireyin iradesi aşınır.

    Cumhuriyet bu aşınmayı durdurma iddiasıyla kuruldu. Vatandaşa açık bir rol verdi: özne ol. Ancak bu anlatı zayıfladıkça, bireyin devletten bağımsız iradesi de zayıfladı. Her şeyi devlet üzerinden okuyan bir toplum, kendi hareket kabiliyetini daralttı. Buna rağmen bu topraklarda bir şey başaranların ortak paydası değişmedi: kendi adımlarını kendileri attılar. Sistem taşımadı; onlar yürüdü.

    Peki hiçbir şey beklememek mi gerekir? Hayır. Mesele, neyi beklediğini bilerek seçmektir. Yardım istemek zayıflık değildir. Sınırını bilmek, kendine yetmenin bir parçasıdır. Beklentiyi alışkanlık olmaktan çıkarıp bilinçli bir tercihe dönüştürmek gerekir.

    Kendi üzerinde söz sahibi olmayan, başkalarının kararlarına teslim olur. Ama söz sahibi olmak her yükü tek başına taşımak demek değildir. Neyi taşıyacağını, neyi bırakacağını ve nerede destek isteyeceğini kendin belirlersin.

    Bir kalabalık yürür. Bando çalar, bayrak taşınır, slogan havada asılı kalır. Dışarıdan bakınca tek bir beden gibi görünür. Oysa her adım ayrı bir iradeye aittir. Bizi biz yapan da budur.

    Slogan kalır. Kalabalık dağılır.
    Geriye tek bir soru kalır:

    Sen ne zaman yürümeye başlayacaksın, yoksa hâlâ birinin itmesini mi bekliyorsun?

    Sevgiler.