Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir. Mesele onunla ilişkinizde saklıdır.
Bunu söylemesi kolay. İnanması zor. Yaşaması ise bambaşka bir şey.
Her yıl bu günlerde kendime küçük bir hesap sorma geleneğim var. Büyük iddialar, dramatik dönüşümler değil, sadece dürüst bir bakış. Ne koydum ortaya, ne aldım geri, neyi bıraktım, neyi taşıdım. Bu yıl masaya oturduğumda, listenin her zamankinden daha ağır olduğunu fark ettim. Ağır derken kötü değil. Dolu. Olgunlaşmış meyvenin ağırlığı gibi.
Otuz iki. Kulağa ne çok büyük geliyor ne de çok küçük. Tam ortasında bir şey; henüz gençliğin hafifliğini tamamen bırakmamış, ama ağırlık taşımayı da öğrenmeye başlamış bir yer. Bu yaşın kendine has bir tadı var. Ona iyi bakmak istiyorum.
Buyurun, hesaba.
Beden
Yirmi kilo.
Rakamı ilk kez bu kadar açık yazıyorum. Yazmakta zorlandım, sonra şunu düşündüm: Bunu saklayacak ne var ki? Utanılacak değil, övünülecek de değil. Sadece olan bir şey. Ama olan şeyi görmezden gelmek de doğru olmaz.
Öyle birden olan bir şey değil bu.
Bu yıl öğrendiğim şeylerden biri şuydu: Bedenle ilgili hiçbir şey ani değildir. Her karar aslında o karardan önce verilen onlarca küçük kararın birikiminden doğar. Bir sabah uyandığımda “bugünden itibaren her şeyi değiştireyim” diye bir aydınlanma yaşamadım. Böyle anlar ya filmde olur ya da belleğimizin geriye doğru kurguladığı hikayelerde. Gerçekte bunun yerine şu oldu: Yavaş yavaş, fark edilmeden, alışkanlıklar değişti.
Spor aktif bir hayatın parçası haline geldi mecburiyet olarak değil, bir ritüel olarak. Beslenme bir ceza sistemi olmaktan çıktı, bir tercihler bütününe dönüştü. Ne yemeyeceğimi düşünmek yerine ne yemek istediğimi düşünmeye başladım. Küçük bir fark gibi görünüyor ama zihinde yarattığı alan büyük.
Bunların yanında, daha az konuşulan ama bana kalırsa en belirleyici olan şeyi de yaptım: Olumluluğa odaklandım. Neyi yapamıyorum yerine neyi yapabiliyorum. Nerede başarısız oldum yerine nerede ilerliyorum. İnsanın kendi kendine anlattığı hikaye, zamanla gerçekliğin kendisi haline geliyor. Bunu teoride biliyordum. Bu yıl pratikte yaşadım.
Beden, bize hep düşünce önünde bir adım atar. Ya ileri ya da geri. Bu yıl ileri adımlar attı. Ve her ileri adımda bir şey daha netleşti: Kendine özen göstermek, kendini sevmenin en somut biçimi.
Bunu anlamak için otuz iki yıl gerekti. Geç değil. Tam zamanında.
Yollar
Beş ülke, on üç şehir.
Bu rakamı söylediğimde insanların çoğu “vay” der. Ben de öyle dedim, sonradan. Yaşarken o kadar farkında değilsiniz. Her seyahat kendi içinde bir dünya kuruyor, bir öncekini neredeyse kapatıyor. Birinden diğerine geçerken arka ceplere koyuyorsunuz. Dönünce hepsini birden görüyorsunuz.
Ama Güney Fransa’yı unutmadım.
Özellikle Nice’i.
Nice’te bir şey oldu bana. Tam olarak tarif edemiyorum, bu yüzden denemeyeceğim de. (Ama deniyorum işte. Çünkü bazı şeyleri anlatmaya çalışmak, anlamanın ta kendisidir.) Şehrin kendisi muhteşem; bu doğru ama bu kadar değil. Belki o günün ışığıydı. Akdeniz’in kendine has altın ışığı var, başka hiçbir yerde göremezsiniz; her şeyi biraz daha gerçek kılar. Belki Müge çiçeğim ile yaptığımız o uzun sahil yürüyüşüydü; hiçbir plan yapmadan, hiçbir yere yetişmeye çalışmadan, sadece yürüyerek. Belki de sadece orada olma hissiydi. Tam ve bütün ve yeterli.
Seyahat bana her zaman şunu öğretti: Nerede olduğunuz değil, nasıl oraya geldiğiniz ve orada nasıl durduğunuz sizi şekillendirir. On üç şehir gezip dönmüş biri olarak şunu söyleyebilirim — her birinden bir şey taşıyorum içimde. Bazıları bir fotoğraf kadar somut ve elle tutulur. Bazıları adını koyamadığım, ama varlığını hissedebileceğim bir dönüşüm.
Gezmenin bir kaçış olmadığını artık daha iyi anlıyorum. Tam tersine, bir dönüş. Kendinize. Gündelik hayatın sizi götürdüğü yerden, asıl yerinize.
Her yıl daha fazla olmasını diliyorum.
İş
Bu bölümde çok detaya girmeyeceğim; hem henüz tam anlamıyla oturmuş değil, hem de bazı şeyler olgunlaşmadan anlatılmaz. Anlatmaya kalktığınızda ya abartırsınız ya eksik bırakırsınız. İkisi de dürüst olmaz.
Şunu söyleyeyim: Bu yıl, hayatımın en ilginç mesleki yıllarından birini yaşadım. Yepyeni bir alanda, yepyeni yollarla hem öğrendim hem öğrettim hem de geliştirdim. Bilmediğiniz bir şeyi sıfırdan kurmak, başlangıçta ürkütücüdür. Sonra o ürkeklik bir şeye dönüşür: merak mı desem, heyecan mı, tam bilmiyorum. Her neyse, güzel bir şey.
Pek çok insan böyle bir durumda bunaltıcı hisseder. Ben heyecan duydum. Bu farkı küçümsemiyorum , mizacın bu tür anlarda ne kadar belirleyici olduğunu gördüm.
Hayatın bu şakasına hep şapka çıkarmışımdır. İşin tam içine girince, ne kadar canlı hissettiğimi hatırlarım. Bu yıl çok hatırladım. Ve bu hatırlatma, kendi başına bir hediye.
İnsanlar
Yüzlerce yeni insan.
Bu rakam kulağa abartılı gelebilir. Değil. Mesleki ve sosyal hayatın bu denli iç içe geçtiği bir dönemde, karşınıza çıkan insan sayısı bazen sizi şaşırtıyor. Sizi tanımayan insanlar, sizi yeni tanımaya başlayan insanlar, bir anda çok iyi tanıyan insanlar. Hepsi aynı yıl içinde.
Hepsini tanıdım mı? Hayır. Hepsini hatırlıyor muyum? Dürüst olayım, hepsini değil. İnsan hafızası seçici ve belki de olması gereken bu. Hepsini eşit derinlikte taşıyamazsınız.
Ama bunların içinden, gerçekten kıymetli olanlar çıktı. Sırtını verebileceğin, bir masada uzun süre oturabileceğin, “bu insan var ya” diyebileceğin türden insanlar. Bu ayrımı artık daha hızlı yapabiliyorum yaş bunu öğretiyor galiba. Kimin gerçek olduğunu anlamak için daha az zamana ihtiyacınız oluyor.
Yaş ilerledikçe yeni dostluk kurmanın güçleştiğini söylerler. Bir parça doğru. Ama imkânsız değil. Bu yıl bunu gördüm. Ve her yeni gerçek dostlukta, dünyaya olan güvenim biraz daha tazelendi.
Yazmak
Bir yılı aşkın oldu.
Fisosif.com’u açtığımda ne olacağını tam bilmiyordum. Bir blog, peki ama ne için? Bu soruyu ilk birkaç ay sık sık sordum kendime. Sonra cevabı aramayı bıraktım. Çünkü asıl soru o değildi.
Asıl soru şuydu: Yazmadan önce ne yapıyordum düşündüklerimle?
Cevabı bulamadım. Çünkü onlara ne yaptığımı bilmiyordum, birikiyorlardı galiba, bir yerlerde, görünmez bir ağırlık gibi. Yazmak, o ağırlığa biçim vermeye başladı. Bir düşünce, cümleye dönüştüğünde başka bir şey oluyor. Hem daha gerçek hem daha taşınabilir hale geliyor. Sanki kâğıda döktükten sonra artık yalnız taşımak zorunda değilsiniz onu.
Yetmiş beş yazıyı geride bıraktım. Her biri farklı bir kapı. Kimisi açıldı, kimisi yarım kaldı, kimisi ise beni beklenmedik bir odaya götürdü. Ama hepsinde ortak olan şu: Her yazıda, yazmaya oturduğumda düşündüğümden farklı bir yere vardım. Bu beni hâlâ şaşırtıyor. Sanki yazmak, sizi kendinizden biraz önde yürütüyor. Siz yetişmeye çalışıyorsunuz.
Son birkaç aydır parçaları birleştirmeye başladım. Yazıları bir araya getirince bir şey görünür hale geliyor: tek tek fark edemediğiniz bir ses, bir bakış açısı, bir yönelim. Kendi sesinizi dışarıdan duymak tuhaf bir his. Hem tanıdık hem yabancı. Hem utandırıcı hem gurur verici.
Yazmanın bana verdiği en büyük şey, kendimle kurduğum köprü oldu. Bunu başka türlü söyleyemiyorum, çünkü başka türlü değil. Düşünmek ile bilmek arasında bir mesafe vardır, yazı o mesafeyi kapatıyor. Ya da en azından görünür kılıyor.
Düşünmek
Bu başlığı koymakta en çok tereddüt ettim. Çünkü “düşünüyorum” demek kolaydır. Herkes düşünür. Asıl mesele, nasıl düşündüğünüz ve neden.
Hayatı anlamlandırma arzum bu yıl daha keskin bir hal aldı. Keskin derken acımasız değil, daha net, daha sabırlı, daha meraklı. İnsan neden böyle davranır? Toplumlar neden böyle döner? Ben neden bazı şeylere bu kadar takılırım, bazılarını ise hiç umursamam? Bu sorular eskiden de vardı içimde ama yüzeydeydiler. Bu yıl biraz daha derine indiler.
Bunun büyük bir sebebi, okuduklarım ve yazdıklarım arasında kurulan diyalog oldu. Bir metin okuyorum, içinde bir şey hareket ediyor, yazıya oturuyorum ve o yazı beni o metnin farklı bir yerine götürüyor. Bu döngü bitmek bilmiyor. Yorucu mu? Bazen. Ama bırakmak istemediğim türden bir yorgunluk.
Psikoloji bana insanı anlamak için bir çerçeve verdi. Felsefe o çerçevenin sınırlarını gösterdi. Edebiyat ise o sınırların ötesini hayal ettirdi. Bu üçü bir arada, bana hiçbirinin tek başına veremeyeceği bir şey veriyor; o da şu: Kesin cevap yoktur, ama iyi sorular vardır. Ve iyi bir soru, yanlış bir cevaptan çok daha değerlidir.
Bu yıl bazı şeyleri “anladım” değil bazı soruları daha iyi sormayı öğrendim. Belki de büyümek bu.
Bıyık
Bu bölümü yazmak en zoruydu.
Bıyık, evin hükümdarıydı. Müge’nin kedisiydi önce, yani ben bu denkleme sonradan dahil oldum ve Bıyık bunu hiç unutmadı. Uzun süre aramızdaki iktidar meselesi çözüme kavuşmadı. O mekânı sahiplendi, ben de içinde bulundum. Bakışlarında “burası benim, sen misafirsin” yazan bir şey vardı. Buna itiraz etmedim. Saygı duydum hatta.
Sonra bir gün, tam ne zaman değişti bilmiyorum, bir dönüşüm oldu. Artık bazen yanıma geliyordu. Bazen. Gizlice. Kimse yokken. Sanki görülmek istemiyordu bu yumuşaklık içinde.
Sevgisini kolay gösteremeyen bir baba gibiydi. Göstermeden severdi. Siz farkındasınızdır ama o kabul etmez, kabul ettiğini belli etmez. Ben de kabul ettim bu oyunu. Hatta sevdim. O gizli gizli sevginin kendine ait bir güzelliği vardı, kazanmak için emek vermek gerekiyordu ve emek verince anlam kazanıyordu.
Altı yaşındaydı. Kanser, on ayda aldı onu.
O on ay ağırdı. Hem onun için hem bizim için. Böyle şeyleri yazan insanlar genellikle bir yere varmaya çalışır; bir anlam çıkarmak, bir ders bulmak gibi. Ben o anlamı hâlâ tam bulmadım, sanırım gerek de yok. Sadece şunu söyleyebiliyorum: Acıları bittiği için içim rahat. Onsuz olduğumuz için içim sıkışık. İkisi bir arada var olabiliyor, birbirini silmiyor. Bunu öğrendim bu yıl.
Ama Bıyık’la ilgili anlatmadığımız bir şey daha var. O, ailedeki başka bir büyük kaybın hemen ardından gelmişti. Ve Bıyık, o boşluğun tam kenarına oturdu. İkame etmedi, onun yerini kimse alamazdı zaten. Ama orada durdu. Varlığıyla, o boşluğun etrafını sarıp sarmaladı. Yası iyileştirmedi belki ama onunla birlikte acıları dönüştürmeyi öğretti.
Şimdi Bıyık gitti. Ve tam o gidişin üzerine, hanemize yeni biri geliyor.
Bu döngü beni şok ediyor. Kelimenin tam anlamıyla. Bir gidiyor, biri geliyor. Hayat, bir eliyle alırken diğer eliyle veriyor. İnsanlığın kutsal saydığı hemen her öğretinin temelini oluşturan döngü bu. Ama yaşamak başka. Kaybın üzerine bir canlının gelecek olması, ne kadar istediğim bir şey olsa da, içimde tarifsiz bir şey yapıyor. Tam olarak adını koyamadığım ama varlığını her an hissettiğim bir şey.
Sanki yaşam bana diyor ki: “Bak, bir şey aldım. Ama sana bir şey de veriyorum. Bunu nasıl taşıyacağın sana kalmış.”
Ve ben taşımaya çalışıyorum. Bıyık’ın bana öğrettiği sabırla. O gizli gizli sevmeyi öğrendiğim gibi, bu yeni canlıyı da gizli gizli değil, sonuna kadar açık sevmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Belki de Bıyık’ın bana öğrettiği son şey buydu: Sevgiyi erteleme. Saklama. Zamanı geldiğinde, tamamen ver.
Seni özlüyoruz, çiğköfteci bıyık usta. Ve seni sabırsızlıkla bekliyoruz, Evren.
Evren
Şimdi geldik en sona.
İyi hikâyelerde en büyük sürpriz sona saklanır. Bende de böyle oldu hem gerçek hayatta hem de bu yazıda. Okuyanlar için söyleyeyim: Buraya kadar sabredebildiyseniz, doğru yaptınız.
İlişkiler bir yolculuktur. Bu yolculuk hiçbir zaman düz bir hat üzerinde ilerlemez; iner, çıkar, zaman zaman durur, zaman zaman ivme kazanır. Ben inanılmaz şanslıyım. Bu yolda yanımda müthiş bir yol arkadaşım var. Müge ile her şey daha lezzetli, her yük daha hafif, her güzellik daha derin. Bunu çok kere düşünmüşümdür, ama bu yıl özellikle hissettim: iyi bir yol arkadaşı, yolun kendisini değiştirir.
Bu yıl o yola yeni bir yolcu ekleniyor.
Evren.
Adını yazmak hâlâ tuhaf geliyor; güzel bir tuhaflık bu. Sevdiğinizin içinde bir varoluş büyüyor ve siz onu henüz görmediniz, sesini duymadınız, elini tutmadınız. Ama bir şekilde zaten tanıyorsunuz. Bu paradoksu çözmeye çalışmıyorum. Sadece içinde oturuyorum. Hem şaşırtıcı hem büyüleyici.
Ona ne söyleyeceğimi bilmiyorum henüz. Büyük nutuklar, derin tavsiyeler, sık sık baba şakaları… bunların zamanı gelir. Ömür uzun, fırsatlar çok olur umarım. Şimdilik şunu söyleyebiliyorum sadece: İyi ki varsın, Evren. Daha gelmeden bize iyi geldin.
Müge çiçeği, bundan daha anlamlı bir hediye mümkün değildi. Bunu biliyorsundur eminim. Yine de yazmak istedim. Bazı şeyler söylendikten sonra daha gerçek oluyor.
Hesap
Her yılın sonunda insanlar kazançlarını ve kayıplarını sayan bir muhasebe yapar. Neyi kazandım, neyi kaybettim. Ama ben bu hesabı pek sevmiyorum çünkü kazanç ve kayıp, aynı defterin iki yüzü değil benim için. İkisi de dönüşümün farklı isimleri.
Bıyık’ı kaybetmek, bir şeyi dönüştürdü içimde. Yirmi küsur kilo, bir şeyi dönüştürdü. Nice sahilindeki o yürüyüş, bir şeyi dönüştürdü. Yetmiş yazı, bir şeyi dönüştürdü. Sorduğum her soru, bir şeyi dönüştürdü. Ve Evren’in bu dünyaya gelişi henüz gerçekleşmeden bile bir şeyi dönüştürüyor. Her geçen gün biraz daha.
Yazgınızda var olan her şey, aynı zamanda sizi var eden şeylerdir.
Bunu artık biraz daha anlıyorum. Sadece güzel şeyler değil, acı olanlar da. Hatta bazen acı olanlar daha derin bir şeyi var ediyor içinizde. Bıyık bunu öğretti bana bu yıl. Kaybın, sevginin başka bir biçimi olduğunu.
Mesele onunla ilişkinizde saklıdır yani her şeyi yaşamak değil, yaşadıklarınızla nasıl durduğunuz. Kaçmadan mı baktınız yoksa içine mi girdiniz? Hızla mı geçtiniz yoksa bir süre orada mı kaldınız? Bunun cevabını her yıl biraz daha bulmaya çalışıyorum.
Bu yıl, bulduğum yerin iyi bir yer olduğunu düşünüyorum.
Ve böyle başlıyor işte. Tam şimdi, tam burada. Bıyık’ın bıraktığı boşlukla, Evren’in getirdiği doluluk arasında. Ağırlıkla, hafiflik arasında. Kayıpla, umut arasında. İkisi de aynı anda var. Ve ben, ikisini de taşıyabileceğimi yeni yeni anlıyorum.
mutlu yıllar fisosif, kendime sevgililerle!