• İnsan hayatının bazı anlarında etrafına bakar ve kimseyi bulamaz. Ailenin eli yetişmez, devlet uzak kalır, talih susar. O anda bir şey öğrenir: kendine yetmeyi.

    Bu öğrenme çoğu zaman zorunluluktan doğar. Seçenek kalmaz, insan harekete geçer. Ama bazen hiç gelmez. İnsan yaş alır, yine de birinin onu taşımasını bekler. Fiziksel değil, zihinsel bir taşıma. Destek olmadan var olamayacağını düşünür. İskelet gibi ayakta durmak yerine sarmaşık gibi tutunacak bir duvar arar.

    Başarılı insanların ortak yanı açıktır: kendilerini harekete geçirmeyi öğrenirler. Dışarıdan destek alırlar ama başlangıç içeriden gelir. Burada belirleyici bir ayrım durur: destek almak ile desteğe bağımlı olmak. İlki güçtür; insan kaynak toplar ama başlamak için beklemez. İkincisi kırılganlıktır; dışarısı tetiklemezse içerisi susar.

    Kendini kandırmanın en sinsi hali burada başlar. İnsan hayal eder, anlatır, planlar ve yapmış gibi hisseder. Hayal, eylemin yerini alır. Dışarıyı suçlamak kolaylaşır. İçerideki hareketsizlik görünmez olur. Bu bir mazeret değil, bir tuzaktır.

    Bu tabloyu toplumsal düzlemde de okuruz. Bu topraklar hem kendi göbeğini kesenlerin hem de birinin kesmesini bekleyenlerin hikâyesini taşır. Uzun tarihsel kırılmalar güçlü bir refleks üretir: her şeyi bir güç odağından beklemek. Önce padişah, sonra devlet, sonra iktidar. Devlet ile güç özdeşleşir. Bu özdeşleşme zamanla modern bir kabile zihniyetine dönüşür. Bireyin iradesi aşınır.

    Cumhuriyet bu aşınmayı durdurma iddiasıyla kuruldu. Vatandaşa açık bir rol verdi: özne ol. Ancak bu anlatı zayıfladıkça, bireyin devletten bağımsız iradesi de zayıfladı. Her şeyi devlet üzerinden okuyan bir toplum, kendi hareket kabiliyetini daralttı. Buna rağmen bu topraklarda bir şey başaranların ortak paydası değişmedi: kendi adımlarını kendileri attılar. Sistem taşımadı; onlar yürüdü.

    Peki hiçbir şey beklememek mi gerekir? Hayır. Mesele, neyi beklediğini bilerek seçmektir. Yardım istemek zayıflık değildir. Sınırını bilmek, kendine yetmenin bir parçasıdır. Beklentiyi alışkanlık olmaktan çıkarıp bilinçli bir tercihe dönüştürmek gerekir.

    Kendi üzerinde söz sahibi olmayan, başkalarının kararlarına teslim olur. Ama söz sahibi olmak her yükü tek başına taşımak demek değildir. Neyi taşıyacağını, neyi bırakacağını ve nerede destek isteyeceğini kendin belirlersin.

    Bir kalabalık yürür. Bando çalar, bayrak taşınır, slogan havada asılı kalır. Dışarıdan bakınca tek bir beden gibi görünür. Oysa her adım ayrı bir iradeye aittir. Bizi biz yapan da budur.

    Slogan kalır. Kalabalık dağılır.
    Geriye tek bir soru kalır:

    Sen ne zaman yürümeye başlayacaksın, yoksa hâlâ birinin itmesini mi bekliyorsun?

    Sevgiler.

  • Bir kitabın sonunu bilseydiniz okur muydunuz? Durun, sakince düşünün. Sadece retorik bir soru değil bu. Gerçekten sorun kendinize. Elinizde bir roman var, ilk sayfayı açmadan önce son sayfayı okudunuz. Kimin öldüğünü biliyorsunuz, kimin kimi terk ettiğini biliyorsunuz, o büyük dönüm noktasını biliyorsunuz. Şimdi başa dönün ve okumaya çalışın. Bir şey eksik. Tam olarak ne olduğunu söylemek zor ama eksik. Kelimeler aynı, hikâye aynı, karakterler aynı. Ama o his yok. O “acaba” yok. O gerilim yok. Kitap hâlâ güzel olabilir belki. Ama ilk kez okumak gibi değil. Hiçbir zaman olmayacak.

    Biz bilmek isteriz. Hep bilmek isteriz. Belirsizlik acıtır, kesinlik rahatlatır. Ama kesinliğin içinde gizlice öldürdüğü bir şey var. O şeyin adını bulmaya çalışıyorum bu yazıda. Ve bunun için önce Tanrı’ya bakmak lazım.

    Tanrı her şeyi bilir. Bu cümle genellikle bir lütuf olarak söylenir. Güven verir, teselli eder, büyüklüğü anlatır. Ama bu cümleyi gerçekten düşündüğünüzde içinde tuhaf bir şey var. Her şeyi bilen şaşıramaz. Şaşıramayan keşfedemez. Keşfedemeyen merak edemez. Merak edemeyen aramaz. Aramayan yola çıkmaz. Yola çıkmayan varış noktasını göremez çünkü zaten oradadır, hep oradadaydı, hiç başka yerde olmadı. Tanrı için her şey “zaten bilinen“dir. Bilmemişken öğrenilen diye bir şey hiç olmamıştır. O geçiş yok. O kapının aralanması yok. O “aaa, demek buymuş” anı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Eksiksizliğin bedeli nedir diye soruyorum kendime. Ve cevap geldikçe içimde tuhaf bir his oluyor. Adını koyamıyorum. Ama oradadır.

    Merak nereden doğar? Boşluktan. İçinde eksik olan bir şey dışarıda kendini arar. Bu kadar basit, bu kadar derin. Merak bir lüks değil, bir sinyal. “Burada bir boşluk var” diyor. “Doldurulabilir” diyor. “Yürü” diyor. Tanrı’da boşluk yoktur, bu yüzden merak da yoktur. Merak olmayınca arayış yoktur, arayış olmayınca yolculuk yoktur. Yolculuk olmayınca ne kalır? Varış noktası kalır. Sadece varış noktası. Hayatımızda merakın peşimize düştüğü anları düşündüğümüzde hepsinde ortak bir şey var: o anların hiçbirinde nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Bir sorunun peşinden gittik, başka bir soruya çarptık. Bazen yıllarca bir şeyin içinde kaybolduk. Sonunda bir yere vardık ama o yer başta hayal ettiğimiz yer değildi. Hiç değildi. Ve işte tam orada bir şey fark ettik: o yolculuğun kendisi, vardığımız yerden daha değerliydi. Cevabı baştan bilseydik o yola çıkar mıydık? Çıksaydık bile aynı mıydı? Hayır. Kesinlikle hayır.

    Şaşırmak küçük bir his gibi görünür. Ama şaşırmak aslında büyük bir ilandır. “Dünya benim beklentilerimin ötesinde” der. Her şaşırma anı bu ilanı yapar ve her seferinde dünyayı biraz büyütür. Haritamızı genişletir. Keşfedilecek yer bırakır. Beyin yeni ve beklenmedik olanı kaydeder, tekrar edeni kaydetmez. Bu yüzden bazı yılları hatırlayıp bazılarını hatırlamıyoruz. Çok şey yaşandığı için değil çok şaşırıldığı için hatırlanıyor. Az şaşırılan yıllar az şey olmamış gibi hissettiriyor. Zaman meselesi değil bu. Şaşırma meselesi. Tanrı’nın haritası tamamdır, genişleyecek yer yoktur. İnsan için harita hiçbir zaman tamamlanmaz. Ve belki ölüm o haritanın yarım bırakıldığı andır. Yarım ama dolu. Çünkü her sayfası yaşanarak doldurulmuştur.

    Şimdi dürüst olmak lazım. Bilmemek gerçekten zordur. Bunu romantize etmek kolay ama doğru değil. Belirsizlik acıtır, içinde cevabını bilmediğiniz bir soru taşımak yorar. İnsan bilmek ister çünkü bilmek kontrol hissi verir, güvende hissettirir. “Bu kadar belirsizliğe katlanamam” der ve bir cevaba yapışır. Bazen yanlış cevaba bile çünkü yanlış bir cevap bile belirsizlikten iyidir. Ve işte tam burada bir önce ki yazıma gövde olan Büyük Makine devreye giriyor. Algoritma tam bunu vaat ediyor. Seni tanıyorum diyor. Ne istediğini biliyorum diyor. Sürprizle uğraşmak zorunda değilsin diyor. Konfor vaat ediyor, kesinlik vaat ediyor, bilinen vaat ediyor. Ama bu kabulün bir bedeli var. Şaşırma kapasitesi körleşiyor, merak azalıyor, arayış duruyor. Tanrı olmaya çalışan insan, makineye teslim olmuş insandır aslında. Eksiksizliği taklit etmeye çalışırken en insani şeyleri bırakıyor. Ve farkında bile olmuyor.

    Hayatınızda en çok büyüdüğünüz anlar hangileri? Geriye bakın. Dürüstçe bakın. O anlar cevabınızı bildiğiniz anlarda mıydı, yoksa bilmediğiniz anlarda mı? Büyük ihtimalle bilmediğiniz anlardaydı. Çünkü bilmemek zorladı. Aradı, sordu, denedi. Yanıldı, düzeltti, tekrar denedi. Ve bir yerde bir şey açıldı, o açılma anı, cevabı baştan bilseydiniz hiç gelmeyecekti. Bilmemek acıtır, evet. Ama aynı zamanda insanı ayakta tutan şeydir. Sabah kalktığınızda dünya hâlâ gizemlidir. Henüz sorulmamış sorular vardır, henüz açılmamış kapılar vardır, henüz şaşırılmamış anlar vardır. Bu küçük bir şey değildir. Aslında her şeydir. Çünkü bilmemek insanı öldürmez bilmemek, insanı insan yapan şeyin ta kendisidir. Eksiği olan arar. Arayan büyür. Büyüyen değişir. Değişen yaşar. Gerçekten yaşar.

    “Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş.”

    Sevgiler.

  • Önünüzde bir insan kafatası olduğunu hayal edin.

    Soğuk, sessiz, kaçınılmaz. Bu yazı boyunca konuşacağım her şey; teknoloji, veri, güç, sosyal medya, özgürlük yanılsaması sonunda oraya çıkıyor. Bütün bu sistemler var olmaya devam edecek. Bir zaman sonra siz olmayacaksınız. O yüzden asıl soru tek: Siz var olurken ne yaptınız?

    Modern teknokratların olağanüstü insanlar olduğuna inandırıldık. İmparatorluklarına baktık, önlerinde eğildik. İcatlarına baktık, hayran olduk ne çıkarsalar sorgulamadan kuyruklar bekleyip satın aldık. Ve fark etmeden kabul ettik: Onlar bizden daha iyi biliyor.

    Bu, çağımızın en büyük yanılgılarından biri.

    Bu insanlar kene ve sülükten daha olağanüstü değil. Bunu küçümseme olsun diye söylemiyorum. Gerçek anlamda söylüyorum: tek bir ihtiyacı tatmin etmek için çalışan sistemler bunlar. Büyümek. Daha fazla kullanıcı. Daha fazla veri. Daha fazla para. Başka bir şey yok niyetlerinde. Zeka mı? Zekanın, kendi büyümesi için bütün bir nesli zehirleyenle hiçbir ilgisi yok. Zekanın, nefreti ve yalanı bir toplumun damarlarına şırınga edenle hiçbir ilgisi yok. Bu safi aptallıktır. Ve bu şekilde davrananlar aptal insanlardır. Evrimin şimdiye dek ürettiği en zayıf, en sefil insan tipi.

    Ve tam bu aptallıkları sayesinde bizi ikna ettiler: Dünyamızı teslim etmeye.

    Sosyal medyanın zihinlere zarar verdiğini biliyoruz. Dikkat süresini kısalttığını, özgüveni kemirdiğini, insanı kendinden kopardığını biliyoruz. Bunlar artık tartışma konusu değil. Ama biz hâlâ asıl meseleyi kaçırıyoruz.

    Asıl mesele bireysel hasar değil. Asıl mesele, biz fark etmeden dünyanın nasıl kaydığı. Biz bu kaymayı fark etmediğimiz sürece nasıl kaymaya devam edeceği.

    Sosyal medya, insanlar için ana haber kaynağı olarak televizyonu geride bıraktı. İnsanlar artık kurumlara güvenmiyor. Ekranda yüzü görünen, sesi tanıdık gelen, kendine yakın hissettiği kişilere güveniyorlar. Kurumsal güven çöktüğünde insanlar, odada en bilge ses olmasa da kulağa doğru gelen kişinin peşine takılır. Türkiye’de bunun karşılığı yok mu? Bir seçim döneminde hangi bilgiler dolaşıyor, kimden geliyor, nerede üretiliyor? Geleneksel medyanın hayal kırıklığı yarattığı sır değil. Ama boşluğu dolduranın kim olduğuna, ne amaçla doldurduğuna kimse bakmıyor.

    Akıllı telefonlar özünde kötü değil. Sorun tek bir kırılma anında düğümleniyor.

    İlk iPhone zararsız bir nesneydi. Sonra App Store açıldı. Üçüncü taraflar uygulama üretmeye başladı. Serbest piyasa mantığı devreye girdi ve reklama dayalı bir model benimsendi: Bir uygulama dikkatinizi ne kadar uzun tutarsa o kadar çok reklam, o kadar çok para.

    Buradan doğdu o yarış. Bağımlılık üretme yarışı. Çocuklar yetişkinlerden daha kolay manipüle edilir; bu yüzden birincil kurban oldular.

    2009’da beğeni düğmesi geldi. Retweet geldi. Bir anda her gönderi oyuna döndü, başarısı sayıyla ölçülür oldu. Algoritmik haber akışı geldi ve viralitenin kapısı aralandı. Başlangıçta insanları buluşturmak için kurulan platform bambaşka bir şeye evrildi: gösterinin sahnesine, onayın pazarına, kazanılıp kaybedilebilecek bir oyuna.

    Bu dönem, bir çocuğun günlük ekran süresine üç saat daha ekledi. Bugün araştırmalar ergenlerin neredeyse yarısının interneti neredeyse sürekli kullandığını gösteriyor. Gençler arkadaşlarıyla eskisi kadar zaman geçirmiyor. Geçirdiklerinde telefon bildirimleri o anı bölüyor; çocuk farkında olmadan şunu ilan ediyor: Telefonum senden daha önemli. Günde ortalama “yüz doksan iki” bildirim. Bu baskı altında odaklanmak imkânsız. ADHD oranları sosyal medyanın yükselişiyle nedensel bir ilişki içinde kötüleşti. Bunlar tesadüf değil.

    Ama bunları zaten biliyoruz. O yüzden asıl soruya geçelim.

    İnternet bir zamanlar özgür bilgiydi. Ama bilgi ekonominiz olduğunda ne olur? Para akışının büyük bölümü bu ağlar için gerçekleştiğinde “özgür” kelimesi geçersiz hale gelir. Artık riskler yüksek, bedel de yüksek.

    Sosyal medyayı boş zaman etkinliği olarak görürüz. Çalışmanın karşıtı, tembel bir geçiş ritüeli. Ama bu doğru değil. Siz sosyal medyayı kullanırken biri zamanınızın meyvelerini devşiriyor. Her dokunuş, her video, her kaydırma o platformları inşa ediyor, algoritmalarını keskinleştiriyor. Ücret almadan çalışıyorsunuz.

    Bu garip bir emektir. Hem emek hem boş zaman görünümünde; ama ikisinin de sağladığı faydadan yoksun. Ne sermaye kazanırsınız ne de gerçek dinlemenin nimetinden yararlanırsınız.

    Asıl dinlenme anları, insanın kendisiyle baş başa kaldığı sessizlikte filizlenir. Uyumadan önceki o birkaç dakika düşüncelerin aktığı, bazen rahatsız edici ama çoğu zaman en derin olan anlar. İnsan kendini orada bulur. Ama artık o anlar yok. Her boşluk bir bildirimle, bir videoyla, sonsuz bir akışla dolduruluyor. Ve biz farkında olmadan şunu kaybediyoruz: kendimizle kalabilme yeteneğini. Bu kayıp ölçülemez. Ama insanın kim olduğunu anlayabilmesi için o sessizliğe ihtiyacı var.

    James Williams bir sahne kuruyor.

    Arabanıza GPS taktınız, gitmek istediğiniz yeri girdiniz. Vardığınızda bambaşka bir yere geldiniz. Markete gidecektiniz, hastaneye geldiniz. İki kez arıza derdiniz. Ama her seferinde aynı şey olsa, o cihazı bir daha elinize almazdınız.

    Şimdi sorun kendinize: Hayatınızda nereye gitmek istiyorsunuz?

    Bir sosyal medya platformu bu hedefi sizinle paylaşıyor mu? Onun amaçlarıyla sizinkiler örtüşüyor mu?

    Hayır. Hiç örtüşmedi.

    Bu şirketler yalnızca cihaz üretme işinde değil, aynı zamanda insan üretme işinde. İnsanı kendi değerlerinden koparıp şirketin değerlerini içselleştirecek biçimde yeniden inşa ediyorlar. Williams buna yıldız ışığını söndürmek diyor. Yıldız ışığı; insanın içindeki pusulaya bakarak hedeflerine yönelme yetisidir. Sosyal medya bizi anlık tatminin peşinde koşmaya alıştırarak bu gökyüzüne bulut dolduruyor. Ve bu yalnızca alışkanlıkları değiştirmiyor; varış noktasını değiştiriyor. Değerleri değiştiriyor. Beğenilerin, paylaşımların, takipçi sayısının tatminin ölçüsü olduğuna koşullandırılıyorsunuz. Ekrandan uzakta bile bu sıradan zevklerin peşinden koşuyorsunuz.

    Bunu kültür düzeyinde görmek mümkün.

    Siyasi süreçlerin fonksiyonel ayrıntıları görünmez. Ama bir siyasetçi sosyal medyada rakibini ezip geçtiğinde son dakika haberi oluyor. Evrensel ahlaki değerleri açıkça çiğnemiş isimler tekrar tekrar seçiliyor. Gezegenimize zarar verdiğini herkesin bildiği şirketlerden alışveriş yapılıyor. Bunlar bireysel tutarsızlıklar değil; sistematik bir koşullanmanın sonuçları.

    Kutuplaşma büyük sorun deniyor. Ama mesele kutuplaşmadan daha derin. Basit fikir ayrılıkları değil bu; kim olduğumuz konusunda bir bölünme. Rousseau buna karşı uyarmıştı: Bir toplum elitler tarafından yanıltılıp rakip kamplara ayrıldığında, o toplum kendisini oluşturan daha büyük bütüne olan aidiyetini yitirir. Bunu Türkiye’de yaşayan biri soyut bir felsefi tez olarak değil, gündelik hayatın dokusu olarak tanır. Komşunuz, akrabanız, çalışma arkadaşınız. Aynı şehirde, aynı mahallede, bazen aynı masada oturuyorsunuz; ama ortak bir dünya kuramıyorsunuz.

    Hedeflerimizi kaybettikçe kimliğimizi de kaybediyoruz. Ve bu boşluğa başka şeyler dolduruluyor: öfke, şüphe, gruplar arası düşmanlık. Birbirimize hiç olmadığı kadar bağlı görünüyoruz ve hayatımızın içindeki insanlardan hiç olmadığı kadar uzağız. Kalabalık bir şehrin yüksek katlı binasında yaşamak gibi; teoride her yere yakınsınızdır ama komşunuzun adını bilmezsiniz. Asansörde göz göze gelince bakışlarınızı kaçırırsınız.

    Para paranın peşinden gider. Çoğu şey paranın peşinden gider. Ve sosyal medya dünyası gerçek dünyamızı yeniden düzenliyor. Bu ağların elindeki para ve güç göz önüne alındığında, bunları işletenler toplumun kültürünü fiilen kontrol ediyor. Bu yüzden teknoloji liderlerinin siyasi iktidar odaklarıyla kucaklaşması, boyun eğmesi, söylemini iktidarın rengiyle boyaması artık olağan bir görüntü. Finansal büyüme için öne eğiliyorlar. Müşterileri için kılıklarını, söylemlerini, kendilerini değiştiriyorlar.

    Bu modern çağın altın hücudu. Ama altın yerine veri peşinde koşuluyor.

    Byung-Chul Han bunu Psikopolitik’te mercek altına alıyor. Büyük verinin teoride özgürleşme vaat ettiğini söylüyor: keyfi kavramlardan kurtuluş, insanlığa nesnel bir bakış. Kulağa güzel. Ama bu vaadi gerçeğe dönüştürmek için büyük veri; büyük iş ve büyük biraderle birleşti. Üçü artık tek bir varlık. Bu varlık tüketiciye büyük birader gibi casusluk yapıyor, büyük veri gibi bilgi devşiriyor, büyük iş gibi bu veriyi ticarileştirip satıyor.

    Buna büyük makine diyeceğim.

    Büyük makine içinde sizin ve benim gibi insanların hayatları meta haline geldi.

    Metalara derecelendirme sistemi uygulanır. Elmasa, mısıra, buğdaya katı sınıflandırma sistemleri vardır. Şimdi insanların da böyle bir sistemi var; haberi olsa da olmasa da. Axiom adlı şirket yüz milyonlarca insanın kişisel verisini ticarete konu ediyor. Bireyleri piyasa değerlerine göre yetmiş kategoriye ayırıyor. En üstteki grup: kayan yıldızlar. Düşük ekonomik değere sahip olanlar ise kelimesi kelimesine çöp kategorisinde.

    Çöp.

    Han haklı: Büyük makine yeni bir dijital sınıf toplumu yarattı. Sisteme yararı olmayanlar dışarı itiliyor. Değerliler kucaklanıyor. Ve bu verilere en çok düşkün olanlar politikacılar. Mesajlar artık gruplara değil, tek tek bireylere göre şekillendiriliyor. Tam size. Sizi hedef alarak. Duymak istediğiniz her şeyi söyleyerek.

    Buna direnmek istesek de çoğu zaman güçsüzüz. Bir siyasetçi kampanyasını tam size göre kurgularsa neden onu seçmeyesiniz? Özgür seçimlerin bu tabloya nasıl oturduğunu soruyorum. Beynimiz aylarca süren hedefli bir döngüden geçirilip zihnimiz çamur gibi yoğrulduktan sonra istediğimize oy kullanmakta özgürüz. Peki bu özgürlük ne anlama geliyor?

    Düğmeye her bastığında peynir verilen fareyi düşünün. Fare özgür. Ama neden basmasın?

    Carl Jung kolektif bilinçdışını tanımladığında söylediği şey şuydu: Bir toplumun içinde, hiç kimsenin tam olarak farkında olmadığı ama herkesin davranışını şekillendiren derin örüntüler vardır. Bireyler bunları göremez.

    Ama büyük makine görebilir.

    Veri madenciliği bu örüntüleri yüzeye çıkarıyor. Büyük makine, sizin kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri biliyor olabilir. Ve bu bulguları paylaşmak için hiçbir nedeni yok. Sermaye üretmek, güç uygulamak, toplumun gidişatını siz farkında bile olmadan yönlendirmek için kullanıyor. Kolektif bilinçdışınıza fark edilmeden sızabiliyor. Ve değiştirebiliyor.

    Düşünün bunu. Gerçekten düşünün.

    Büyük makinenin bir açığı var.

    Han şunu söylüyor: Büyük makine A ile B arasındaki ilişkiyi görebilir. A yükselince B de yükselir, A B’ye neden olur, bunları hesaplayabilir. Ama dışarıda bırakılan üçüncü bir değişken var.

    C. İnsan ruhu.

    A ve B’nin içinde var olduğu alan. Kaotik, karmaşık, ölçülemeyen insan unsuru. Büyük makinenin bu kadar sık yanılmasının nedeni budur: Yalnızca öngörülebilir olanı öngörebilir. Tarihin en yıkıcı kırılma anlarını düşünün. Türkiye’nin son yirmi yılını düşünün. Hiçbirini büyük makine öngöremedi. Bu olaylar geldi. Ve büyük makine yarattıkları kaosun üzerine bir akbaba gibi üşüştü, beslenip durdu.

    Ama bu açık aynı zamanda bir kapıdır.

    O hâlde çözüm basit mi? Telefonu bırak?

    Bu öneri suçu fazlasıyla bireyin üzerine yıkıyor. Bazı ebeveynler güvenlik amacıyla çocuğuna telefon veriyor. Ama modern dünyanın tehlikeleri artık parklarda değil, o telefonun içinde. Gençler sosyal medyasız dışlanıyor; bu melodramatik bir abartı değil, gerçek bir sosyal risk. Her ebeveyn teslim oldukça bir diğeri daha yoğun baskı hissediyor. Zincirleme bir teslimiyet.

    Ve üstüne şunu ekleyelim: Milyarlarca dolar ve yıllar süren araştırma bu uygulamaları geliştirmek için harcanıyor. On altı yaşındaki bir çocuğun bu orduyu yenmesini beklemek saçmalığın ta kendisi. Bugünün çocuğu telefonu aracılığıyla küresel felaketlerle, şiddetle, insanlığın en ham zalimliğiyle yüzleşiyor. Sonra aynı çocuk, bilginin düzenli sıralarla aktarıldığı bir sınıfa sokuluyor. Bu çelişkinin çocuğun dünyayı kavrama kapasitesini kırması şaşırtıcı değil.

    Şunu da söylemeliyim.

    Sosyal medyanın bir miktar iyi şey de yaptığını biliyorum. Dışlanmış, görünmez kılınmış insanlar için zaman zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. Bunu görmezden gelmiyorum. Ama verilere baktığımızda uzun vadeli gerçek fayda kanıtı yok. Gelişmiş dünyayı kasıp kavuran bir ruh sağlığı dalgası yok; tam tersi. Bütün olarak değerlendirildiğinde şu an kötü tarafı ağır basıyor. Kokain iyi hissettirebilir. Bu onu iyi yapmaz.

    Ve biliyorum, okuyucu haklı olarak şunu söyleyebilir: Sen de bu mekanizmanın içindesin. Eleştirdiğin zeminde durarak yazıyorsun. Buna savunma bulamıyorum. Ama şunu düşünüyorum: Bu platformlarda ya onlar için çalışabiliriz ya da onlar bizim için.

    Geleceğe dair umutluyum.

    Büyük ölçekli toplumsal sorunlar değişti. Doğruluğu tartışılsada bilgiye erişim değişti. Topluluklara ulaşmak kolaylaştı. Sivil haklar hareketleri gerçek kazanımlar elde etti. Değişim için somut yollar var: denetim mekanizmaları kurulabilir, erişim yaşı yükseltilebilir, çocukluk özgürlüğü yeniden tanımlanabilir.

    Ve belki kültürün kendi sarkaçına güvenebiliriz. Belki gelecek nesiller sürekli çevrimiçi olmayı sıradan, köreltici, yaşlı bir şey olarak görecek. Gençler güçlü. Akıllılar. Onların aptal olduğunu ilan eden o eski bağırışlar kibirden başka bir şey değil; köhne zihinlerin çürüyen yansıması. Her zaman olduğu gibi dünyayı en doğru biçimde algılayanlar gençlerdir. Değişimi her zaman onlar ateşlemiştir. Bugünün gençleri yarının dünyasını yönetecek. Ve şimdiki dönemin teknokratlarının onlara reva gördüğü bu yakışıksızlığı unutmamalılar.

    Bu dijital oyun parkının toprağını yırtıp atmak ve yeniden inşa etmek onların elinde.

    Ve önünüzde duran o kafatası?

    Hatırlatma o.

    Bütün bu sistemler, bütün bu makineler, bütün bu veri sonunda siz de oraya çıkacaksınız. Sizi satın almaya çalışan her şey, siz gittikten sonra da var olmaya devam edecek.

    Asıl soru tek:

    Siz hayattayken ne yaptınız?

    Sevgiler.

  • Uyku tutmadı bu gece. Tavana bakıyorum. Zihin dönmeye başlıyor ve o soru geliyor: Şu an dediğimiz şey gerçekten var mı? Sormamalıydım. Artık uyuyamazsın, Fiso. Zaten buradasın.

    Zaman bence sandığımız gibi değil. Daha kişisel, daha kırılgan. Bu gece aklımda üç başlık var. Ayrı duruyorlar ama aynı yere çıkıyorlar: Sen kimsin ve ne zamansın?

    Beyin bir editör gibi çalışır. Görüntü, ses ve dokunuş aynı anda gelmez. Beyin bekler, hizalar ve sana tek bir “an” verir. Ama o an çoktan geçmiştir. Benjamin Libet bunu ölçtü. İnsan “karar verdim” dediğinde, beyin o kararı çoktan almıştır; 300–500 milisaniye önce. Yani sen karar vermezsin, kararı fark edersin. Fizik daha ileri gider. Einstein’a göre evrensel bir “şu an” yoktur. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda vardır. Zaman akmaz; biz hareket ederiz. Senin “şu anın”, başkası için geçmiş olabilir. Gerçekliği canlı yaşamazsın, gecikmiş halini izlersin.
    Ve işin garibi şu: bunu fark ettikten sonra eskisi gibi bakamıyorsun.

    Çocukken bir yaz bitmezdi. Şimdi yıllar kayıyor. Sebep basit: beyin her şeyi kaydetmez, sadece yeni olanı yazar. İlk kez bisiklete bindiğinde her şey yenidir. Beyin yoğun çalışır, an uzar ve iz bırakır. Ama yüzüncü kez bindiğinde beyin kayıt almaz, otopilot açılır. Zaman geçer ama hafızada yer kaplamaz. Zaman algısı hafızadır. Ne kadar çok anın varsa, o kadar uzun hissedersin. Çocukken her şey ilk kez yaşanır. Yetişkinlikte tekrar başlar. Bu yüzden yıllar hızlanır. Zamanı yavaşlatmak istiyorsan yeni deneyimler gerekir: yeni insanlar, yeni yerler, yeni beceriler. Çünkü beyin yalnızca yeniyi hatırlar. Zaman saatle değil, hatırladıklarınla ölçülür.
    Belki de bu yüzden bazı yılları hatırlamıyorum. Gerçekten yaşamış gibi gelmiyor.

    Her gece bilincin kapanır. Derin uykuda düşünce yoktur, zaman yoktur. Sen de yoksun. Sabah bunu fark etmezsin çünkü fark edecek biri yoktur. Anestezi gibi: saatler geçer ama senin için yoktur. Peki sabah uyanan kişi, gece uyuyan kişi mi? John Locke’a göre evet, çünkü hatırlarsın. Ama Parfit başka söyler: sabit bir “sen” yoktur, her an değişirsin. Uyku bunu görünür kılar. Aslında sürekli kaybolur ve yeniden başlarsın. Bu yüzden ölüm korkusu tanıdıktır. Her gece prova yaparsın.
    Bunu yazarken bile içim daralıyor.
    Belki ölüm, sabahı olmayan bir uykudur.

    Şu anı doğrudan yaşayamazsın çünkü beyin onu geciktirir. Geçmişine güvenemezsin çünkü beyin çoğunu siler. Her gece kesilirsin ve sabah devam edersin. Peki “sen” nerede? Belki “sen” bir şey değilsin. Bir akışsın. Hatırlayan, düşünen, bekleyen bir süreç. Sabit değil, sürekli yazılan bir hikâye.
    Bunu kabul etmek zor. Ama inkâr etmek daha zor.

    Ve bu hikâyenin tuhaf yanı şu: Her şeye rağmen sabah kalkarsın. Kahve içersin. Devam edersin.

    Belki zaman akmıyor.
    Belki biz akıyoruz.

    Ve en tuhafı:
    kimin geçtiğini kimse bilmiyor.

    Sevgiler.

  • Trilyonlarca hücre kusursuzca çalışıyor. Peki zihin ne yapıyor?

    Şu an bedeninizde tam olarak 37,2 trilyon hücre var. Her biri kendi başına bir fabrika. Kendi enerji santrali, kendi arşivi, kendi iletişim ağı. Ve bu fabrikaların hiçbiri toplantı yapmıyor, strateji belgesi hazırlamıyor, vizyon sunumu yapmıyor. Sadece çalışıyor. Hatasız, sessiz ve şikâyetsiz. Sabahın dördünde da, öğleden sonra üçte de, siz derin uykudayken de. Durmaksızın.

    Kalbiniz bugün yaklaşık yüz bin kez atacak. Kimse ona “haydi, biraz motivasyon” demedi, kimse onu performans değerlendirmesine tabi tutmadı. Ciğerleriniz bu satırları okurken oksijeni kana karıştırıyor; bunu yaparken ne izin istedi ne de onay bekledi. Bağışıklık sisteminiz, siz şu an ekrana bakırken, vücudunuza sızmaya çalışan yabancı bir proteine karşı tam teçhizatlı bir savaş yürütüyor. Habersizce. Zahmetsizce. Ve büyük ihtimalle kazanarak.

    “Evren,tanrı,allah ya da her ne ise milyarlarca yıl uğraşarak bu harikayı inşa etti. Sonra ona Twitter verdi.”

    Şimdi dışarı çıkın. Bir ağaca bakın. O ağaç, güneş ışığını kimyasal bağa dönüştürüyor; fotosentez denen bu sihir, insanlığın en zeki laboratuvarlarının hâlâ tam anlamıyla taklit edemediği bir işlem. Bir karınca kolonisi düşünün: merkezi yönetim yok, CEO yok, strateji toplantısı yok, motivasyon konuşması yok. Yine de inşa ediyorlar, depoluyorlar, savaşıyorlar. Sistemin kendisi, düşünmeden daha akıllı. Okyanusa bakın: dalgalar kıyıya çarparken kimsenin onayını beklemiyor. Rüzgâr yön değiştirirken komite kararı almıyor. Doğa, bürokratik bir ayak bağı olmaksızın mükemmel işliyor.

    Peki bu muhteşem tablonun ortasında ne var?

    İnsan.

    Beyni, bilinen evrenin en karmaşık yapısı. Seksen altı milyar nöron, yüz trilyon sinaptik bağlantı. Dil icat etti, müzik yarattı, yerçekimini hesapladı, kendi türünün başka bir gezegene taşınmasını planlıyor. Beethoven sağır olduğunda beste yapmaya devam etti, Hubble uzaydaki galaksileri fotoğrafladı, Watson ve Crick hayatın şifresini çözüp çay içmeye gitti. Bu zihin gerçekten de olağanüstü şeyler yapabiliyor.

    Ve bu aynı beyin, aynı gün içinde şunu yapıyor: sosyal medyada yabancılarla anlamsız tartışmalara giriyor, açıkça yanlış olan bir şeye inanmaya devam ediyor, kendine iyi gelmeyeceğini bildiği şeyi yine seçiyor, özür dilemesi gerektiğini bildiği hâlde dilemeden yatağa giriyor.

    “Kalp hiç yorulmadan çalışır. Akıl ise bazen hiç çalışmadan yıllar geçirir.”

    Bu çelişkiyi anlamaya çalışırken bir yerde takılıyorum: Hücreye bak, hata yok. Ağaca bak, şikâyet yok. Karıncaya bak, tembellik yok. Sonra insana bak. Evrenin en gelişmiş varlığı, zamanının büyük bölümünü kendi aleyhine kararlar almak, gereksiz kaygılar üretmek ve geçmişi değiştirmeye çalışırcasına düşünmekle geçiriyor. Üstelik bunu yaparken son derece kararlı ve tutarlı bir şekilde yapıyor. Bu da ayrı bir ustalık sayılmalı belki.

    Bilim buna birkaç açıklama getiriyor elbette. Bilişsel önyargılar, evrimsel miras, prefrontal korteksin evrimsel olarak “yeni” ve dolayısıyla henüz tam oturmuş olmaması… Bunlar gerçek. Ama gerçek olması, ironik olmasına engel değil. Hatta bilimsel bir gerekçeye sahip olmak, ahmakça davranışı daha da tuhaf kılıyor: “Yapmamalıyım, biliyorum, neden böyle olduğunu da biliyorum, yine de yapıyorum.” Bu cümleyi en az bir kez kurduysanız, hoş geldiniz. Burada çoğunluğuz.

    Evren 13,8 milyar yıl uğraştı. Atomları bir araya getirdi, yıldızlar patlattı, gezegenler soğuttu, tek hücrelilerden omurgalılara koşturdu. En sonunda bunu yarattı: düşünebilen bir varlık. Merak edebilen, anlam arayabilen, güzel bulabilen, acı çekebilen ve başkasının acısını hissedebilen bir zihin.

    Ve o zihin şu an büyük ihtimalle birinin kendisi hakkında söylediği bir sözü düşünüyor. Beş yıl önce.

    Belki sorun şu: Hücreler ne yapacaklarını biliyorlar. Ağaçlar ne yapacaklarını biliyorlar. Karıncalar ne yapacaklarını biliyorlar. Sadece insan, ne yapacağını bildiği hâlde başka şey yapabiliyor. Buna özgür irade diyorlar. Çoğunlukla da hakkını layıkıyla kullanıyoruz. Ama arada bir — pek sık olmasa da — o irade devreye giriyor ve insan, gerçekten olağanüstü bir şey yapıyor. Belki de bütün bu ahmaklık, o anları daha parlak göstermek için var.

    Ya da sadece ahmaklık.

    Yazar notu: Bu satırları yazarken üç kez telefona baktım. İkisi gereksizdi. Biri de buydu işte.

    YN 2: Varlığıyla her zaman hayatımı aydınlatan sohbetin fikir babası E.G.’ye selam olsun.

  • Kierkegaard’ın o meşhur, sarsıcı cümlesini bilirsiniz: “Hayat geriye doğru anlaşılır, ancak ileriye doğru yaşanmak zorundadır.” İlk duyduğumda zihnimdeki birçok parça yerine oturuvermişti. Hem derin bir teselli hem de kaçınılmaz bir teslimiyet gizli bu gerçekte.

    Düşünün: Şu an içinden geçtiğiniz karmaşanın, dökülen gözyaşlarının ya da uykusuz gecelerin anlamını ancak o an “geçmiş” olduğunda kavrayabiliyorsunuz. O biten ilişki, kaybedilen iş, “hata” dediğiniz o keskin viraj… Hepsi yıllar sonra bakınca, aslında bütünlüğünü koruyan bir hikâyenin vazgeçilmez durakları gibi görünüyor. “Ah, demek o yüzden öyleymiş” dediğiniz an, sadece zihniniz değil, ruhunuz da bir nebze ferahlıyor.

    Peki, hayatın bu tersine işleyen mekanizmasını anlamak neden bu kadar önemli?

    Çünkü bu farkındalık, pasif bir kabulleniş değil; aksine, belirsizliğin ortasında bir yol haritası edinmektir. Hayatın sonradan okunabilen bir roman olduğunu bilmek, ileriye doğru daha cesur adımlar atmanızı sağlar. Her şeyin “şu an” anlam kazanması gerektiği baskısından kurtulur, kaosun içinde bir bağlam arama telaşını bırakırsınız. Bugün yaşadığınız dağınıklığın yarın bir düzene oturacağını bilmek, o meşhur varoluşsal kaygıyı biraz olsun dindirir. Sadece biraz “ama” bu bile uçurumun kenarında yürürken tutunacak bir daldır.

    Üstelik bu bakış açısı, geçmişle kurduğunuz o sancılı ilişkiyi de revize etmenize yardımcı olabilir. Eski hatalarınızı acımasızca yargılamak yerine, kendinize şu şefkati gösterebilirsiniz: “O gün, elimdeki o kısıtlı haritayla o yolu seçtim.” Bu bir mazeret değil; insanın kendi sınırlılığına duyduğu bir anlayıştır.

    Kierkegaard’ın bu paradoksu, varoluşun özündeki o gerilimi anlatır: İnsan, anlam arayan ama anlamın ancak “son” geldiğinde belireceğini bilen trajik bir varlıktır. Bu yüzden kaygı “angest” onun için bir kusur değil, özgürlüğün ağır ama kıymetli bedelidir. Seçebiliyorsanız, kaygı duyuyorsunuzdur. Kaygı duyuyorsanız, gerçekten yaşıyorsunuz demektir.

    Belki de en büyük cesaret, tüm bu sisli havaya rağmen o bir sonraki adımı atmaktır. Sonunu göremeden, garantisi olmadan, henüz anlamlandırmadan… Sadece yürüyerek.

    Unutmayın; hayat çözülmesi gereken bir bulmaca değil, deneyimlenmesi gereken bir süreçtir. Ve en berrak anlamlar, genellikle en beklenmedik köşelerde, biz tam da aramayı bıraktığımızda ortaya çıkar.

    Sevginin topraklarında sevginin de ötesinde buluşmak temennisiyle..

  • Birinin kalbinde yer etmek, dünyada sahip olabileceğiniz en değerli şeylerden biridir. Bir arkadaşınızın, iş arkadaşınızın ya da tanıdığınızın sizi başka birine referans göstermesi ise o yerin ne kadar derin olduğunun sessiz bir itirafıdır. Peki bu kadar sıradan görünen bir jest neden bu denli değerli? Gelin birlikte düşünelim.

    Referans, güvenin bir itirafıdır.

    Biri sizi başkasına referans gösterdiğinde aslında şunu söylüyor: “Bu kişi için itibarımı temin veririm.” Bu cümle kulağa basit gelir ama arkasında inanılmaz bir ağırlık taşır. Çünkü insan, kendi itibarını başkasının üzerine inşa etmez etmemelidir en azından. Biri bunu yapıyorsa, size olan güveni gerçektir. Yıllar içinde biriken küçük anların, tutulan sözlerin ve gösterilen samimiyetin bir özeti gibidir referans. Ne parayla satın alınır ne de ricayla elde edilir. Sadece yaşanarak kazanılır.

    Neden bu kadar nadir?

    Çünkü bugün herkes bir şekilde “görünür” olmaya çalışıyor. Sosyal medyada binlerce takipçi, parlak sunumlar, etkileyici başlıklar… Ama tüm bu gürültünün içinde gerçek güven sessizce yaşıyor. Algoritma sizi öne çıkarabilir, ama bir insanın size duyduğu güveni kodlayamaz. İşte bu yüzden referans bu kadar değerlidir çünkü gerçektir. Filtresizdir. Ve her geçen gün biraz daha nadir hale gelmektedir.

    İnsan, güvendiği şeyi paylaşmak ister.

    Bunu hepimiz yaşadık. Yıllarca izlediğiniz bir diziyi sevdiklerinize önermek, tadına doyamadığınız restoranı arkadaşınıza söylemek… Bunlar bilinçli kararlar değildir aslında. İçinizden gelir. Çünkü insan iyi olan şeyi tutamaz, paylaşmak ister. Bir insana güvendiğinizde de tam olarak bu olur. Onu başkalarına tanıtmak, içinizden gelen doğal bir dürtüye dönüşür. Referans, bu anlamda sessiz bir sevgi dilidir. “Sen değerlisin ve bunu başkaları da bilmeli” mesajının sözsüz halidir.

    Referans bir çember oluşturur.

    Siz birine değer verirsiniz, o size güvenir ve sizi başkasına tanıtır. O kişi de size güvenir, çembere dahil olur. Zamanla etrafınızda reklama değil, ilişkiye dayalı gerçek bir topluluk oluşur. Bu topluluğun içindeki insanlar birbirini tanır, birbirine güvenir ve birbirini büyütür. Bunu para ile kurmaya çalışanlar olur sponsorlu gönderiler, satın alınmış tanıtımlar… Ama o çemberlerin içi genellikle boştur. Güven olmadan kurulan her yapı, eninde sonunda çatlar.

    Peki referans olmak için ne gerekir?

    Aslında düşündüğünüzden çok daha az. Söylediğinizi yapmak. Aldığınızdan fazlasını vermek. Ve insanların hayatında gerçekten iz bırakmak. Büyük jestlere gerek yok çoğu zaman. Tam zamanında söylenen doğru bir söz bazen bir yılın emeğinden daha derin iz bırakır. Zor bir dönemde yanında olan biri, asla unutulmaz. Sessizce yapılan bir iyilik, yüksek sesle yapılan onlarca övgüden daha uzun süre hatırlanır.

    Referans olmak aslında şunu sormakla başlar: “Bu insan benimle tanışmaktan memnun oldu mu?” Cevap tutarlı bir şekilde “evet” ise, gerisi kendiliğinden gelir.

    Son olarak…

    Referans kültürü, nasıl bir insan olmak istediğimizin en dürüst yansımasıdır. Özgeçmişlerimiz, unvanlarımız, başarılarımız bir kenara birisi sizi başkasına “mutlaka tanışmalısın” diyerek tanıtıyorsa, o an gerçekten bir şeyleri doğru yapıyorsunuz demektir.

    Ve bu his, inanın, çoğu başarıdan daha tatmin edicidir.

    Sevgiler.

  • “İstersen kütüphanelerini de kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit ve ne de bir sürgü var.”

    — Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda

    8 Mart, dünya genelinde kadınları anmak, haklarına dikkat çekmek ve kazanımlarını kutlamak için ayrılmış özel bir gündür. Bu gün, yalnızca Amerika’daki eşitlik mücadelesinin ürünü olarak kalmamış; tüm dünyadaki kadınların haklarının farkına varılması adına önemli bir eşiğe dönüşmüştür. Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tanınan bu kıymetli günde kadınlar, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanlarda elde ettikleri başarılar ve sürdürdükleri mücadelelerle anılmaktadır.

    Bu konu hakkındaki düşünsel serüvenim çocukluk yıllarımda başlamıştı. Zihnimi hep meşgul eden bir soruyla yola çıktım: “Neden hiç kadın filozof yok?” Oysa bu soru, yanlış bir öncülün üzerine kuruluydu. Hypatia’dan Mary Wollstonecraft’a, Simone de Beauvoir’dan Hannah Arendt’e uzanan köklü bir kadın düşünce geleneği her zaman var olmuştu; ama bu isimler, erkek meslektaşları kadar görünür kılınmamıştı. Bu yazıda, söz konusu soru etrafında örülen düşüncelerle kadın haklarına dair ön yargılara ve eşitsizliklere karşı bir farkındalık oluşturmayı amaçlıyorum.

    Toplumumuzun kadınlarla ilgili pek çok basmakalıp düşünceye kapıldığı bir gerçektir. “Elinin kiriyle bu işlere bulaşma!” gibi ifadeler, yaşadığımız yüzyılın gerekliliklerine ayak uyduramamış eski düşünce kalıplarının yansımasıdır. Bu basmakalıp yargıların yerini, daha adil bir toplum için daha bilinçli ve eşitlikçi düşüncelere bırakması gerekmektedir.

    Biyolojik cinsiyete dayalı yaklaşımlar, modern çağ için artık geçerliliğini yitirmiştir. Kadınlar, sahip oldukları güç ve yeteneklerle toplumun her alanında belirleyici bir rol oynayabilirler. Bu potansiyeli desteklemek; kadınların yalnızca bir gün değil, her gün hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak açısından büyük önem taşımaktadır.

    Düşünce dünyamızdaki cinsiyet temelli önyargıları sorgulamak; eğitimden iş hayatına, siyasetten gündelik ilişkilere kadar pek çok alanda daha adil bir toplumun kapılarını aralayacaktır. Kadınların güçlü, yetenekli ve eşit bireyler olduğunu içselleştirmek, toplumsal dönüşüm için atılacak en temel adımlardan biridir.

    Kadın filozof sorusuna kendimce verdiğim yanıt şudur: Herkesin felsefe yapma potansiyeli ve hakkı vardır; ancak eşit fırsat ve görünürlük sağlanmadığında kadın filozoflar erkekler kadar tanınamaz, fark edilemez. Yeterli fırsat eşitliği tanındığında ise kadınlarımızın başarıları hem daha görünür olacak hem de artmaya devam edecektir, nitekim artmaktadır da.

    Sonuç olarak, 8 Mart yalnızca bir kutlama gününün ötesinde; düşünce dünyamızdaki önyargılara karşı cesur bir meydan okuma çağrısıdır. Kadınların gücünü ve değerini tam anlamıyla kavramak, daha eşitlikçi, adil ve bilinçli bir toplumun inşasına katkı sağlayacaktır. Bu günü bir çiçekle geçiştirmek değil, cinsiyet temelli önyargılara karşı cesurca durmak ve toplumsal bir değişim için somut adımlar atmak gerekmektedir. Bu vesileyle başta kıymetli eşim, annelerim ve kız kardeşim olmak üzere yaşamıma ilham katmış tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor; Çağdaş Türk kadınının bugün sahip olduğu haklar için büyük şükran borçlu olduğumuz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü de saygıyla anıyorum.

    Not: Bu yazıyı geçtiğimiz yıllarda bir dergide yazmıştım, yeri gelmişken sizlerle paylaşmak istedim.

    Sevgilerle.

  • Bir gün öleceksin. Bunu biliyorsun. Ama şu an bu cümleyi okurken içinde ne hissediyorsun? Büyük ihtimalle hiçbir şey. Belki hafif bir rahatsızlık, hızla bastırılan bir şey. Sonra sayfayı çeviriyorsun, telefona bakıyorsun, kahveni içiyorsun. Devam ediyorsun. İşte tam bu “bu geçiştirme” insanın ölümle kurduğu en yaygın ilişkidir.

    Ben de uzun süre geçiştirdim. Bu yazıyı yazmayı aylarca erteledim. Üşengeçlik diye adlandırdım bunu kendi kendime. Ama üşengeçlik değildi. Kelimeler sıraya dizildiğinde bir şeyler gerçek hale geliyor. Ve gerçek olan şeyler, görmezden gelmeni engelliyor.

    Şunu düşün: var olman için milyarlarca yıllık bir zincirin her halkasının kırılmadan gelmesi gerekiyordu. Atalarından birinin hayatta kalamaması, bir savaşta bir adım daha ileri atması, farklı biriyle evlenmesi — ve sen yoktun. Akıl sır ermez bir şansla bu evrende, bu gezegende, bu bedende buldun kendini. Bunu hak etmedin. Kimse hak etmedi. Sadece oldu. Ve sonra “bir gün” olmayacak.

    Bu dünyanın sistemine alışmak güç. Herkes teoriler üretir; kimileri bu teorileri inanca dönüştürür. Anlaşılır. Belirsizlik insanı yorar, boşluk korkunçtur. Ama tüm teorilerin, tüm inançların, tüm umutların altında şu tek gerçek yatar: doğuyorsak, öleceğiz. Her beşiğin altında bir mezar kazılır. Bu dünyada yaşayan her insanın yüzde yüz emin olabileceği yegâne şey ölümdür.

    Ama modern dünya, bunu kabul etmekte zorlanıyor. Ölüm, hayatın merkezinden alınıp hastanelerin en karanlık köşesine, siyah çerçeveli duyurulara, sigorta poliçelerinin ince yazısına hapsedildi. Yaşlılık “altın yıllar” olarak yeniden markalaştırıldı. Ölüm ise neredeyse bir başarısızlık gibi sunuluyor; sanki yeterince sağlıklı yaşasaydın, yeterince iyi uyusaydın, yeterince organik beslenmiş olsaydın bu sonu erteleyebilirdin. Erteleyebilirsin. Ama bitiremezsin.

    İşte tam burada bir tersine çevirme gerekiyor. Çünkü ölümü ciddiye aldığında, hayat da ciddileşiyor. Bu bir karamsarlık değil tam tersi, bir berraklık. Ani bir mercek gibi odaklanıyor her şey. Hangi ilişkiler gerçekten önemli? Hangi kavgalar boşa harcandı? Hangi sevinçleri erteliyorum, sanki sonsuz bir zamanım varmış gibi? Ölüm düşüncesi bu soruları zorla masaya getiriyor. Ve bu sorular rahatsız edici olduğu kadar, belki de tam o kadar özgürleştirici.

    Antik Roma’nın Stoacı filozofları bunu çoktan biliyordu. “Memento mori” yani “ölümlü olduğunu unutma” onlar için boş bir felsefi egzersiz değildi. Günlük bir pratikti. Her sabah kalktığında, bu günün son günün olabileceğini düşünmek. Marcus Aurelius hem bir imparator hem de bu pratiğin sessiz uygulayıcısıydı. Günlüğüne yazdı: her şey geçer, iktidar da, acı da, şöhret de. Bu geçicilik onu yıkmadı. Aksine, her anı daha dikkatli tutmasını sağladı. Çünkü sınırı bilen insan, sınırın içindekinin kıymetini bilir.

    Budizm başka bir yönden aynı kapıya çıkıyor. Geçicilik yani anicca temel öğretilerden biridir: her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir. Tibetli gelenekte ölüme hazırlanmak, yaşam boyu süren bir pratiktir. Bardo Thodol “Tibetlilerin Ölüler Kitabı” yaşayanlar için yazılmıştır aslında; öleni değil, geride kalanı hazırlamak için. Düşüncenin bu kadar uzak bir coğrafyada bu kadar benzer bir sonuca ulaşması tesadüf değildir. İnsan her yerde aynı soruyla karşılaşıyor: bu ne kadar sürecek, ve bu süre nasıl geçirilmeli?

    Semavi dinler de ölümü hayatın kenarına itmez tam merkezine yerleştirir. İslam’da ölüm bir son değil, asıl yolculuğun kapısıdır. Kabir, mahşer, hesap… bu kavramlar insanı bu dünyada eylemlerinin ağırlığıyla yüzleşmeye zorlar. Hristiyanlık da geçici dünyayı ebedi olanın gölgesinde konumlandırır. Bu geleneklerin ölüme bu denli merkezi bir yer ayırması rastlantı değil. İnsan, bu soruyla tam anlamıyla yüzleşmeden olgunlaşamaz. Bunu binlerce yıldır bilen gelenekler, modern dünyanın unutmaya çalıştığı şeyi hâlâ hatırlatıyor.

    Heidegger bu noktayı farklı bir keskinlikle ifade eder: ölüm, insanı özgün varoluşa çağıran tek olgudur. Başkalarının hayatlarını yaşamak, toplumsal rollerin arkasına saklanmak bunların hepsi ölümün farkındalığından kaçış biçimleridir. Ölümü kabul etmek ise kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir. Sartre da benzer bir yerde durur: sonsuz zamanın olmadığı yerde, her seçim daha gerçek, daha belirleyici hale gelir. Ölüm, seçimlerimizin ağırlığını artıran şeydir. Yani paradoks şu: ölümü düşünenler daha özgür yaşıyor.

    Ben bu çalışmayı bir egzersiz olarak gördüm başlangıçta. Sonra bir ayna olduğunu fark ettim. İnsan ancak kendi sonunu hayal ettiğinde gerçekten neyin peşinde olduğunu görüyor. Neyi sevdiğini, neyi ertelediğini, neden korktuğunu. Bu ayna rahatsız edici. Ama dürüst. Ve dürüst olanlar, güzel olanlardan daha kıymetlidir çoğu zaman.

    Her insanın en az bir kez bu düşünceyle ciddiyetle oturması gerektiğine inanıyorum. Korku için değil. Karamsarlık için değil. Sadece gerçekten yaşamak için. Çünkü ölümü düşünmeden geçen bir hayat, kendine ait olmayan bir hayat gibi geliyor bana. Sonu bilinmeden başlanmış, başkasının senaryosuyla oynanan bir oyun. Oysa sonu biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Ve belki de tek yapılması gereken şey bu bilgiyle, gerçekten, oturup yüzleşmek.

    Yazmak iyi geldi.

    sevgiler.

  • Biz garip bir halkız. Sabah kalabalık bir metrodan inip öğle vakti tıklım tıklım bir çay ocağında oturuyoruz, akşam yine bir sürünün parçası olarak eve dönüyoruz. Yüz yüze, omuz omuza, neredeyse nefes nefese yaşıyoruz. Ama birbirimize bakışlarımızda giderek daha az şey var. Gözlerin içi bir yerde kapanmış, dudaklar bir zamanlar refleks olan “geçmiş olsun”u artık kelimesi kelimesine ölçüp biçiyor.

    Bunu görmek için sosyolog olmak gerekmiyor. Bir otobüs durağında beş dakika beklemek yeterli. Kimse özür dilemeden itişiyor, kimse teşekkür etmeden kapıyı geçiyor. Nazik olmak saflık sayılıyor artık; “ne gerek var ki” bakışlarıyla karşılanıyor. Nezaket kuralları ise sanki başka bir uygarlığın mirası gibi duruyor aramızda — müzede sergilenir, günlük hayatta kullanılmaz.

    Peki bu nasıl oldu?

    Saygıyı, sevgiyi, nezaketi büyük oranda rol modellerimizden öğreniriz. Önce aile gelir, sonra toplum. Ama toplumun da bir babası var — ya da öyle anlatılıyor bize. “Devlet baba” diyoruz; sanki ona karşı çocuk olduğumuz, onun bize borçlu olduğu bir ilişki var ortada. İyi. O zaman şunu sormak lazım: Bu baba bize nazik yüzünü ne zaman gösterdi?

    Sürekli fırça yiyen, neden cezalandırıldığını bile tam anlamayan bir çocuktan ne beklenebilir? O çocuk büyür, öğrenir: sisteme güvenme, öne çıkma, fazla dürüst olma. İçini kapat. Baban seni sevmiyor olabilir, ama en azından görünmezsen zarar da görmezsin. Bu savunma mekanizması zamanla karakter oluyor. Nesiller boyu aktarılıyor. Ve biz bugün o karakterin kalabalığında yürüyoruz.

    Ait hissetmediğin birine yardımcı olmak zor. İnsan doğası bu. Aidiyetin olmadığı yerde sorumluluk da zayıflıyor. “Ben mi yapacağım?” sorusu güçleniyor. Ortak alan kirletiliyor, ortak kaygı tükeniyor, ortak dil çözülüyor. Yerine ne geliyor? Boşvermişlik. Ya da sinir krizi. Bazen ikisi aynı anda, aynı yüzde.

    Bir fincan hamaset bize artık hiçbir şey hissettirmiyor. “Ne mutlu” diyorlar, biz susuyoruz. “Gurur duyun” diyorlar, biz iç çekiyoruz. Çünkü gurur karşılıklı bir şeydir — verilen değeri, görülmeyi, korunmayı gerektirir. Hiçbirini almadan gurur üretmek, boş bir kabın içinde sesi yankılamaya çalışmak gibi. Çıkan şey gurur sesi değil, boşluk sesi.

    Temel sorunlarımızı konuşmadan detaylara odaklanmamız bekleniyor bizden. Kaldırımlar bozukken estetik kaygı taşımak, güven sarsılmışken vatandaşlık bilinci geliştirmek, görülmemişken nezaketi içselleştirmek. Bütün bunlar mümkün, ama çok daha zor. Ve bu zorluğun faturası sürekli bireye kesiliyor. Suçumuz onun çocukları olmakmış gibi hissediyoruz bazen. Doğduğumuz topraklar, konuştuğimiz dil, taşıdığımız pasaport — bunlar bizim seçimimiz değildi. Ama bu coğrafyanın yükü omuzlarımıza biniyor, bakışlarımıza yansıyor, dilimizi kesiyor.

    Bu tablonun üzerine bir de “evsizlik” hissi biniyor. Fiziksel bir evden bahsetmiyorum; doğduğun, sokağını bildiğin yerde ruhunun kendini misafir gibi hissetmesinden bahsediyorum. Kendi bahçende tanıdık bir yabancı olmak bu. Kararların senin dışında alındığı, kuralların sana sorulmadan konulduğu bir hayatta figüran bile olamamak. Merhametin bir erdem değil, “şüpheli bir işlem” muamelesi gördüğü bu iklimde; iyilik yapmaya çalışırken karşı tarafın “Benden ne koparacak?” diyen gözlerine çarpmak, insanın içindeki o saf pınarı kurutan en sert rüzgar oluyor.

    Bu kadar şeyi bilerek, taşıyarak, içselleştirerek — yine de birbirimize nazik olmayı seçmek bir erdem mi, yoksa aptallık mı? Belki de bu, her şeye rağmen “ben bu kargaşanın bir parçası olmayacağım” demenin en zarif ve en sert yoludur. Bir nevi sivil itaatsizliktir.

    Cevabı bilmiyorum. Ama soruyu sormayı bırakmak, sanırım en tehlikeli teslimiyettir.

    Sevgilerle.