• Denizin ortasında bir balık çırpınıyor. Karnı boş. Gözleri tuzlu pus içinde. Yaşadığı suyun varlığından bile habersiz. Sadece açlığını biliyor. O açlık, bütün varoluşunu dolduruyor. Belki de bilmemek, onun tek özgürlüğü.

    Kıyıda ben varım. Ayağımın altındaki kum serin, dalgalar bileklerime çarpıyor, sonra çekiliyor. Ruhum ise uçurumun kenarında sallanıyor. “Burası huzur,” diyorum kendime. Yalan söylüyorum. Biliyorum ki huzur dediğim şey, sadece düşmemek için bulduğum bir bahane.

    Başımı kaldırıyorum. Güneş tepede. Hep aynı. Doğuyor. Batıyor. Isıtıyor. Yakar gibi değil, ilgisizce. Benim sorularımı duymuyor. Belki de duymak istemiyor. Belki de güneş hiçbir zaman konuşmadı. Belki sessizlik, onun tek dili.

    Rüzgâra sesleniyorum: “Beni nereye götüreceksin?” Rüzgâr da güneş gibi. Sadece geçip gidiyor. Ne bir cevap veriyor ne de yön gösteriyor. Bazen düşünüyorum: Belki her şey böyle. Bize dokunuyor, ama bizim için değil. Bizimle hareket ediyor, ama bizim yüzümüzden değil.

    Ve sonra aklıma Tanrı geliyor. Belki Tanrı bir balıkçı. Evrenin en sessiz kıyısında oturmuş, elinde bir olta. İğnesine umut takmış. Bizim umutlarımız. Kendi ellerimizle kutsal sandığımız hayaller. Ve bizi bekliyor.
    Belki biz balığız.
    Belki yem hayallerimiz.
    Belki oltanın ucunda kurtuluş var. Belki sadece başka bir çırpınış. Bilmiyoruz. Bilemeyiz.

    Tanrı bekliyor.
    Güneş susuyor.
    Rüzgâr geçiyor.
    Ben koşuyorum.
    Balık çırpınıyor.

    Ve içimde büyüyen o soru hiç gitmiyor: Kim önce bırakacak? Ben mi? Balık mı? Yoksa Tanrı mı?

    Belki de bırakmak, kurtuluştur. Belki bütün çırpınış, bütün koşu, bütün direnme, sadece bırakmayı öğrenene kadar. Belki kurtuluş, pes etmekte saklıdır.

    3/8/25

  • Çukurun dibinde oturup gökyüzüne baktığımda, yıldızların her zamankinden daha parlak olduğunu fark ettim. Belki de gerçek ışık, en karanlık anlarda kendini gösterir. Kimimiz bu sırrı kitapların satır aralarında keşfeder, kimimiz bir sokak köpeğinin gözlerinde. Önemli olan, o ışığı tanıyacak gözlere sahip olmaktır. Çünkü hayat, bize sunulan düz bir yol değil; inişli çıkışlı, taşlı bir patikadır. Ve bu patikada dengede kalmak çoğu zaman seçim değil, içgüdüdür.

    Çocukluğumuzun düşüşleri dizlerimizde iz bırakırdı. Büyüdükçe yaralar görünmez oldu, ama acı daha derine işledi. Her düşüş, yalnızca yürümeyi değil, yeniden kalkmayı da öğretmek içindi. Yine de bazı çukurlar vardır ki, tüm bildiklerimiz yetmez. İşte o an, kendi kurtuluş şarkımızı yazmaya mecbur kalırız.

    İnsan, başkasının yarasını sarmakta ustadır; ama kendi kanamasını görmek en zordur. Dışarıdaki kusurları hemen fark eder, çözümler üretiriz; fakat kendi karanlığımızla yüzleşmek cesaret ister. O cesaret, aynadaki yansımaya “Seni görüyorum” diyebildiğimizde başlar.

    İçimizdeki savaş bitmeden, dünya huzurlu görünmez. Kendimizle barışmadıkça, etrafımıza görünmez duvarlar öreriz. Öfke, tatminsizlik, hep daha fazlasını isteme hâli… Bunlar, içimizdeki boşluğun yankılarıdır. Belki de aradığımız her şey, önce o boşluğun sesini dinlemekle başlar.

    Düşmek hayatın doğasında var. Ama her kalkışta biraz daha güçlenmek elimizdedir. Belki de sır, çukurları yok etmekte değil, onlarla yaşamayı öğrenmektedir. Çünkü en derin çukur bile, gökyüzüne bakmayı hatırlatan bir basamaktır. Ve orada, en karanlık noktada, yıldızların aslında ne kadar yakın olduğunu anlarız.

  • Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları bahçeye düşerken elimde bir sepetle dolaşıyorum. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve serin sabah rüzgârı… Ve önümde onlarca salatalık. Kimisi eğri büğrü, kimisi üstü çamurlu ama hepsi tarifsiz bir güzellik taşıyor. O an aklıma şu soru düşüyor:
    Market raflarında parlayan o kusursuz salatalıklar neden bahçemdeki bu salaş ama gerçek salatalıklar kadar lezzetli değil?

    Belki de bu sorunun yanıtı, modern dünyanın yitirdiği bir hakikatte saklı.

    Bahçedeki salatalık acele etmez. Güneşi bekler, yağmuru hisseder, toprağın ritmine uyar. Oysa market için üretilen salatalık, pazarın takvimine göre büyür; kronometreyle, daha hızlı, daha “verimli”. Heidegger’in “Dasein” kavramı kulağımıza çalınır burada: Bahçe salatalığı, kendi zamanına sadık kalırken; market salatalığı metalaşmış bir zamanın esiridir.

    Bahçedeki salatalıklar kusurludur. Eğridir, üzerinde çamur lekesi vardır, kimi daha soluk yeşildir. Ve tam da bu nedenle güzeldir. Japonların wabi-sabi anlayışında olduğu gibi, kusurlar onun gerçekliğinin nişaneleridir. Market salatalıkları ise Baudrillard’ın bahsettiği simülakr dünyasına benzer: Gerçek olanın yerini alan yapay bir mükemmellik.

    Bahçe salatalığı bir yere aittir. Toprağını bilir, suyunun tadını tanır. Bu aidiyet, onun lezzetine siner. Market salatalığı ise her yere aittir ama aslında hiçbir yere ait değildir. Arendt’in köklerinden koparılmış insanını andırır: Yersiz, yurtsuz ve dolayısıyla tatsız.

    Bahçedeki salatalık, emeğin ürünüdür. Tohum eken elin, sulayan sabrın, bekleyen yüreğin izini taşır. Marx’ın yabancılaşma teorisini tersyüz edercesine, bu salatalık bize emeğin kutsallığını hatırlatır. Market salatalığında ise kimin ektiği, nasıl büyüdüğü belirsizdir; sadece bir üründür.

    Bahçedeki salatalık ölümlülüğünü bilir. Toplandığı anda tüketilmesi gerekir; çünkü tazeliği geçicidir. Her ısırık bu yüzden bir ayin gibidir. Market salatalığı ise raf ömrüyle ölümsüzlük iddiasındadır ama tam da bu yüzden lezzetsiz bir ölümsüzlüğe mahkûmdur.

    Bir salatalık seçmek aslında bir yaşam felsefesi seçmektir. Bahçedeki salatalık bize fısıldar: Gerçek lezzet; zamanına, mekânına, kusurlarına ve ölümlülüğüne sahip çıkmaktır. Belki de mutluluğun sırrı, hayatı da böyle yaşamakta yatıyor: Eğri büğrü, çamurlu ama son derece gerçek.

    Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları bahçeye düşerken elimde bir sepetle dolaşıyorum. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve serin sabah rüzgârı… Ve önümde onlarca salatalık. Kimisi eğri büğrü, kimisi üstü çamurlu ama hepsi tarifsiz bir güzellik taşıyor. O an aklıma şu soru düşüyor:
    Market raflarında parlayan o kusursuz salatalıklar neden bahçemdeki bu salaş ama gerçek salatalıklar kadar lezzetli değil?

    Belki de bu sorunun yanıtı, modern dünyanın yitirdiği bir hakikatte saklı.

    1/8/25.

    sevgilerle.

  • Geçtiğimiz haftayı Avrupa’da, üç ülkede ve sayısız şehirde geçirdim. Milano, Como, Lugano, Nice, Cannes, Monaco, St. Tropez ve Marsilya… Altı güne sığdırılmış bir yolculuk. Yorucu muydu? Evet. Ama bu yorgunluk, bedenden çok zihni açan bir yorgunluktu.

    Milano’ya adım attığım ilk anda hissettiğim şey bir şıklık dalgası oldu. İnsanların üzerinde bir tür zahmetsiz zarafet var; giyimlerinden yürüyüşlerine kadar özenli ama gösterişsiz. Sokaklar büyük ve hareketli, ama aynı zamanda düzenli. Burada karmaşa bile bir sisteme aitmiş gibi.

    Şehrin merkezinde duran Duomo Katedrali’nin görkemi büyüleyici. Onun hemen yanında, Galleria Vittorio Emanuele II’nin cam kubbesi altında yürürken, bir alışveriş merkezinden çok bir sanat eseri gezdiğinizi hissediyorsunuz. Tarihleriyle kurdukları ilişki etkileyici: Eskiyi sadece korumuyorlar, ona hayat veriyorlar.

    Ama Milano’da beni en çok etkileyen şey, ne bir meydan ne de bir katedral oldu. Basit bir marketti.
    Evet, yanlış duymadınız: Bir market.

    İlk bakışta sıradan bir alışveriş deneyimi gibi görünüyor, ama öyle değil. Raflarda sadece çeşitlilik değil, bir anlayış da var. Avrupa genelinde zorunlu olarak uygulanan bir sistemle, aldığınız her ürünün üzerinde A’dan E’ye uzanan bir derecelendirme bulunuyor. A, en doğal ve besleyici; E ise en düşük. Basit bir gofrete bile baktığınızda sağlığınız açısından nerede durduğunu görebiliyorsunuz. İnsanlara ne yediğini bilme hakkı tanınmış.

    Türkiye’deki “gıda terörü” gerçeğini düşündükçe bu basit uygulama bile çarpıcı geliyor. Orada günlerce Türkiye’de yemeye cesaret edemediğim kadar abur cubur yedim ve bir kere bile rahatsızlık hissetmedim. Bu bile yaşam kalitesinin ne demek olduğunu hatırlatıyor insana: Sadece büyük yatırımlar ya da lüks restoranlar değil, basit bir market alışverişinde bile insana değer vermek.

    Belki de asıl turizm, Duomo’nun merdivenlerinde değil; bir marketin rafında, bir kafedeki sessiz nezakette ya da sokaktan geçen birinin gülümsemesinde gizli.

    Milano, yolculuğumuzun sadece başlangıcıydı. Bundan sonra Como’nun huzurunu, Lugano’nun dinginliğini, Nice’in sahillerini ve Marsilya’nın çelişkilerini yazacağım. Ama şimdilik, Milano’nun sokaklarında kalalım: Düzeniyle, zarafetiyle ve insana değer veren küçük ayrıntılarıyla.

    Fotoğraflarla yazımı pekiştireyim;

    Dante caddesinde bir akşam üstü.

    Galleria Vittorio Emanuele

    Duomo

    Bir sonra ki yazımda görüşmek dileğiyle.

  • Bir adam, omuzlarına neredeyse kendi ağırlığında bir taş almış. Her sabah o taşı bir dağın zirvesine kadar sürüklüyor. Adım adım, ter içinde, yalnız. Ve tam zirveye vardığında, taş kayıyor. Yeniden aşağı yuvarlanıyor. Adam durup izliyor. Sonra geri iniyor, taşı yeniden omuzluyor.

    Tanrılar Sisifos’a bu cezayı vermişti: Anlamsız bir işi sonsuza dek tekrarlamak. Ama bu sadece bir mit değil. Bu, insanın hikâyesi. Her gün yeniden başlıyoruz. Çalışıyoruz. Kuruyoruz. Topluyoruz. Yıkılıyor. Tekrar başlıyoruz. Ne için?

    Camus’nün sorusu buydu: “Bu hayat yaşamaya değer mi?” Cevabı ise şaşırtıcıydı: Evet. Çünkü farkına varmak, en büyük özgürlüktür. Sisifos bunu anladığında artık mağlup değildir. O taşı kendi seçimiyle yukarı çıkarır. Çünkü anlam, dışarıda bir yerde değil; yaptığımız işte, gösterdiğimiz dirençte gizlidir.

    Belki de asıl mesele, taşı değil, onu nasıl taşıdığımızdır.

    Gelelim Fisosif’in hikâyesine. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri şu oldu: Blog yazmaya başlayana kadar, kimse beni Sisifos’la ilişkilendirmemişti. Fonetik olarak, yani. Oysa kulağa ne kadar benziyor: Sisifos, Fisosif.

    Fisosif’i anlatmam için önce Fiso’yu anlatmam gerekiyor. Fiso’yu anlatmam içinse sanırım kendimi. Bu epey zaman alacak bir mesele; belki de başlı başına ayrı bir yazı konusu. Ama bu yazı için şunu söylemem yeterli olacaktır:

    Her şey Hüseyin’le başladı. Sonra Fiseyin oldu. Oradan Fiso. Fiso, kendimi tanımaya ve anlamlandırmaya başladığım yıllardan beri kullandığım ismim. Özellikle yabancı arkadaşlarımın kolayca söyleyebilmesiyle de zamanla içselleştirdim – (ˈfiːzoʊ) diye okunuyor.

    Ama aslında Fiso olma sebeplerinden en önemlisi başkaydı: “Fasafisodaki fiso” – hiçbir anlamı olmayan, anlamsız bir ses dizisi. O yıllar için nihilist bir yaklaşımdı bu. Anlamsızlığın kendisini isim olarak benimsemek. İlginçtir ki, o dönemde hiçbir anlam taşımadığı için seçtiğim bu isim, yıllar sonra en anlamlı bağlantıyı kuracaktı.

    Resmi adımı elbette seviyorum. Çok değerli insanların bana armağanı. Ama kişisel zevklerimin, ilgi alanlarımın, düşünce dünyamın olduğu her yerde Fiso olarak anılmayı tercih ediyorum. Şimdi ise yerleşik bir Fiso’yum.

    “Fisosif” ise bir ambigram. Yani hem baştan hem sondan aynı okunuyor. Zaten her şey de tam burada başlıyor.

    Tıpkı Sisifos’un taşını yeniden yukarı yuvarlaması gibi… Ben de aynı soruları yeniden kuruyor, aynı merakların peşinden gidiyor, aynı anlam çabasını her seferinde başka bir cümleyle yeniden başlatıyorum.

    İşte bütün hikâye böyle. Fiso’dan Fisosif’e uzanan, kendi taşıma razı olduğum bir yol.

  • Ankara, Türkiye’nin başkentidir. Bu unvan ona rastlantıyla verilmedi. Dönemin koşulları düşünüldüğünde, seçimin arkasında oldukça akılcı nedenler vardı. Ancak bu yazı, siyasi ya da jeopolitik gerekçelere değil; Ankara’yla benim aramdaki kişisel bağa dair.

    Bu şehir, insanları ve onların hayata bakışıyla özeldir. Hakkında çok konuşulur. Özellikle İstanbullular, Ankara’yı eleştirmeye bayılır. Ne gariptir ki en çok eleştirenler burada hiç yaşamamıştır. Bir insan, içinde yaşamadığı bir şehri bu kadar tutkuyla nasıl yerden yere vurabilir?

    Oysa Ankara tanındıkça sürprizlerini yitirir. Düzeni olan, tahmin edilebilir bir şehirdir. Özellikle deniz kıyısından gelen öğrenciler için ilk şok kaçınılmazdır: “Burada deniz yok!” Sanki gelirken birileri deniz sözü vermiş gibi… Oysa Ankara’nın aldığı eleştiriler bile stabildir. Çünkü Ankara, stabilliğin kentidir.

    Bu istikrarın benim için en anlamlı örneği kıymetli eşimdir. İzmir gibi bir sahil kentinden, 15 yıl önce okumaya geldiği Ankara’da kaldı. Adeta bu şehirde kök saldı. En iddiasız haliyle diyebilirim ki; Ankara’da kendini buldu.

    Kuğulu Park’ta saatlerce oturup insan yüzlerini izlemek… O yüzlerden bir şehrin ruhunu çözmeye çalışmak… Gözlem yapmak için sınırsız malzeme bulmak… Bunlar Fiso’nun en sevdiği Ankara ritüellerindendir. Geçenlerde Ekşi Sözlük’te okuduğum iki paragraf, bu hissi daha da derinleştirdi:

    “Denizsiz şehir kanaatkârdır. Deniz tuhaf bir şeydir çünkü insan yüzünü ona döndüğünde, sırtını kalabalığa verir. Bu yüzden yalnızlık en çok deniz kentlerine yakışır. Ankara’da ise bakılacak tek şey insan yüzleridir. O yüzden burada insanlar kolay kolay birbirini kırmaz. Murathan Mungan boşuna dememiş: ‘Ankara’da oturma odası ahlâkı vardır.’”

    “Ankara’da her şey oturma odalarında olur. Deniz yerine göz göze gelinen yüzler vardır. Yüzlerde işaret varsa, onları en iyi Ankara halkı okur. Tıpkı deniz yerine havuzlarla yetinmek gibi. Ama belki de her yokuşun ardında deniz çıkacakmış gibi yaşanan bu şehirde kurulan hayaller, denizin kendisinden daha mavidir.”

    Ankara her gün insana bazı önemli kelimeleri fısıldar: haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak… Çünkü burada insanlar birbirine arkasını dönemez. Yüz yüze kalırlar. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara’da “tek başına olmak” ile “yalnız kalmak” arasında büyük fark vardır.

    Ankaralıları bize yaklaştıran bir başka şey de dostluklarıdır. Burada insanlar, başka yöne bakamadıkları için birbirlerinin gözlerine bakar. Muhabbetler derindir, tartışmalar koyudur. Akar gider. Ankara hayatımda olmasa, kesinlikle böyle biri olmazdım. Başka ve eksik bir versiyonum öylesine bir hayat yaşardı.

    Ben hâlâ kendimi eski ve güzel Ankara’da yaşayan biri olarak hissediyorum. Uzun süredir Ayrancı’dayım. Burası, Cumhuriyet’le birlikte şekillenen Çankaya’nın en özel semtlerinden biri. Kültürel zenginliği, yaşlı ve bilge nüfusu, iletişime açık insanlarıyla farklı bir yerdir. Güvenli, sakin ama asla durgun değildir. Dolayısıyla Ankara’ya dair algım, biraz da Çankaya özelinde şekillenmiştir.

    Peki, Ankara’da mutlu muyum? Belki de bu yazının en çetrefilli sorusu bu. Çünkü Ankara, mutlu olmak için yaşanacak bir şehir değildir. Tarihi bile bunu söyler. Geçen gün Vikipedi’de “Tarihte Bugün” köşesinde şu satırı gördüm:

    “1402 – Ankara Muharebesi: Yıldırım Bayezid ile Timur’un orduları Çubuk Ovası’nda karşılaştı.”

    Eminim o savaştaki askerlere bir anket yapsaydık, mutluluk ortalaması oldukça düşük çıkardı. Ankara, mutluluğu değil; dirayeti, sadeliği ve sağlamlığı temsil eder.

    Zaten fark ettiyseniz, Ankara’yı hiç materyal ölçütlerle değerlendirmedim. Çünkü bir bozkırdan ne beklenir ki? Elbette göçle birlikte trafik gibi sorunlar arttı. Kiralar uçtu gitti, bla bla. Ama gri görüntüsünün ardında hâlâ kıymetli bir öz taşıyor bu şehir.

    Cumhuriyet’in başkenti…

    Bir zamanlar bu topraklarda hakikati duyan, onurlu insanlar yaşadı. Henüz çağın saçmalıkları başlamamışken, berrak zihinlere ev sahipliği yaptı bu kent. En yokluk zamanında dahi varlık inşaa edildi dört bir yanında.

    Okumaya, anlamaya, çalışmaya değer veren; kıymeti yalnızca emeğiyle ölçülen insanlara…

    Ankara, Cumhuriyet’tir.
    Cumhuriyet, fazilettir.
    Ve bir çift mavi göz, bu gri şehrin kalbinde bir vizyon inşa etti. En karanlık zamanında dahi umut ekildi bozkırına, oradan yurdun dört bir yanında. En sonunda ise bu şehir onu kalbine bastı.
    O’nu ve yolculuğunu anlamaya çalışmak bile Ankara’yı sevmek için yeterlidir.
    Sevmek nedensizdir, sebep arayanlar için yetersizdir Ankara.

    Sevgi ve saygılarımla..

  • Bazen bir kahve kokusu, eski bir şarkının ilk notası ya da yağmur sonrası toprağa sinen o tanıdık hava… Ansızın geçmiş, parmaklarını şimdinin dokusuna geçirir ve her şey canlanır. O anda, zamanın doğrusal olduğu yalanı çatlar. Çünkü geçmiş hiçbir zaman bütünüyle gitmez; sadece bekler.

    Hafızamız hiç de sandığımız kadar katı değildir. Her hatırlayış, yeniden yaratımdır. Anılar, canlı organizmalara benzer – büyür, değişir, kendini yeniler. Çocukken duyduğumuz bir söz bugün bambaşka bir yankı bulur içimizde. Ya da bir yaz akşamı karpuz yerken yakaladığımız o huzur… Belki de geçmişin şimdiye hediye ettiği bir melodidir.

    Şehirler, bu zaman oyunlarının en usta sahne tasarımcılarıdır. Ankara gibi bazı şehirler bu konuda daha da yaratıcı. Bir sokak köşesi seni aniden on yıl geriye götürür. Dikimevi’nden Kızılay’a yürürken, kulaklıkta eski bir albümle, hiç beklemediğin bir versiyonuna rastlarsın kendinin. Binalar yenilense de toprak unutmaz. Her katman bir hikâye, her kazı yeni bir keşif.

    Tabii ki geçmişin sesleriyle yaşamak kolay değil. Bazen rüyalarımıza misafir olan o kayıp yüzler, bazen yıllar önce söylediğimiz o acele sözler… Ama belki de bu sesler bizi korkutmak için değil, yarım kalan şarkıları hatırlatmak için geliyor. Kendimizle barışmayı, o eski halinizle el sıkışmayı öğretmek için.

    Geçmişin şimdiye sızması bir istila değil, davet gibi. Nehrin kaynağını göremesek de akışının sesini dinleyerek yeni rotalar keşfedebiliriz. Zaten hayat da böyle değil mi? Geride bıraktıklarımızla gelecek arasında kurulan köprüde yürümek.

    Geçmişin sızmasına direnmek mi, ona teslim olmak mı daha cesurca?

    Sevgiler.

  • Dün evde huzurla otururken apartman grubuna bir mesaj geldi. Mesajda bir komşumuz video göndermişti. Videoda, çatının uç kısmından sarkan bir ipe ayağından dolanmış bir kırlangıç, çaresizce çırpınıyordu. Komşumuz elindeki sopayla ulaşamadığını söyleyip, “Daha uzun bir şey var mı?” diye soruyordu.

    Aklıma uzun bitkiler için kullandığım destek sopaları geldi. Elimde hem bambu hem de sert plastikten yapılmış, yaklaşık iki metrelik sopalar vardı. Plastik olan daha işlevsel görünüyordu. Hemen alıp komşunun dairesine gittim. Hızla bir kurtarma planı yapmaya başladık.

    Pek çok yöntem denedik ama ipin direncini kıramadık. Kuş çok yorgun görünüyordu. En sonunda aklımıza ucuna bıçak bağlamak geldi. İlk denemede işe yaramadı. Daha sonra büyük ve tırtıklı ağızlı bir bıçakla tekrar denedik. Büyük bir dikkatle, kuşa zarar vermemeye çalışarak ipi kesmeye başladım.

    İp zayıflıyordu, başarıya yaklaştığımızı hissediyordum. Sonunda ip koptu. Ama hesaba katmadığımız bir şey oldu. Yorgun düşen kuş, uçamadan aşağıdaki ağaçlık alana düştü. Orada bekleyen birkaç sokak kedisi, bu düşüşü fırsat bilerek birkaç saniye içinde kuşu paramparça etti.

    Olduğum yere çakıldım. İpi kesmeseydim ne olurdu diye düşünürken, içimden bir ses “Güçlü olan hayatta kalır” dedi. Ama bu cümle, yaşadığım deneyimin derinliğini anlatmaya yetmiyordu. Çünkü o an yalnızca doğanın acımasızlığıyla değil, insan eylemlerinin ağırlığıyla da karşı karşıya kalmıştım. Acaba kaçınılmaz olanı mı hızlandırmıştım, yoksa yardım etmeye çalışırken daha kötü bir sonuca mı neden olmuştum?

    İnsanın vicdanı garip bir şey. O mesajı gördüğümde, hiç düşünmeden bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Sanki içimde evrensel bir ses, “bu canlı acı çekiyor, sen de bir canlısın, yardım etmek zorundasın” diyordu. Ne sonuçlarını hesapladım ne de başka bir alternatif düşündüm.

    Ama ya hiçbir şey yapmasaydım? O videoyu görmezden gelseydim? “Benim işim değil, başkası halleder” deseydim? Bu düşünce bile içimi sıkıştırıyor. Belki kuş yine ölecekti ama daha uzun süre acı çekecekti. Ya da tam tersi, biri daha dikkatli bir müdahaleyle onu kurtarabilecekti. Aslında eylemsizlik de bir seçimdir. Ama “yapabilirdim, yapmadım” cümlesi vicdanın en ağır yüklerinden biridir.

    Öte yandan, şimdi de “karışmasaydım belki daha az acı çekerdi” düşüncesiyle baş başayım. Eyleme geçmek de, geçmemek de aynı ağırlıkla çöküyor bazen insanın üzerine. Hangi ses haklı?

    İşte vicdanın çelişkisi burada başlıyor. Bizi harekete geçmeye zorlar ama hangi yönde hareket etmemiz gerektiğini söylemez. Yardım et der, ama nasıl yardım edeceğimiz konusunda sessiz kalır. Kırlangıç olayından sonra fark ettim ki, vicdan yalnızca bir dürtü; yönsüz ama güçlü bir çağrı.

    Aklıma Kant’ın kategorik emri geliyor: “İnsanlığı, gerek kendi şahsında gerek başkasının şahsında, her zaman amaç olarak gör.” O an kırlangıcı yalnızca bir kurtarma nesnesi olarak mı gördüm? Hayır, sanırım gerçekten onun acısını azaltmak istiyordum. Niyetim temizdi. Kant’a göre, eylemin ahlaki değeri sonucunda değil, niyetindedir. Bu beni bir nebze rahatlatıyor.

    Ama sonra John Stuart Mill’in faydacılığına geliyorum. O der ki: “En doğru eylem, en fazla mutluluğu ve en az acıyı getirendir.” Peki ya benim eylemim? Daha çok mu acı getirdi? Kuşun ipin ucunda daha uzun süre kalması mı daha az acı verirdi, yoksa yere düşüp birkaç saniyede ölmesi mi? Bu tür hesaplamalar yaşamın karmaşasında donuk ve yetersiz kalıyor.

    Aristoteles’in erdem etiği ise başka bir kapı aralıyor. Eylemin değil, karakterin önemli olduğunu söyler. Merhametle hareket ettim. Cesaretle çözüm aradım. Ama belki ihtiyat eksikti. O anda neyin erdemli olduğuna karar vermek kolay değildi ama şimdi dönüp bakınca hatalarımla öğreniyorum. Ve belki bu da bir erdemdir.

    Bu olay, aynı zamanda toplumsal sorumluluğu da düşündürdü bana. Komşumuz videoyu paylaşarak ilk adımı attı. Ben yardım ettim. Diğerleri sessiz kaldı. Müdahale etmek herkesin sorumluluğu mu? Yardım etmenin bir sınırı var mı? Ya da biz yalnızca kendi alanımızda mı sorumluyuz? Eylemin sonuçlarından ne kadar sorumlu olabiliriz? Her sonuç öngörülebilir mi?

    Apartman grubundaki bu küçük olay, aslında daha büyük bir toplum modelinin yansımasıydı. Hepimizin bildiği ama çoğu zaman sustuğu bir hakikat vardı: Sosyal sorumluluk çoğu zaman belirsiz ve dağınık bir yük.

    Ve en sonda felsefenin en ağır taşlarıyla karşılaştım. Bu olayda özgür irade nerede başlıyor, belirlenim nerede devreye giriyor? Kuş uçamadığı için mi düştü, yoksa düşmesi zaten kaçınılmaz mıydı? Ben müdahale ettiğim için mi öldü, yoksa zamanını mı değiştirdim?

    Camus’nün absürd insanı geldi aklıma. Anlamsız bir evrende anlam arayan bir canlı. Tıpkı Sisifos gibi, taşı yukarı yuvarlayan ama tekrar aşağı düşeceğini bilen insan. Ben de o gün, kendi taşımı yuvarladım. Sonuç anlamsız görünse bile, belki eylemin kendisi bir anlam barındırıyordu.

    Stoa felsefesine göre, kontrolümüzde olanla olmayanı ayırmak gerekir. Epiktetos der ki: “Sana bağlı olmayan şeyler seni üzmemeli.” Ama o gün kuşun düşüşü, bütün bu ayrımı yerle bir etti. Çünkü bazen sonuçlar bizim eylemimizden çok daha büyük etkilerle birleşir.

    Bu küçük olay, güncel yaşamın büyük sorularını da yeniden düşünmeme neden oldu. Sosyal medyada bir paylaşım yapmak bir eylem midir? Sessiz kalmak suç mudur? Yardım etmek, illa fiziksel bir müdahale midir? Sokakta bir olaya şahit olursak ne zaman devreye girmeliyiz? Bireysel eylem ile toplumsal sorumluluk arasındaki çizgi ne zaman bulanıklaşır?

    En sonunda şunu fark ettim: Hayatta her zaman mükemmel çözümler olmayabilir. Her eylemin ideal bir sonucu olmaz. Bazen yalnızca iç sesimizi dinleriz ve elimizden geleni yaparız. Sonrası belirsizdir. Ama bu belirsizliğin içinde cesaretle davranmak, hatalardan öğrenmek, sınırlarımızı tanımak belki de gerçek bilgeliktir.

    Kırlangıç düştü. Ve ben artık biliyorum: Bazı düşüşler engellenemez. Ama o düşüşe şahit olmak, insanı değiştirir. O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.

    Yazar Notu
    Bir süredir her gün yazmaya çalışıyorum. Bu alışkanlık, kaçınılmaz olarak kendimi beslemek için çeşitli konularda sık sık okuma yapmam gerektiği anlamına geliyor. Ben bir felsefeci değilim, hiçbir zaman böyle bir iddiam olmadı. Ama genel geçer düzeyde birçok felsefeci ile ilgili yüzeysel okumalar yapıyorum.
    Bu durum yazma işini ilginç bir yere evriltiriyor. Yaşadığım deneyimleri, okuduğum teorik bilgilerle harmanlayarak anlam arayışına giriyorum. Kırlangıç olayı gibi gündelik bir deneyim, birdenbire Kant’ın kategorik emrini, Mill’in faydacılığını, Aristoteles’in erdemlerini düşünmeme neden oluyor.
    Belki de bu yazının asıl değeri burada: Felsefe sadece akademik bir disiplin değil, gündelik yaşamın içinde karşılaştığımız sorularla başa çıkma yollarından biri. Her birimiz, fark etmesek de, küçük felsefi kararlar alarak yaşıyoruz. Bu yazı, o kararların farkına varmanın bir yolu olsun istiyorum.
    Sevgiler.
    18/7/25

  • Gece saat dört sularında yine beni yanına çağırarak uyandırdı. Gözümü açtım ama zihnim zaten uyanmıştı. Bilgisayara koştum. Aklıma ilk düşenleri yazmak istedim. Beyaz sayfa önümdeydi. Uzun bir süre sadece baktık birbirimize. Sonra o eski konu yeniden yükseldi: Kimliğimizin değişkenliği.

    On yıl önceki ben ile bugünkü ben aynı kişi miyim? Bunca şey yaşandı. Sadece yaşadıklarımı düşünsem bile, aynı kalmam mümkün mü?

    Her an değişim halindeyiz. Her yerde. Hatta değişimi algılama biçimimiz bile sürekli dönüşüyor.

    Bilim insanları, bedenimizin yedi yılda bir yenilendiğini söylüyor. Şu an elimde tuttuğum bu beden, on yıl öncekiyle aynı bile değil. Aynı atomları bile taşımıyor. Yüzümdeki çizgiler, saçlarımdaki beyazlar, bedenimin esnekliği… Her şey başka. Eski bir fotoğrafıma bakınca, “Bu ben miyim?” diyorum.

    Zihnimde ise daha sessiz, daha derin dönüşümler var. İlkokul arkadaşlarımın yüzleri silindi ama o günlerin beni nasıl şekillendirdiğini biliyorum. Bir zamanlar nefret ettiğim şeyleri şimdi seviyorum. Zihnim sürekli yeni yollar çiziyor, eski yolların üzerine.

    Duygusal dünyam da bambaşka. Küçükken karanlıktan korkardım, şimdi geceleri en çok düşündüğüm zamanlar. Önceden cesur olduğum şeylerden kaçınıyorum. Cahil cesareti diyorum şimdi geçmişime. Aşk, dostluk, mutluluk… tanımlar değişti. Kalbim aynı ritimde atıyor belki ama çaldığı şarkı bambaşka.

    Sosyal benliğim de başkalaştı. Çocuktum, şimdi yaşam okulunda ağır sorumluluklarla ilerliyorum. Eski arkadaşlarım yok, yerlerine yenileri geldi. İnsanlar beni farklı tanıyor, ben kendimi farklı algılıyorum. Kendimi yeniden yazıyorum, yeniden çiziyorum, yeniden kuruyorum.

    Tüm bu dönüşümlerin ortasında bir soru belirir: Peki o zaman beni ben yapan nedir?

    Belki sadece bir anı zinciriyim. Dün gece başımı koyduğum yastıktan bu sabah kalktığım ana kadar uzanan bir bilinç köprüsü. Kim olduğumu bilmem, geçmişimi hatırlamam, aynı kişiymişim gibi uyanmam. Bu süreklilik yanılsaması mı, yoksa gerçek bir bağlantı mı?

    William James’in dediği gibi: Bilinç, akan bir nehir gibi. Su değişiyor ama nehir aynı. Düşüncelerim değişiyor ama düşünmeyi sürdüren “ben” hep orada mı? Bu nehir metaforu beni rahatlatıyor. Belki de değişim korkutucu bir şey değil, doğal bir akış.

    Bazen de kendime daha sabit bir çekirdek arıyorum. Mizah anlayışım, stres karşısındaki tepkilerim, sevgiyi gösterme biçimim. Belki de bunlar, hiç değişmeyen temel taşlar. Yüzeysel katmanlar değişse de, derinlerde sabit kalan bir şey var mı?

    Bedenim de bir tür süreklilik sunuyor. Hücreler yenilense de form aynı. Bir binanın taşlarını değiştirirsin ama temel durur ya, öyle bir şey. Ama bu benzetme de yeterli mi?

    Çünkü işte burada Theseus’un gemisi çıkıyor karşıma. Eğer bir geminin bütün parçaları zamanla değişirse, o hâlâ aynı gemi midir? Bu antik paradoks modern benliğimin tam kalbine oturuyor.

    Ben de öyle miyim? Her hücrem, her düşüncem, her hatıram değiştiğinde, geriye kalan “ben” ne? Sadece bir isim mi, yoksa daha derin bir şey?

    Diyelim ki anılarım silindi ama kişiliğim aynı kaldı. Ya da tam tersi – anılarım aynen durdu ama kişiliğim tamamen değişti. Hangisi beni daha çok ben yapar? Bu sorunun cevabı net değil, belki de olamaz.

    Bugünkü kararlarım, hatalarım, gelecekteki beni etkiliyor. Ama o kişi başka biri olacaksa, neden bu kadar sorumluluk hissediyorum? Neden şimdiden onun için plan yapıyorum? Bu sorumluluk hissi, belki de sürekliliğin en güçlü kanıtı.

    Sürekli değişiyorsam, bu da demek ki her an biraz ölüyorum. Ama yine de ölümden korkuyorum. Neyi kaybetmekten? Bu korku, kaybolacak sabit bir şey olduğuna dair inancımı mı gösteriyor?

    Hayatımda bazı anlar var ki, bambaşka bir versiyonuma geçiş gibiydi. Mezuniyetim – o gün çocukluk bitti. İlk aşkım – dünyaya bakışım değişti. İlk kaybım – ölümlülüğü anladım. Her biri beni yeniden inşa etti. Hangi hâlim “gerçek” ben? Sessiz çocuk mu, özgüvenli genç mi, şüpheci yetişkin mi?

    Belki hepsi. Belki hiçbiri. Belki de “gerçek ben” arayışı yanlış. Sadece akan bir ben var. Bir nehir gibi: sürekli devinim, sürekli değişim, ama bir o kadar da süreklilik.

    Bazen bu değişime direndim. Eski hâlime dönmeye çalıştım. Ama zaman hep galip geldi. Direnmek nafile çıktı. Akıntıyla mücadele etmek yerine, onunla birlikte yüzmeyi öğrenmek gerekiyordu.

    Belki de doğru soru “Aynı kişi miyim?” değil. “Bugün kimim?” sorusu daha yerli yerinde. Çünkü kimlik sabit bir şey değil. Her gün yeniden kurduğum, her sabah biraz daha değiştirdiğim bir yapı. Her gün kendimi yeniden icat ediyorum.

    Kendimi bir nehir gibi düşünmeyi seviyorum. Akan su değilim ben, nehrin ta kendisiyim. Değişen, dönüşen ama hep var olan. Kıyıları aynı, rotası aynı ama suyu hiç durmuyor.

    Bu düşünce beni rahatlatıyor. Değişimin korkutucu olmadığını, aksine besleyici olduğunu anlıyorum. Statik bir kimlik aslında ölüm demek olurdu. Akmayan nehir, kurur.

    Gece dörtte başlayan bu düşünceler, şafakla birlikte hafifliyor. Belki de bu satırları yazan benle okuyacak olan ben farklıyım. Ama bu güzel bir şey. Bu farklılık, yaşadığımın kanıtı.

    Kendimle barış yapıyorum. Geçmiş benimle – o naif çocukla, o aceleci gençle. Gelecek benimle – o bilinmeyen, o potansiyel kişiyle. Hepsi benim, hiçbiri de değil. Bu paradoksla barışıyorum.

    Ve yazarken bile, değiştiğimi hissediyorum. Çünkü yazmak da bir dönüşüm biçimi. Düşünceler kelimelere dökülürken, ben de yeniden şekilleniyorum. Her kelime, beni biraz daha değiştiriyor. Kimlik, belki de tam olarak bu: Kendini durmadan anlama ve yeniden yazma çabası.

    Saat beş olmuş. Şu son bir saatte bile kaç kez değiştim bilemiyorum. Ama bu sefer korkmuyor, kaçmıyorum. Değişiyor, dönüşüyoruz… ve bu süreçte kendimizle barış kurabiliyorsak, gelişiyoruz da.

  • Unutulacağımızı bilmek, yaşamın en derin paradokslarından biridir. Belki de en büyük özgürlük, hatırlanma yükünden kurtulmakta saklıdır.


    Çoğu insan dedesinin babasını tanımaz. Adını bile hatırlamaz. Yüz yıl sonra biz de aynı sessizliğe karışacağız. İşte o sessizlik, insanın üçüncü ve en derin ölümüdür.

    Miras bırakmak, ölümsüzlük arzumuzun zarif bir kılıfıdır. Herkes bir şeyler bırakmanın peşinde koşar: bir eser, bir iz, bir isim… Ama gerçek daha sade. Birkaç nesil içinde, kimse ismimizi bile anmayacak. Bu ürkütücü olabilir. Ama aynı zamanda içinde gizli bir özgürlük de taşır. Hatırlanma yükünden kurtulduğumuzda, başka bir yaşam mümkün olur.

    Nörobilimci David Eagleman der ki: Her insan üç kez ölür. İlki, beden durduğunda. İkincisi, toprağa verildiğinde. Üçüncüsü, birinin onun adını son kez andığı anda. Ve o üçüncü ölüm kaçınılmazdır. Ne kadar başarılı olursak olalım, ne kadar tanınmış olursak olalım, zaman hepimizi siler. Shakespeare’i hatırlarız ama Shakespeare’in bakkalını değil. Einstein’ı biliriz ama Einstein’a çorba yapan komşu kadını değil. Tarih birkaç ismi korur; milyarlarcasını sessizce yutar.

    Bu gerçeği kabullenmek, yaşama bakışımızı değiştirebilir. Kendimizi nasıl hatırlatacağımıza değil, nasıl yaşadığımıza odaklanmak… İşte o zaman hayatın özüyle karşılaşırız. Bir iyiliği hatırlanmak için değil, doğru olduğu için yapmak. Bir insana, karşılıksız, yalnızca insan olduğu için yardım etmek. Bunlar kalıcılığı değil, şimdi’yi kutsar. Miras düşüncesi niyeti kirletebilir. “Acaba bu beni nasıl hatırlatır?” sorusu vicdanı bozar. Oysa iyilik tanık istemez. İz bırakmak için değil, bir anı güzelleştirmek için yaşamak… Belki de en samimi miras budur.

    Termodinamiğin ikinci yasası bize şunu söyler: Bir gün tüm evren ısı ölümüne varacak. Enerji dağılacak, yıldızlar sönecek. Ne iz kalacak, ne hatıra. Geriye yalnızca yaşanmış anlar kalacak. Ve o anların içindeki küçük ama gerçek iyilikler. Bu nihilistik bir bakış değil. Aksine, her anı daha değerli kılan bir farkındalık. Çünkü bu geçicilik, yaşadığımız her anı biricik yapar.

    Unutulacağımızı bilmek, içimizdeki yükleri hafifletmeli. Hatırlanma kaygısından özgürleştiğimizde, daha içten, daha vicdanlı ve daha huzurlu yaşarız. Bir çocuğun yüzündeki gülümseme. Bir dostla paylaşılan sessizlik. Bir kedinin sırtını okşarken duyulan o sade memnuniyet. Hiçbiri hatırlanmayacak. Ama hepsi yaşandı. Ve belki bu, yeterlidir.

    Büyük bir miras bırakma yükünden kurtulup sadece iyi bir insan olmaya odaklanmak… İşte gerçek cesaret burada. Ego yükünden sıyrılmak, kimsenin bizden dev şeyler beklemediğini fark etmek. Çünkü sonuçta hepimiz aynı sessizliğe karışacağız.

    Bu yaşamı anlamsız kılmaz. Tam tersine, her anı daha anlamlı hale getirir. Çünkü o anlar, onları yaşadığımız için değerli. Hatırlanacakları için değil. Belki de asıl miras, yaşadığımız güzel anların kendisidir. Hiçbiri kayıtlara geçmeyecek, hiçbir tarih kitabında yer almayacak. Ama yaşandılar. Ve bu, her şeyden daha değerli.

    Bir gün adımız da unutulacak. Ama bugün birinin hayatına dokunabiliyorsak, bu belki de sonsuzluk kadar anlamlıdır.

    Sevgiler.