• Zihin–beden ilişkisinin kavgalı olduğu bir günün akşamında yine aynı yerde, mutfak masasında buldum kendimi. Tuhaf değil mi; en stresli anlarımızda bile aynı köşeye sığınışımız… Sanki o masa, kaosa karşı tek sabit noktamız. Bu sefer niyetim kesindi. Geçtiğimiz günlerde yarım bıraktığım yerden meditasyona devam edecek, orman keşfimi tamamlayacak, hatta fırsat bulabilirsem inşa ettiğim evime geri dönecektim.

    Nefesime odaklanmaya başladım. Başta zorlandım ama kararlıydım. Birkaç nefes sonra sakin hissetmeye başladım; gözlerim yavaşça kapandı.

    Başlarda herhangi bir imge canlanmadı ama söyledim ya, kararlıydım. Bazen kendimizi ikna etmenin yarısı, aynı şeyi defalarca söylemekten geçer. İç sesimiz şüpheci bir arkadaş gibi sürekli “Gerçekten mi?” diye sorar. Yeterince sakinleştikten sonra tanımadığım bir ormanda, dev ağaçların arasında buldum kendimi. Enteresan bir biçimde hava kararmak üzereydi. Bugün etrafta hareketlilik yoğundu, çok fazla ses ve uyaran vardı.

    Olduğum yeri incelemeye başladım. Tüm detaylara odaklanmak için nefesimi daha da derinleştirdim. Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Nerede olduğumu düşünüp endişelenmektense bulunduğum ortama uyum sağlamaya çalıştım. Dev bir akasya ormanındaydım. Akasyaların bu kadar büyüyebileceğini bilmiyordum ama sonuçta bu bir hayaldi ve her şey mümkündü. Küçük adımlarla etrafta dolaşmaya başladım.

    Hava tam da şu an olduğu gibi sonbahara doğru gidiyordu. Rüzgârın serinlediğini hissediyordum. Güneş son ışıklarını dev ağaçların dalları arasından gösteriyor, gittikçe cılızlaşan ışık demetleri yerini derin bir karanlığa bırakmaya hazırlanıyordu. Daha önce hiçbir meditasyonda karanlıkta kalmamıştım; sanırım bu benim için bir ilk olacaktı. Karanlıkla aram genelde çok kötü değildir, tabii ki her insan kadar ürpertici bulurum ama illa karanlık diye de bir şeyi yapmaktan kendimi alıkoymam.

    Ormanın içinde yaptığım gezintiler bana temel bir ihtiyaç hiyerarşisini, güvenlik ihtiyacını gösterdi. Kendimi güvenli bir yere koymalıydım. Ama ne hikmetse güvenliğini sağlayacak hiçbir yer canlanmıyordu. Belki de canlanmaması gerekiyordu. Gittikçe kararan ormanın en karanlık noktasına doğru gitmeye karar verdim. Adımlarım sıklaşıyor, nefesim derinleşiyor ama aldığım nefeslerin de yetmediğini hissetmeye başlıyordum. Epeyce yürüdükten sonra artık gözümün karanlığa alışması gerektiğini biliyordum. Belli bir noktada artık ne yapacağımı düşünmem gerekirdi.

    İçimden bir ses düşünmemem gerektiğini söylüyordu. Sadece ormanı izleyip ormanı takip edecektim. Etraftaki hareketlilik sakinleşmeye başlamış diye düşündüğüm anda önüme çok hoş bir geyik çıktı. Orada olduğumu fark ettiği halde varlığımdan rahatsız olmamıştı. Ben de hayalimde dahi olsa onun orada olmasından memnundum; ona hiçbir rahatsızlık vermek istemedim. Birbirimize attığımız uzun bakışlar, arkamdan gelen ve daha önce duymadığım seslerin ürpertisiyle son buldu.

    Beklenmedik güzellikle karşılaştığımızda ona zarar vermemeye o kadar odaklanırız ki bazen o güzelliği yaşamayı unuturuz. Arkamı döndüm, sesleri anlamaya çalıştım. Çalıların arasındaki hareketlilik seslerin kaynağının orası olduğuna işaret ediyordu. Pek umursamadım, tekrar arkamı döndüm; geyik çoktan gitmişti.

    Artık hava karanlık, orman ise oldukça serin ve soğuktu. Yönümü tayin edecek herhangi bir ipucu da kalmadığına göre istediğim yöne doğru gitmeliydim. Adımlarımı atmaya başladım. Çok uzun bir yürüyüşün sonunda bir dere yatağına ulaştım. İçimden bir ses suyun aktığı yönü takip etmem gerektiğini söyledi. Derenin kenarından elimle takip ederek aşağıya inmeye başladım. Keşke gerçek hayatta da bu kadar kendimden emin yürüyebilsem.

    Hayat da böyle değil mi? Çoğu zaman nereye gittiğimizi bilmeyiz ama akışı takip edince yol açılır. Hayal dünyamızda cesur bir kaşifken, gerçekte kaldırımın bordürüne bile dikkat ederiz.

    Bu uzun yolculuk sonunda, suların döküldüğü büyük bir uçurumun kenarındaydım. Karanlık, soğuk ve nemliydi. Aşağıya bakmamak meditasyonda bile olsa benim için daha hayırlıydı.

    Uçurumun kenarında durduğum o an, vücudumda tuhaf bir titreşim hissettim. Aşağıdan gelen sesin sadece su olmadığını fark ettim: bir müzik vardı. Uzaktan gelen nağmeler kayalar arasında yankılanıyordu. Bu müziği daha önce hiç duymamıştım ama bir şekilde tanıdık geliyordu; belki de rüyalarımın derinliklerinden süzülen bir melodi. Uçurumun kenarından bir adım geri çekildim, suyun sesini daha dikkatli dinlemeye başladım.

    İçimdeki rehber ses bu kez daha net konuştu: “Korkma, aşağı in.” Ama nasıl? Karanlıkta bir uçurumdan aşağıya inmek, meditasyonda bile olsa mantıklı gelmiyordu. Ellerimi kayalarda gezdirirken sol tarafımda daha yumuşak bir iniş yolu olduğunu hissettim. Kayalar basamak gibi dizilmişti, sanki biri bilerek bu yolu inşa etmişti. İlk adımı attığımda ayağımın altında sağlam bir zemin hissettim; cesaret aldım.

    İnerken etrafımdaki sesler değişiyordu. Kuş cıvıltıları yerini gece böceklerinin şarkısına bırakıyordu. Ama arada bir insan sesine benzer tınılar da duyuyordum. Sanki uzaktan birisi şarkı söylüyordu, ama kelimeler belirsizdi. Her basamakta biraz daha aşağıya indikçe müzik de daha belirgin hale geliyordu.

    Sonunda ayaklarım nemli toprağa değdiğinde kendimi küçük bir vadinin ortasında buldum. Karanlığa rağmen burasının özel bir yer olduğunu hissediyordum. Su sesi artık çok yakındı ve şaşırtıcı biçimde çok hafif bir ışık vardı. Nereden geldiğini çıkaramıyordum ama her şeyin siluetini görebilecek kadar aydınlıktı. İşte o anda gördüm: tam karşımda, suyun kenarında küçük ama sıcak görünen bir kulübe duruyordu.

    Kalp atışlarım hızlandı. Bu, benim daha önce meditasyonumda inşa ettiğim ev miydi? Ama o bambaşkaydı; daha büyük ve farklı bir yerdeydi. Bu daha mütevazı, daha gerçekti. Kulübenin penceresinden sızan ışık beni çekiyordu. Ben bu evi nereden tanıyordum? Uzunca düşündükten sonra hatırladım: Daha önce bir bilgisayar oyununda yaptığım evdi. Fakat meditasyonumda ne işi vardı? Derken biraz Jung’un kulağını çınlattıktan sonra eve yaklaştım.

    Kapıyı çalmadan önce duraksadım. İçerideki kişi kimdi? Bu, benim kendi iç dünyamın bir parçası mıydı, yoksa bambaşka bir varlık mı? Elim kapı koluna uzandığında kulübenin içindeki mırıldama durdu. Sessizlik. Sonra yumuşak adım sesleri… Kapı yavaşça aralandı.

    İçerideki kişi bendim. Ama ben ben miydim? Daha önce hissettiğim ama ne olduğunu hiç anlayamadığım o duyguyu tekrar hissettim. Tüm varoluşumu bir potada erittiğimde, etrafımdaki tüm ruhları bu denklemden çıkardığımda kalan şeydim ben. Bir başıma, kendimle kaldığım ıssız ormanın ortasında, bir barakada yine kendimi bulmuştum.

    Neticede kendimle arkadaş olmaktan çekinmeyen birisiyim diye düşündüm. Eski püskü bir koltuğa oturdum. Hiç konuşmadım. Etrafa bile bakmadım. Kendime bakmak dahi istemedim. Orada var olduğumu bilmek fazlasıyla yeterliydi bu deneyim için.

    Öylece izledim şöminede yanan ateşi. Hayalimdeki ben de çok seviyormuş ateşi. Nereden anladığımı sormayın. Bu evrendeki tüm benler, meşe kütüklerini doğru dizmenin önemini bilirler. Öyle bir kendinden eminlik benimkisi.

    Uzunca bir süre—ki uzunluğun ne kadar olduğunu artık biliyorum—gerçek dünya saatiyle 25 dakika sonra gözlerimi araladım. Hava kararmıştı. Mutfak masası ve sandalyesiyle ben, zamanı durdurmuş; müthiş bir hayal ve derin nefeslerle bu etkinliği de tamamlamıştık.

  • Son günlerde damak zevkimde derin bir yoksunluk, bir tatsızlık hissediyorum. Bu, sadece yediğim yemeklerle ilgili değil; hayatın genel akışına sinmiş olan bir tür duygu kaybı. Zaten sık sık dile getirdiğim o genel mutsuzluk hali, toplumun her katmanına sirayet etmiş durumda. İnsanların yüzlerindeki gergin ifade, ses tonlarındaki bezginlik, gözlerdeki dalgınlık… Her şey, ortak bir ruh halinin parçası gibi.

    Buna bir de mevsimlerin ani değişimi eklendi. Yaz, hiç hazırlık yapmamışız gibi bir anda çekip gitti; yerini hüzünlü ve keskin bir sonbahar rüzgârına bıraktı. Bu sert geçiş, beraberinde getirdiği ayazla birlikte neredeyse herkesi hasta etti. Kiminin boğazı yanıyor, kimi öksürükten konuşamıyor, kimi de içinde tarifsiz bir durgunluk ve isteksizlikle dolaşıyor ortalıkta. Sokaklar, ofisler, toplu taşıma araçları… Hepsi aynı hastalıklı enerjiyi yayıyor. Böyle bir atmosferde insan, ister istemez kendini bir “güç tasarruf modu”na alıyor; enerjisini korumak için içine kapanıyor, sessizleşiyor, temasları en aza indirgiyor.

    Tam da bu ruh hali içindeyken bazen düşünmeden edemiyorum: Belki de farkında bile değiliz, muazzam bir sosyolojik ya da psikolojik deneyin kobaylarıyız. Üstelik deneysel bir sürecin parçası olduğumuzu bile bilmeden yaşıyoruz. Sistemin, iklimin, toplumun devasa bir laboratuvara dönüştüğünü ve bizlerin de farkında olmadan bu deneyde rol aldığımızı hissettiğim anlar oluyor. Kim bilir, belki de birileri bizim bu halimize kayıtsızca bakıyordur.

    Bu kayıtsızlık halini en çıplak biçimde şiddette görüyoruz. Eskiden toplumdaki şiddet eğilimleri belli bir racon, hatta ilkel bir “delikanlılık” kodu etrafında şekillenir, sınırları olurdu. Şimdi öyle değil. Artık kimseye, hiçbir canlıya acımak, merhamet etmek yok. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, hayvan… Şiddet, neredeyse normsuz, kuralsız, sınıfsız ve amansız. Sokak ortasında, sosyal medyada, evin içinde… Her yerde bu ilkel ve korkunç enerjiyle karşılaşmak mümkün. Bu, toplumun ruh sağlığındaki ciddi bir çözülmenin de göstergesi.

    Tüm bunların üstüne, gündelik hayatın en basit alanlarında bile aynı tatsızlıkla karşılaşıyorum. Markette ya da pazarda aldığım hiçbir ürün bünyeme iyi gelemiyor artık. Sebebi basit ama aslında çok derin: Kendi bahçemde, hiçbir katkı maddesi olmadan, toprağa dokunarak, emek vererek yetiştirdiğim ürünlerin lezzetine ve şifasına alıştım. O domatesin kokusunu, o biberin gerçek tadını, dalından koparılan meyvenin canlılığını özledim. Küçük bir not: Eylül 2025 itibarıyla, iki poşet meyve-sebze alışverişi 2000 Türk Lirası’nı geçti. Şu anki kurla yaklaşık 48 dolar. Bu, sıradan bir vatandaş için çok ciddi bir maliyet. Eskiden halsiz düştüğümde annem hemen meyve soyup getirirdi; o narenciyeler, o yerli meyveler sanki beni gerçekten iyileştirir, enerjimi yerine getirirdi. Şimdi ise ülkemizde yetişen ürünlerin bile bir derdi, bir tatsızlığı, bir “ruhsuzluğu” var gibi geliyor bana. GDO, pestisit, erken toplama, uzun raf ömrü için yapılan müdahaleler… Tüm bunlar, yediğimiz şeyleri sadece lezzetsiz değil, aynı zamanda âdeta “ruhsuz” kılıyor.

    Geçtiğimiz hafta dış dünyayla temasımın önemli bir kısmını oluşturan iki restoran deneyimim oldu. Ankara/Çukurambar’da, saygın addedilen mevkilerde bulunan ünlü iki mekândan da asla memnun ayrılmadım. Biri, modern mutfak iddiasındaydı; sunumlar göz alıcıydı ama yediğim yemekler o kadar yapay ve tatsızdı ki midemde ağırlık yaptı. Diğeri ise geleneksel mutfağı yeniden yorumlama iddiasındaydı, ancak annemin yaptığı yemeklerin sıcaklığından ve samimiyetinden uzak, endüstriyel ve soğuktu. Lezzet berbattı, yedikten sonra midem altüst oldu. Artık eminim: Dışarı çıkacaksanız, zaten mutsuz olacağınızdan ve hayal kırıklığı yaşayacağınızdan emin olarak çıkın. Belki ancak bu kadar düşük bir beklenti, sizi bir parça olsun “idare eder” denebilecek bir sonuca hazırlayabilir. Lüks mekânlar, yüksek fiyatlar artık kalite ve lezzetin garantisi olmaktan çıktı.

    Kısacası, ne lezzetli bir kahve içebildim ne de iştahla bir lokma atabildim ağzıma. Dışarı çıkmak artık benim için bir keyif değil, yalnızca bir mecburiyet. İşlerimi halledip hiç oyalanmadan eve dönmekten başka çarem yok. Çünkü fark ettim ki aradığımız o sıcaklık, samimiyet ve gerçek lezzet dışarıda değil. Onlar, kendi ellerimizle kurduğumuz küçük dünyalarda saklı. Belki de bu dönemi atlatmanın yolu, tam da bu küçük dünyaları birbirine ekleyerek, hoyratlığa karşı bizi koruyacak samimi komünler yaratmaktan geçiyor.

    Ve belki de asıl değişim, büyük kalabalıklarda değil, birbirimize omuz verdiğimiz o küçücük sofralarda başlayacak.

  • Güzel bir şeyler yazmak istiyorum bu sabah. Düşündüm düşündüm bulamadım. Sonra etrafımda olan bitenlerden sıyrılıp kendime basitçe bir soru sordum; “Ben ne yapabilirim?”. Kalktım, mutfağa doğru ilerledim. Aklıma gelen her yeni görevi bir kenara attım. Mutfakta sade bir masa ve iki sandalye bana bakıyorlardı. Hiçbir şey yapmadan oturmayı denedim. Bunu ancak deneyenler anlayabilir. İnsan hiçbir şey yapmadan 30 dakika oturabiliyorsa istediği her şeyi başarabilir. Arka arkaya gelen bildirimler, dikkatimi dağıtan onlarca uygulama, kitap okurken müziğe, müzik dinlerken kitaba odaklanmanın verdiği zihinsel dağınıklık… hepsini bir kenara bırakıp, o masada oturmaya doğru giden cesur bir karar…. Alarmımı 30 dakikaya ayarladım.

    İlk anlar: Oturmaya başlar başlamaz zihnin önüne bir sürü tuzak koyuyor. O tuzakların hiç birine düşmeden ilerlemek oldukça güç. Şansım yaver gitti ve bir sonraki adıma geçebildim. İlk iki dakika: Şimdi daha zorlu bir sınavım var; kendime sorular… Sürekli dağılmış hissediyorum. Yokuş aşağı giden, freni kopmuş bir bisiklet gibi hissediyorum endişeli olduğum zamanlarda. Bu his bana yabancı değil. Psikolog olmanın minik avantajlarından biri, aşina olduğunuz kaygılarla dostluk kurabiliyorsunuz. Hayatımda herkesle olduğu gibi kaygılarımla da seviyeli bir ilişkimiz var. Zihnim düşünmeye devam ediyor . Kaygıları birbirimize nasıl da bulaştırıyoruz? Bağışıklığı güçlü olanların aksine, düşük duyarlılık sahipleri, yani daha az farkındalığı olanlar daha az etkileniyor diye düşünüyorum.

    Kaygı konusu bir noktaya kadar mikrofonu tutsa da kısa süre sonra gerçekten sıkılmaya başlıyorum. Dizlerim adeta dans ediyor. Söylemiştim, insan hiçbir şey yapmadan durma konusunda gerçekten zorlanıyor. İnsanı zorlayan konular diye düşünmeye başlıyorum. Bir önceki konuda sanki kendi kendimle mutabık olmuşum da bir de üstüne yeni bir taslak açıyorum. Bunu ne sık yapıyoruz kendimize. Bir olayı hazmetmeden diğerine geçiyoruz, o ise arkada bir yerlerde varlığını sürdürüyor. Duygularımız da artık böyle, o duyguyu tamamlamaya fırsat bulamadan yenisine geçiyoruz… sürekli bir sörf hali. Bana göre sağlıklı olan zaten dalgalara aldırmadan ilerlemek ama bu hep mümkün değil. Duygu geçişleri diyordum, çok hızlı geçiyor artık birinden ötekine. Aynı gün içerisinde büyük umutlar yeşertebiliyorken bir anda endişeler, korkular, en sonunda da bu kavgadan etkilenen minik bizlere yerleşen umursamama hali, yani boşvermişlik. Hepsi aynı günün içinde. Zihnimiz koca bir çöplük gibi.

    Bakıyorum saate 7 dakika ancak geçmiş. Zamanın göreceliliği konusuna girmek istemediği için zihnim, kestirme bir yoldan duvara asılı kurutulmuş biber buketine sıçrıyor. Üzerinde durmayı yersiz bulduğum bir iki dakikalık boş düşünce akışından sonra değerli bir limana yanaşıyor zihin gemisi.

    10 dakika ancak dolmuş. Süre ilerliyor fakat kalan 20 dakika daha da yavaşlıyor sanki.

    Chulhan okuyan ve onu anlayan insanlara normalden de fazla bir sempati besliyorum. Geçenlerde Diken’de Feyza Hoca’nın değerli bir yazısını okumuştum. Kendisi iyi bir Chulhan okuyucusu olmalı ki ifade ettiği hususların her biri oldukça konsantre idi. Şöyle yazmış; “Tükenmişliğin en tipik belirtisi, etkinlik duygusunun kaybıdır; siyasette bu, ‘Ben olmasam da olur’ kararsızlığına dönüşür. Antik tragedyalarda seyircinin yaşadığı katharsis, yani arınma, bugün tersine dönmüş gibi; sahnede sürekli felaket var ama arınma yok.” . Gerçekten de öyle. Şiddet sarmalının içinde boğuluyoruz. Her kavram birbirini değiştiriyor, dönüştürüyor. Hafızalarımıza kazınmış normlar yerle bir oluyor.

    Sanırım çalışmanın ilk yarısını tamamladım. Zihin yine sıçrıyor… Kalan 15 dakikada neler düşüneceğim derken geçen sene hazırladığım çay karışımını gördüm buzdolabının üstünde. Evde düzenli çay içmiyoruz ama içtiğimizde de özenli bir çay içmek istiyoruz. Tarifini de yeri gelmişken vereyim. İyi çayın en önemli kısmının tozlarından arındırma olduğunu düşünüyorum. O yüzden özellikle son yıllarda bozulan ekonomi ve ahlaki sistemlerden nasibini alan marketçilik sektörünün değişmez ürünü olan paket çaylarda toz miktarı çok arttı. Hayır siyasete girmemeliyim. Dönüyorum konuya: Paket çayı açtınız, güzel bir elekten geçirerek tozlarından kurtuldunuz, benim gibi şaşıracaksınız çünkü paketin büyük kısmı tozmuş. Neyse, bir paket çaya 250 gram kadar Seylan çayı (Bayce markası oldukça lezzetli) koyuyorsunuz. Eğer imkânınız varsa kurutulmuş bergamot atın birkaç tane. İyice karıştırın. Zevkinize göre tadını ayarlayın. Neden çay tarifi veriyorum anlayamadan yeni bir konuya sıçrıyor zihin. Camdan Ayrancı’yı görüyorum. Ne güzel akıp gidiyor hayat diye düşünmeye dalıyorum.

    Hemen hemen 20 dakika doldu fakat çok sıkılmaya başladım. Nefesime odaklanmaya karar veriyorum. En değerli bulduğum fakat en zorlandığım aktivite. Nefesime odaklandıkça dış dünyanın uyaranları daha da keskinleşiyor. Hayır, dikkatimi sadece nefesime vermeliyim. Yavaşça gözümü kapatıyorum. Birkaç nefes sonra gerçekten de sakinleştiğimi hissetmeye başlıyorum. O deneyimi şu an yazıya aktarmak çok güç ama deneyeceğim. Yıllar önce çalışmalarda öğrendiğim bir şeyi denemek istiyorum. Zihnimde inşa ettiğim bir saray projesi. Son 5 yılda çok ihmal etsem de bu projeyi, iskânı alınmış, ağır inşaatı bitmiş durumda bırakmıştım. Yeniden imkân yaratıp zihin konutları projemi bitirmeliyim diyorum kendime. İnsanın meditasyonda kendisi ile mizah yarışına girmesi müthiş bir savunma mekanizması bence. Dağılan zihni susturmak yerine daha fazla nefesime odaklanıyorum.

    Bir kırda, güneşin tepelerde olduğu bir saatte, öylece yürüyorum; ileride bir yerde ormanlık alanlar görüyorum. Orman beni çağırıyor gibi. İnşa ettiğim bölgenin tersi istikamette ilerliyorum. Cıvıltılar artıyor. Her adımda daha da alışıyorum bu ilerleyişe. Bastığım yerlerin farkında değilim. Ayaklarıma bakmak istemiyorum. Odaklandığım tek yer yüce ağaçların olduğu orman. Uzunca bir yürüyüşün ardından varmam gerektiğini düşündüğüm halde orman hâlâ orada, uzakta duruyor. Dikkatimin dağılmaya başladığını fark ediyorum. Yapabilirim diyip tekrar yürümeye başlıyorum. Yeşillikler arasında kıpırtılar görüyorum; açıkçası ne olduğu ya da ne olacağı pek de umrumda değil. Kendi meditasyonumu kendim dışında başka bir unsurun bozmasına izin vermeyeceğim. Bu sefer kararlıyım. İlerliyorum. Daha rahat hissediyorum. Rüzgârı sakalımda hissediyorum. Uzaktaki ağaçlar artık önümde. İki heybetlinin arasından dalıyorum ormana. Sanki bir portaldan geçmişim gibi hissediyorum. Hava soğumaya başladı. Güneş ışınlarına sınırlı izin veriliyor. Güzel kırlar yerini kurumuş dalların çıtırtısına bıraktı. Hâlâ ayaklarıma bakmıyorum. Ormanın içerisinde yürümek ürpertici. İlerlemekte kararlıyım. Minik bir dikkat dağınıklığını daha derin nefeslerle toparlıyorum.

    Ormanın içinde ne aradığımı bile bilmeden dolanıyorum. Işıklar azaldıkça yön tayin etmek zorlaşıyor. Nereye gittiğini umursamayan birinin yönlere neden ihtiyacı olsun ki diye düşünüyorum. İlerde bir yerlerde bir hareketlilik gözüme çarpıyor. Yerde boy boy balkabakları görüyorum. Muhtemelen geçtiğimiz gün ziyaret ettiğim kahvecinin sonbahara geçiş ürünlerinin etkisi diyorum. İlerlemek daha da rahatsız edici hale geldi. Kararlılık yerini bazı sorulara bıraktı. İlerlemeliyim. Minik bir su birikintisi görüyorum uzaktan. Yaklaştıkça sevimli birikinti, yerini pis ve çamurlaşmış bir bataklığa bırakıyor. Umursamıyorum, etrafından dolanıyorum. Adımlarım da kendim gibi kararsızlaştığı için yavaşlıyorum. Artık ayaklarıma bakmaya başladım. Bu demek oluyor ki bedenim devam etmek istemiyor. Sağımdaki ağaca, cebimden çıkardığım bez parçasını sarıyorum. Buraya kadar gelebildim demek için. Altına oturuyorum. Etrafa bakıyorum. Meditasyonun içinde durup etrafa bakmayı zorlayıcı buluyorum. Katman içinde katman oluşturmak gibi geliyor. Minik bir tırtıl görüyorum. Ağır ağır ilerliyor. Tırtıl bu ormanda ne yer diye düşünürken aklıma karadut geliyor. Bu ormanda karadutun ne işi olur diye söylenirken hemen aşağıda meyvelerle dolup taşan o ağacı görüyorum. Meditasyon esnasında gözlük takmıyorum. Ama gözlerim çok net görüyor. İlerledikçe meyvelerin büyüklüğü beni şaşırtıyor; her biri başparmak büyüklüğünde, capcanlı, rengiyle karadutlar… Tadına bakmanın tüm süreci bozacağını hatırlıyorum. Ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın geldiği yer yine aynı diyorum kendi kendime: Meyveyi yemek mi, sürece devam etmek mi? Zihin akışımın hızlandığını hissediyorum. Meyveler çok canlı, bir tane yiyebilirim. Hayır, yememeliyim. Yesem ne olur ki? Hayır, zihin sarayından çok uzaklaştım, meditasyona devam edebilmeliyim derken meyvenin görüntüsü bozulmaya başlıyor. Etrafta tuhaflıklar artıyor, sinir bozucu alarm sesi yükseliyor. İyi ki yavaş yavaş artan bir alarm sesi seçmişim diyorum. Zihnim dış dünyaya uyanıyor. Gözlerimi yavaşça açıyorum. Mutfak masasında boş sandalyeye bakarak oturduğumu fark ediyorum. Alarm 30 dakikanın dolduğunu hatırlatıyor.

  • Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir mesele var. Aslında bu sadece benim değil, hepimizin hayatına dokunan bir konu. Günlük yaşamda tekrar tekrar karşıma çıkan, küçük gibi görünen ama giderek büyüyen bir boşluktan bahsediyorum: birbirimize iyi gelme ihtimalimizi farkında olmadan elimizin tersiyle itiyoruz.

    Restorana giriyorsunuz, karşınıza çıkan kişi sadece işini bitirmeye odaklı. Ne tebessüm, ne ilgi… Market kasasında, banka şubesinde, takside, devlet dairesinde… Hep aynı tablo: yorgun yüzler, isteksiz bakışlar, acele eden sesler. İnsanlar sanki kabuklarına çekilmiş, karşısındakini “insan” olarak değil, yalnızca bir “işlev” olarak görüyor. Artık şunu net biçimde söyleyebiliyorum: toplum olarak empati yeteneğimizi kaybettik.

    Bu adı konmamış bir hastalık. Ama belirtileri çoktan her yerde: yaygın mutsuzluk, kimsenin kimseyi dinlememesi, dinlese bile anlamaması ya da anlamak istememesi, geleceğe dair umutsuzluk, iletişimde sabırsızlık ve acelecilik, karşısındakini yalnızca görevini yerine getiren bir araç gibi görme… Eskiden daha mı iyiydik? Evet. Bugünkü kadar eksik değildi. Belki teknolojinin yalnızlaştırıcı etkisi, belki mevcut ekonomik, siyasi sıkıntıların boğucu ağırlığı… Sebep ne olursa olsun, sonuç ortada: birbirimize daha az anlayış gösteriyoruz.

    Bu tabloya karşı kendime geliştirdiğim savunma basit: beklentilerimi sıfıra indirmek. Bir restorana gitmeden önce yemeğin istediğim gibi gelmeyeceğini, garsonun üslubunun hoşuma gitmeyeceğini, hatta “keşke gelmeseydim” diyeceğimi peşinen kabul ediyorum. Böylece en ufak olumlu şey bile sürpriz gibi geliyor. Ama bu, aslında ne kadar trajik bir duruma işaret ediyor. İnsan, normalde doğal hakkı olan şeyi “lüks” gibi görmeye başlıyor.

    Benim yapım nazik olmaya, insanları anlamaya yöneliktir. Fakat artık görüyorum ki bu yaklaşım çoğu zaman hizmeti iyileştirmiyor. Tam tersine, sorun çıkarmayan biri olduğum için daha da kötü hizmet alabiliyorum. Önceden sipariş verirken sohbet açar, mekânın önerilerini sorar, ayrıntılı anlatırdım. Şimdi ise tek tek, net, tane tane söyleyip anlaşıldığından emin olmaya çalışıyorum. Yine de çoğu zaman istediğim gibi olmuyor. Bugün geldiğim nokta şu: beklentim yalnızca söylediğim şeyin önüme gelmesi.

    Toplum olarak ortak bir ahlaki uzlaşımızı kaybediyoruz. Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı, insana insan olduğu için değer vermeyi unutuyoruz. Sokaktaki en sıradan karşılaşmada bile görünmez bir mesafe örülmüş durumda. Ve bu tabloya bakınca sormadan edemiyorum: Eğer empatiyi tamamen yitirirsek, geriye nasıl bir toplum kalacak?

    Sevgiden önce saygıyla…


    minnacık bir not; bugün canım anneciğim ve babacığımın evlilik yıldönümleri. Otuz küsür sene önce büyük bir sevgi ile aldıkları bu karara hala keskin bir inançla bağlı olmaları bana hep ilham veriyor. İyi ki varsınız! canlarıma nice Sevgi dolu sıhhat dolu yıllar diliyorum.

  • “Sende çok değiştin Ankara.” Argümanlarımızı çöpe attığımız bir sabaha açtım gözlerimi. Kendine özgü kapalı havasıyla, içimi ürperten serinliğiyle yine “ben buradayım” diyorsun bize. Başkent eski formuna kavuşmuş. Ve biz de yeniden kavuşan iki dost gibi aynı masada oturmuş, hasbihal ediyoruz. Bugün ilkokuldan liseye tüm okulların açıldığı gün. Çocukluğumun o sabahlarını anımsıyorum: aynı serin hava vardı ama bazı şeyler bugünkü kadar ağır değildi. O zamanlar bu soğuk, sadece tenime işleyen bir serinlikti. Şimdi ise zihnime, iç dünyama işleyen bir ağırlık.

    İnsanın bu dünyadaki en temel ihtiyacı güven duygusudur. Güvende hissetmediğinde normallik kaybolur, hayat sürekli tetikte olunan bir sürece dönüşür. Anne karnında başlayan bu duygu, insanın yaşamının her aşamasında yeniden sınanır. Evde, okulda, işte, sokakta… güven varsa nefes almak kolaylaşır, yoksa en basit hareket bile kaygıyla örülür. Bugünümüzü en iyi anlatan hal de bu: Güvende hissetmiyoruz. Sokakta yürürken, hastanede sıra beklerken, okul yolunda çocuklarımızı uğurlarken, trafikte kırmızı ışıkta dururken… hayatın her alanında güven duygusunu arıyoruz. Bulamayınca da sürekli diken üstünde yaşayan bir topluma dönüşüyoruz.

    Gürültü hiç bitmiyor. İçinde bulunduğumuz anı susturamıyoruz. Şehir, hem gerçek hem mecazi anlamda kulaklarımızı sağır eden bir gürültüye hapsolmuş durumda. Toplum, kolektif bir ruminasyon hali içinde yaşıyor. Kafamızda dönüp duran, tekrar eden kaygılar: ekonomi, siyaset, şiddet, gelecek. Her biri iç huzurumuzu kemiren düşünceleri besliyor. Ruminasyon, psikolojide bireysel bir sorun olarak tanımlanır ama bugün Türkiye’de toplumsal bir refleks haline gelmiş durumda. Her gün aynı cümleleri kuruyoruz: “Ne olacak bu işin sonu?”

    Son altı ayda gündemimize giren kavramlara bakmak bile yeterli: enflasyonun alt dalları, mutlak butlan, adli kontrol şartı, temyiz… Bu kavramlar normalde hukukçuların, ekonomistlerin, uzmanların dilinde dolaşması gerekirken artık kahvehane sohbetlerinin, ev içi gündemlerin, hatta okul bahçelerindeki velilerin cümlelerinin parçası. Oysa halkın bunları bilmek gibi bir zorunluluğu yok. Ama sistem, halkı anlamaya zorlayan bir baskı üretiyor. Bu da ruminasyonu artırıyor, kaygıyı büyütüyor.

    Mukayese ettiğimiz Avrupa toplumlarında da kaygılar var elbet, ama sistem vatandaşın bu kaygıya saplanıp kalmasına engel oluyor. Onlar hayatlarını idame ettirirken devletin temel işlevlerini sorgulamak zorunda kalmıyorlar. Çocuklarının okul yolunda güvenliğinden endişe etmiyor, hastanede tedavi olup olamayacaklarını düşünmüyorlar. Bizdeyse sistemin kendisi kaygıyı büyütüyor. Vatandaşın zihnini meşgul eden her yeni kavram, her yeni kriz, yaşam enerjisinden biraz daha çalıyor.

    Böyle olunca halk çaresiz hissettikçe kahraman olmak, ülkesini kurtarmak istiyor. Kimi sosyal medyada sesini yükselterek, kimi sokakta hakkını arayarak, kimi yalnızca kendi ailesini ayakta tutmaya çalışarak bu kahramanlığın peşine düşüyor. Ama görüyorum ki bu pek mümkün değil. Çünkü dört bir yanımızı saran kaygılar, bizi sadece hayatta kalmaya zorlayan bir noktaya sürüklüyor.

    Ve işte Ankara’nın soğuk havası, tam da bu ruh halini fısıldıyor bize: Hayatta kalmak, yaşamak değil.
    Bir toplum sadece hayatta kalıyorsa, aslında çoktan yaşamayı unutmuştur.

    Sevgiler.

  • Telefonumda eski bir ses kaydını dinliyordum. Kaydı başlattım ve bir ses duydum: “Merhaba, nasılsın?” Donakaldım. Bir an kime ait olduğunu çıkaramadım. Sonra fark ettim: Bu benim sesimdi. Kendi sesime yabancılaşmıştım.

    Bu tuhaf deneyimi yaşamış olmalısınız: kendi sesinizi kayıttan dinlerken “Bu ben olamam!” demek. Ya da bir video görüntünüzdeki yüzünüze yabancı hissetmek. İçimizde taşıdığımız imajla dışarıda görünen imaj çarpışır ve ortaya uyumsuzluk çıkar. Kendimizi tanıdığımızı sanırız, ama bazen en yakın yabancı yine kendimiz oluruz.

    Ses kaydı deneyimi aslında psikoakustik bir fenomendir. Konuşurken sesimizi hem dış kulaktan hem kemiklerden duyarız. Bu birleşim daha dolgun bir ses algısı verir. Oysa kayıt cihazı yalnızca havadan geleni yakalar. Kemiklerin gölgesinden arınmış çıplak bir ses kalır geriye. Bu yüzden kayıttaki sesimiz bize ince, yabancı gelir.

    Benzer şekilde, aynadaki görüntümüz de aslında bir yanılsamadır. Her gün ters çevrilmiş bir yansımaya bakarız. Fotoğraf ya da video ise bizi başkalarının gördüğü şekilde gösterir. Bu fark, kendimizi tanımakta zorlanmamıza yol açar. Şokun sebebi açıktır: iç algımız ile dış gerçeklik arasındaki çarpışma. Taşıdığımız benlik imajıyla dünyanın gördüğü arasındaki uçurumun somut kanıtı.

    Bu anlar bize önemli bir hakikati hatırlatır: sabit, değişmeyen bir “ben” yoktur. Kimliğimiz bir taş değil, akıp giden bir ırmaktır. Her an değişiriz ama mikro-değişimleri fark etmeyiz. Ta ki bir ses kaydı, eski bir fotoğraf veya beklenmedik bir yansıma bize “eskiden kim olduğumuzu” hatırlatana kadar. Başkalarının gözünden kendimize bakmak önce rahatsız edicidir çünkü içsel algımızla çelişir. Oysa bu bakışlar kimliğimizin farklı parçalarını tamamlar. Kendimizi hem içeriden hem dışarıdan görebildiğimizde daha bütünlüklü bir benlik algısı kurabiliriz.

    Ayna kırıldığında yapılacak şey parçaları toplayıp eski haline getirmeye çalışmak değildir. Asıl mesele, her bir parçayı ayrı ayrı incelemek, kabul etmek ve belki de yeni bir bütün oluşturmaktır. Kırık aynalar bize parçalanmış yüzümüzü değil, çoğulluğumuzu gösterir. Yabancılaşma anlarını bir tehdit değil, bir davet olarak görebiliriz. “Bu da benim” diyebilmek, tanıdık ve yabancı tüm parçalarımızı kucaklamaktır. İşte özgürleşme burada başlar.

    Bunu hayatımıza nasıl taşıyabiliriz? Öncelikle kendimizle ilgili kalıpları sorgulayarak: “Ben hep böyleyim”, “bu benim doğam” dediğimizde fark edip esneterek. Her gün biraz daha farklı biri olduğumuzu kabul ederek. Kendimizi keşfetmek için küçük yollar açabiliriz: ses kaydı tutmak, fotoğraf çekmek, günlük yazmak, meditasyon yapmak. Farklı bakışlardan kendimizi görmeye cesaret edebiliriz.

    Ve en önemlisi, kendimizle olan ilişkimize merak ve şefkati koyabiliriz. Yargılamadan, suçlamadan, sadece gözlemleyerek. Peki siz en son ne zaman kendinize yabancı geldiniz? O anı hatırlayın. Nasıl hissettiniz? Ve o yabancılık size kendiniz hakkında ne öğretti?

    İşte yolculuk burada başlıyor. İlk adım: kırık aynalara bakma cesareti.

    not: Kendime bu ayı daha verimli geçirmek amacıyla bir hedef koydum. Bunun detaylarını önümüzde ki yazılarda daha net ifade edebileceğime inanıyorum. Bilirsiniz, bazı fikirler yolda şekillenir. Yolumuz açık olsun.

    Sevgiler.

  • İnsanı insan yapan önemli unsurlardan biri doğayla kurduğu ilişkidir. Bu ilişkide gösterdiği tevazu yaşamı kolaylaştırır, kibri ise felaketlere neden olur. Ben bu yazımda bunun arkasında yatan sebepleri kendi düşünsel yolculuğumda anlatmak istiyorum. Doğa sevgisi şöyledir böyledir gibi misyonerlik cümleleri kurmayı yersiz bulduğumdan dolayı bu yazıyı daha direkt bir üslup ile kurgulamayı hedefliyorum. Zira kendini arayan insan geldiği yeri düşünerek başlar yolculuğuna. Nereden geldiğimizin inanç sistemindeki karşılığı sizlerin hür vicdanına kalmıştır. Ben konuyu bu bağlamın dışında minik bir felsefe dokunuşuyla fisosifce ele alacağım. Tabiatla bağ kuramayan birine tavsiye verecek güce sahip olduğuma da inanmadığım için sadece değerlendirmelerde bulunmak ile sınırlı olacak bu yazı.

    İnsan, varoluş itibariyle geçici bir konumdadır. Milyarlarca yıldır süren doğal döngülerin içinde son derece kısa bir anlık varlık gösterir. Ne besin zincirinin vazgeçilmez halkası, ne ekosistemin lideridir – sadece bir parçasıdır. İnsan varoluşuyla ölümlüdür, sınırlıdır. Kendini anlamak için önüne gelen tüm büyüklük iddialarını elinin tersiyle itip bu gerçeğe odaklanarak başlamalıdır. Tarihten de eski olan doğada ne güçlü pençeleri, ne güçlü kanatları ne de güçlü yüzgeçleri vardır. Hayatta kalabilmiş olmasının temel sebebi, bu sınırlılığını kabul etmesi ve doğal düzenle uyum içinde yaşamasıdır. Burada şunu net ifade etmeliyim: İnsan kendi geçiciliğini ve sınırlılığını kabul ettiği, tevazuyu anladığı dönemlerde hayatta kalmıştır. Kendini bilmek sadece bireysel bir çaba değildir; içinde yaşadığı gerçekliği de büyük bir tevazu ile tanımayı gerektirir.

    İnsan, doğayla olan yerini en çok, onun karşısında hissettiği o derin alçakgönüllülük ile kavrar. Bu kavrayış, yapay çevrelerde değil, bir dağ zirvesinde soluğunun tıkanışında; şehrin gürültüsünde değil, bir ormanın büyüklüğü karşısında kendini küçük hissettiği anlarda belirir. Bu duruşu yaşamak ise bir yer bulma meselesidir. Kendini her şeyin sahibi değil, milyarlarca yıllık bir sürecin son derece kısa süreli bir misafiri olarak görmektir. Bir ağacı sadece hammadde, bir nehri sadece kaynak olarak değil; her birinin kendi varoluş hakkı olduğunu kabul etmektir. Doğa ile kurulacak bu ilişki, sahiplenme değil, saygılı bir birlikteliktir.

    Peki, doğadaki yerimizi unutup kendimizi abartmaya başladığımızda neler olur? İşte bu kibir, modern dönemin en büyük yıkım dinamiğinin temelini oluşturur. Kendini her şeyin efendisi sanan, doğaya hükmetmeye çalışan insan, aslında kendi yaşam koşullarını yok ettiğinin farkında olmaz. Bu kibirli tutum, yere atılan bir çöpün “önemli değil” görülmesinden, bir ekosistemin “ekonomik değer” olarak hesaplanmasına kadar uzanır. Çevre felaketleri bu zihniyetin kaçınılmaz sonucudur. Çünkü doğa, insan olsun ya da olmasın, kendi döngüsünü sürdürmeye devam eder. Yere atılan çöp birikir, hava kirliliği artar, iklim değişir – doğa buna göre kendini yeniden düzenler. Ama bu yeniden düzenlenme, insanın yaşayabileceği koşulları koruma garantisi vermez. Kibir, sonuçta kendini yok eden bir tutumdur.

    Bu yıkıcı döngüyü kırmanın yolu, alçakgönüllülüğe ve gerçekçi bir doğa anlayışına dönmektir. Doğada zaman geçirmek, toprakla temas kurmak, mevsim değişimlerini gözlemlemek; insana kendi yerini hatırlatır ve abartılı benlik algısını düzeltir. Bu yüzden 21. yüzyılın en kritik görevi, insanın kendi ölçüsünü yeniden bulması ve içinde yaşadığı dünyanın gerçekliğini anlamasıdır. Bu anlayışı gelecek nesillere aktarabilmenin yolu, eğitim sisteminin temelini değiştirmekten geçer. Okullarda en öncelikli ders, çocuklara kendi geçiciliklerini, doğanın büyüklüğünü ve bu ilişkideki sorumluluklarını öğreten bir “Yaşam Gerçeği” dersi olmalıdır.

    Gelecekte karşılaşacağımız sorunlar bizim kişisel tercihlerimizle sınırlı olmasa da, doğanın kendini düzenleme süreçlerine insanlık olarak saygı göstermek zorundayız. Doğa, insan türü yok olsa bile varlığını milyarlarca yıl daha sürdürebilir; fakat insan, doğal koşullar olmadan bir gün bile yaşayamaz. Bu açık gerçek, bize düşen rolün ne olduğunu net bir şekilde gösterir. Biz, doğanın sahipleri değil, mütevazi kiracılarıyız. Onu korumak, aslında kendi yaşam hakkımızı korumaktır. Bu, bir iyilik değil, hayatta kalma gereksinimidir.

    Sonuç olarak, insan hikayesi, kendi ölçüsünü bilme hikayesidir. Bu ölçüyü tevazu, gerçekçilik ve saygı üzerine kurduğumuzda, hem kendimizi hem de yaşadığımız dünyayı koruruz. Kendimizi doğanın üstünde bir varlık olarak görmekten vazgeçip, onun geçici ama bilinçli bir parçası olduğumuzu kabul ettiğimizde, davranışlarımız daha sorumlu, bakışımız daha ölçülü olacaktır. Unutmamalıyız: Biz gelip geçiciyiz, doğa kalıcıdır. Geride bıraktığımız izlerin, bu gerçeği kabul eden bir türün izleri olması için…


    Gelecek Nesillere Bir Mektup

    Bu satırları 21. yüzyılın ilk çeyreğinin son yazının son gününde, 31 Ağustos 2025’te kaleme alıyorum. Teknolojik bir devrimin tam ortasındayız. Yapay zekayla ilişkimiz hâlâ çok yeni ve belki de sizin gözünüzde komik sayılabilecek bir seviyede. Kendimizi “egemen tür” olarak adlandırıyor, tüm ilişkilerimizi bu kibir çerçevesinde kurguluyoruz.

    Bizler, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı günlere hiç hazır değiliz. İklim değişiyor, teknoloji her gün yeniden şekilleniyor, sosyal yapılarımız alt üst oluyor – ama hâlâ kendimizi her şeyin merkezi sanıyoruz. Hâlâ doğaya “kaynak” gözüyla bakıyor, ona hükmetmeye çalışıyoruz. Bu kibirimizin nerelere varacağını tam olarak bilmiyoruz, ama bazı işaretler hiç de iyi görünmüyor.

    Size bu mesajı bırakıyorum çünkü belki siz, bizim göremediğimiz sonuçları yaşayacaksınız. Umarım bu satırları okuduğunuzda hayıflanmazsınız. Umarım bizim tevazusuzluğumuzun faturasını siz ödemezsiniz. Umarım biz, zamanında ölçümüzü bulmuş, doğayla barışık yaşamayı başarmış bir nesil olarak hatırlanırız.

    Eğer öyle olmadıysa – eğer bu satırları okurken “keşke” diyorsanız – bilin ki en azından bazılarımız ne olup bittiğinin farkındaydı. Ve belki de bu farkındalık, sizin daha iyi bir yol bulmanıza yardımcı olur.

    31 Ağustos 2025, bir geçici insan

  • Spinoza’yı okurken karşıma çıkan bazı kavramlar kolayca zihnime yerleşti: sevinç, keder, cesaret, cömertlik… Hepsi hayatın içinde deneyimlediğimiz duygularla bağlantılıydı. Ama sırada öyle bir kavram vardı ki hep düşündürdü beni: “acquiescentia“.

    Türkçeye “memnuniyet”, “tatminlik” ya da “doyum” diye çevriliyor. Fakat bu çevirilerde kelime, gündelik hayatın sıradan bir tebessümüne indirgeniyor. Oysa Spinoza için acquiescentia çok daha köklü bir şey: insanın etik yolculuğunun hedefi, ruh dinginliği.


    İki Tür Memnuniyet

    Spinoza bu kavramı iki farklı biçimde kullanıyor:

    • Acquiescentia in se ipso → kendinden memnuniyet. Bu, aklın rehberliğinde ortaya çıkan bir duygusal doyum. İnsan kendi çabasının farkına varıyor, kendisiyle barışıyor. Ama bu memnuniyet hep eksikliğini hissettiren, daha fazlasını isteyen bir nitelik taşıyor.
    • Mentis (animi) acquiescentia → zihinsel dinginlik. Bu ise yalnızca sezgisel bilgiyle oluşan bir tamlık hali. İnsan, doğru bilgiden kaynaklanan bir hoşnutlukla hem kendisini hem de Tanrı’yı kavrıyor. Bu dinginlikte eksiklik yok; tamamlanmışlık hissi var.

    Kısacası biri akıldan doğan bir duygu, diğeri sezgiden doğan bir zihinsel durum.


    Akıl ve Sezgi Arasında

    Akıl bize bir yol açıyor. Kavramlar üretiyor, düzen kuruyor, tutkularımızı belli bir ölçüde denetim altına alıyor. Ama akıl hep bir “daha fazlası” arayışıyla ilerliyor. Tatmin sağlıyor, fakat aynı anda bir doyumsuzluk da üretiyor.

    Sezgi ise bambaşka bir noktaya götürüyor: Varlığı bir bütün olarak, Tanrı’nın sonsuzluğunu içimizde kavradığımız an, tam anlamıyla dinginliğe ulaşıyoruz. Burada arayış değil, buluş var. Eksiklik değil, tamlık var.

    Belki şöyle bir metafor kurabiliriz:

    • Akıl bir merdivendir. Adım adım yukarı çıkarız, ama hep bir sonraki basamağa ihtiyaç duyarız.
    • Sezgi manzaradır. Bir an gelir, bütün basamakların nereye çıktığını görürüz.

    Hazcılık Değil, İradecilik de Değil

    Spinoza’yı okurken anladım ki onun felsefesi ne basit bir hazcılıktır ne de katı bir iradecilik. Hazların peşinde koşmak bizi mutluluğa götürmez; iradeyle tutkuları bastırmak da imkânsızdır.

    Etik yol, tutkularla savaşmak değil, onları dönüştürmektir. Sevinçli duyguları artırmak, kederli olanları azaltmak… Ve işte acquiescentia tam burada ortaya çıkar: hem aklın düzeninden hem sezginin bütünlüğünden beslenen bir ruh dinginliği.


    Bugüne Sorular

    • Bizim “memnuniyet” dediğimiz şey gerçekten dinginlik mi, yoksa geçici hazların ürettiği bir tatmin mi?
    • Akıl yoluyla kurduğumuz düzen bize huzur mu veriyor, yoksa hep bir şeylerin eksik kaldığını mı hissettiriyor?
    • Sezgisel bir bütünlük, yani varlığımızı daha büyük bir bütünle birlikte kavrama hali mümkün mü?

    Spinoza’nın bize sunduğu rehberlik şu: Gerçek memnuniyet, tutkuları bastırmakta değil, onları dönüştürmekte; hazların peşinde koşmakta değil, onların ötesinde kalıcı bir dinginliğe varmakta saklıdır.

    Son Söz: Bir Yolculuğun Ucunda
    Ethica okumalarına başlarken hiçbir felsefi iddiam yoktu. Sadece kendi arayışımı tarihe not düşmek istedim. Barışla başladık, sevinçlerle devam ettik, zalimliğin gölgesine uğradık ve nihayet memnuniyet kavramına geldik. Her bir durakta Spinoza’nın kavramları benim hayatıma dokundu, bana yeni sorular bıraktı.

    Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki Spinoza’nın asıl öğrettiği şey kavramların kendisinden çok, onlarla yaşamak. Çünkü onun felsefesi kitapların sayfalarında değil, dostlukta, aşkta, şehirde, sokakta, bizatihi yaşamın içinde açılıyor.

    Belki de bütün mesele şu cümlede gizli:
    Gerçek sevinç, barış, bağışlayıcılık ve memnuniyet ancak ortak kudretimizi artırdığımızda mümkündür.

    Ve bu noktada ister istemez Türkiye’ye dönüyorum. Şiddetin, kutuplaşmanın, korkunun sıradanlaştığı bir toplumda yaşıyoruz. Barışı “silahların susması” sanıyor, sevinci tüketimle karıştırıyor, zalimliği hep başkasına atfediyor, memnuniyeti kısa vadeli hazlarda arıyoruz. Spinoza ise bize başka bir yol gösteriyor: korkuyla değil, akılla ve dostlukla kurulan bağlar; bireysel kudreti değil, ortak kudreti çoğaltan bir yaşam.

    Benim için bu seri, sadece bir felsefi uğraş değil, aynı zamanda bir davet oldu:
    Okuyana da aynı soruyu bırakmak istiyorum:
    Biz Türkiye’de kendi kudretimizi nerede çoğaltıyoruz, kiminle paylaşıyoruz?

    İlgi ve merak duyan her ruha sevgilerle…

  • Spinoza’yı okurken beni en tedirgin eden kavramlardan biri “zalimlik” oldu. Çünkü onun tanımladığı bütün duygular bir şekilde bize, yani kendi bedenimize ve kudretimize aitti: sevinç, keder, sevgi, nefret… Hepsi bizim varlığımızın artışı ya da azalışıyla ilgiliydi. Ama zalimlik farklıydı.

    Spinoza, Ethica’nın üçüncü kitabında şöyle der:
    “Zalimlik, sevdiğimiz ya da acıdığımız birine zarar vermeye yönelik duyulan dürtüdür.”

    Ve hemen ardından önemli bir şey ekler: zalimliğin zıddı bağışlayıcılıktır ve bu bir pasiflik değil, insanın öfkesini ve kinini sınırlayabilme kudretidir.


    Zalimliği Kendimize Atfedemeyiz!

    İşte burası çok tuhaf: Biz kendimize “zalimim” demeyiz. Kızgın olduğumuzu, nefret ettiğimizi söyleriz ama “zalim” demek hep başkaları içindir. Bir kral halkını eziyorsa ona “zalim” denir; bir otorite başkasına şiddet uyguluyorsa biz ona bu sıfatı yakıştırırız.

    Demek ki zalimlik, kendi içsel halimizi anlatmaz; ötekine dair bir suçlamadır. Bir eğilimi, bir niyeti ona atfederiz. Eğer o kişi bize doğrudan zarar veriyorsa zaten nefret ederiz; “zalim” demeye gerek kalmaz. Zalimlik, bir eylemden çok, bir atıftır.


    Dil ve Atıf

    Ulus Baker’in işaret ettiği incelik burada ortaya çıkar: zalimlik, dilin kurucu işlevlerinden biridir. Çünkü birine “zalim” dediğimizde sadece duygumuzu ifade etmiyoruz, aynı zamanda ona bir öznellik yüklüyoruz. Onu bir tür niyetle damgalıyoruz.

    Bu yüzden hiçbir diktatör kendine zalim demez. “Öfkeli” olabilir, “sert” olabilir ama asla zalimliğini kabul etmez. Zalimlik hep ötekinin üzerine yazılır. Zalim ötekidir.


    Ülkemizde Zalimlik

    Baker bugünkü Türkiye’yi görseydi ne derdi bilemiyorum. 2025 yılına geldiğimizde toplumun her köşesine sinen şiddet, zalimliğin nasıl normalleştiğini gösteriyor. İktidarın otoriter dili, teokratik baskının gündelik yaşamdaki yansımaları, zalimliği sıradan kılmış durumda.

    Üstelik otoritenin zalimliği çoğu zaman korku ve hayranlıkla paketleniyor. Halk, bu paketlemeyi dizi sahnelerinde, manşetlerde, günlük sohbetlerde yeniden üretiyor. Zalimlik böylece hem nefret edilen hem de gizlice hayranlık duyulan bir figüre dönüşüyor.

    Zalimliği göstermek çok kolaydır, çünkü şiddet her yerde vardır. Ülkemizde yayınlanan hemen hemen her dizi şiddeti, mafyayı, zalimliği içeriyor. Ama zalimliğin zıddı olan şeyi, yani öfkesine hâkim olmayı göstermek çok zordur.

    Bu da kısır bir döngü yaratıyor: Halk bağışlamanın farkındalığına erişemediği için zalimlik kol geziyor; zalimlik her alana yayıldığı için böyle bir farkındalık da gelişemiyor. Çünkü güç odakları bunu istemez — şiddet kolay tüketilir, hızla etkisini gösterir ve dikkatleri dağıtır. Oysa bağışlayıcılık, zamanın içinde, sabırda ve içsel kudrette açığa çıkan bir erdemdir.

    Unutmamak gerekir ki;  Şiddet bir anda patlar, bağışlayıcılık ise zamanla kök salar.


    Bugüne Sorular
    • Biz zalimliği neden hep başkasına atfederiz?
    • Günlük dilimizde hangi sıfatlar ötekine yüklenir, hangilerini kendimize saklarız?
    • Şiddeti göstermek kolayken, öfkeye hâkimiyeti göstermek neden bu kadar zordur?

    Spinoza bize şunu düşündürüyor: Zalimlik, sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişkiyi tanımlama biçimidir. Onu ötekine atfederken aslında kendi kudretimizin sınırlarını da belirlemiş oluruz. Belki de asıl mesele, şu soruyu kendimize sormaktır: “Zalimlik hep öteki midir, yoksa kendi içimizde görmeyi reddettiğimiz bir yanımız mıdır?”


    Bir sonraki yazıda, Spinoza’nın çok daha derin ve zor bir kavramına, “acquiescentia”ya, yani memnuniyet ve ruh dinginliğine bakacağım. Çünkü Spinoza’nın etik sisteminde bütün yolların dönüp vardığı yer tam da burasıdır.

  • Spinoza’yla tanıştıktan sonra en çok düşündüğüm kavramlardan biri “sevinç” oldu. Çünkü sevinç deyince hepimizin aklına benzer şeyler gelir: bir şarkı, bir manzara, bir insan… Ama Spinoza’ya göre sevinçlerimiz her zaman bize ait değildir. Onların bazıları pasiftir, bazıları ise aktif. Bu ayrım benim için çok şey değiştirdi. Dilerim sizin içinde faydalı olur.

    Pasif Sevinçler

    Spinoza der ki: dinlediğimiz bir müzik, izlediğimiz bir film, âşık olduğumuz bir bakış — bunların hepsi pasif sevinçtir. Çünkü nedeni biz değilizdir. Dışarıdan gelir, bize dokunur ve çoğu zaman geldiği gibi kaybolur. Anne kucağında huzur, babadan alınan destek, dostun yanında hissedilen güven… Hepsi güzeldir, ama başkalarının varlığına bağlıdır.

    Pasif sevinç, anlık bir yükselme gibidir. Kaynağı ortadan kalktığında bizde bıraktığı etki de söner.

    Aktif Sevinçler

    Ama Spinoza’ya göre bir de aktif sevinçler vardır. Bunlar bizim ürettiğimiz sevinçlerdir:

    • Yazdığımız bir metin,
    • Yaptığımız bir film,
    • Bestelediğimiz bir müzik,
    • Kurduğumuz bir dostluk,
    • Sevmeyi seçebildiğimiz, karşılık beklemeden “evet” diyebildiğimiz anlar.

    Aktif sevinçlerin nedeni bizizdir. İşte bu nedenle kalıcıdırlar. Spinoza bu kudrete fortitudo (ruh güçlülüğü) der ve ikiye ayırır:

    • Ruh Sağlamlığı (animositas): Tutkulara kapılmadan, akılla kendi varlığımızı sürdürme arzusu.
    • Ruh Cömertliği (generositas): Başkalarıyla dostluk bağları kurma, birlikte var olma arzusu.

    Baker’in yorumuyla: cesaret bireyin kendi ayakta kalma kudretiyken, cömertlik toplumsal dokuyu besleyen, insanları birbirine bağlayan ve ortak yaşamı mümkün kılan bağdır.

    Sevgi ve Şantaj

    Burada aşk meselesi de gündeme gelir. Spinoza’ya göre aşk, sevinçli bir duygudur. Ama biz çoğu zaman onu pasif yaşarız. Şartlı sevgiler, karşılık bekleyen bağlılıklar aslında şantajdır. Birini “ancak böyle seversen” diyerek koşullara mahkûm etmek, sevgiyi pasifliğe sürükler.

    Gerçek aşk, Spinoza’nın dilinde aktif sevinçtir. Karşılık beklemeden, “evet” diyebilme kudretidir. Goethe’nin dediği gibi: “Bir ana evet diyebilmek.”. Günümüzde ise koca bir bilinmezlik.

    Sanat ve Aktif Keder

    Bir başka incelik: aktif olan sadece sevinçler değildir. Spinoza’ya göre bazı kederler de aktif olabilir. Hüzünlü bir müzik dinlerken aldığımız haz, tam da böyledir. Kaybettiğimiz bir şeyi başka bir yerde yeniden kurabilme kudretidir bu. Sanat, işte bu yüzden yalnızca haz vermek için değil, acıyı da dönüştürmek için vardır.

    Bugüne Sorular
    • Biz sevinçlerimizi nereden alıyoruz? Dışarıdan gelen etkilerden mi, yoksa kendi emeğimizden mi?
    • Aşklarımız, dostluklarımız, ürettiklerimiz… Bunları pasifçe mi yaşıyoruz, yoksa aktif kılabiliyor muyuz?
    • Bugün hangi sevinçlerimiz gerçekten bizim emeğimizin ürünü?
    • Hangi anlarda gerçekten kendi kudretimizin kaynağına dokunuyoruz?

    Spinoza bize şunu hatırlatıyor: Gerçek sevinç, başkalarının bize bahşettiği mutluluk değil; kendi varlığımızı ve başkalarıyla bağımızı güçlendiren üretken kudrettir.

    Bağımızın güçlü olduğu tüm dostlarıma ithafen..
    Sevgiler.


    Bir sonraki yazıda, Spinoza’nın çok daha tuhaf ve biricik bir kavramına, “zalimlik”e bakacağım. Çünkü zalimlik, diğer duygulardan farklı olarak, her zaman ötekine atfedilen bir duygu olarak tanımlanır.