Zihin–beden ilişkisinin kavgalı olduğu bir günün akşamında yine aynı yerde, mutfak masasında buldum kendimi. Tuhaf değil mi; en stresli anlarımızda bile aynı köşeye sığınışımız… Sanki o masa, kaosa karşı tek sabit noktamız. Bu sefer niyetim kesindi. Geçtiğimiz günlerde yarım bıraktığım yerden meditasyona devam edecek, orman keşfimi tamamlayacak, hatta fırsat bulabilirsem inşa ettiğim evime geri dönecektim.
Nefesime odaklanmaya başladım. Başta zorlandım ama kararlıydım. Birkaç nefes sonra sakin hissetmeye başladım; gözlerim yavaşça kapandı.
Başlarda herhangi bir imge canlanmadı ama söyledim ya, kararlıydım. Bazen kendimizi ikna etmenin yarısı, aynı şeyi defalarca söylemekten geçer. İç sesimiz şüpheci bir arkadaş gibi sürekli “Gerçekten mi?” diye sorar. Yeterince sakinleştikten sonra tanımadığım bir ormanda, dev ağaçların arasında buldum kendimi. Enteresan bir biçimde hava kararmak üzereydi. Bugün etrafta hareketlilik yoğundu, çok fazla ses ve uyaran vardı.
Olduğum yeri incelemeye başladım. Tüm detaylara odaklanmak için nefesimi daha da derinleştirdim. Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Nerede olduğumu düşünüp endişelenmektense bulunduğum ortama uyum sağlamaya çalıştım. Dev bir akasya ormanındaydım. Akasyaların bu kadar büyüyebileceğini bilmiyordum ama sonuçta bu bir hayaldi ve her şey mümkündü. Küçük adımlarla etrafta dolaşmaya başladım.
Hava tam da şu an olduğu gibi sonbahara doğru gidiyordu. Rüzgârın serinlediğini hissediyordum. Güneş son ışıklarını dev ağaçların dalları arasından gösteriyor, gittikçe cılızlaşan ışık demetleri yerini derin bir karanlığa bırakmaya hazırlanıyordu. Daha önce hiçbir meditasyonda karanlıkta kalmamıştım; sanırım bu benim için bir ilk olacaktı. Karanlıkla aram genelde çok kötü değildir, tabii ki her insan kadar ürpertici bulurum ama illa karanlık diye de bir şeyi yapmaktan kendimi alıkoymam.
Ormanın içinde yaptığım gezintiler bana temel bir ihtiyaç hiyerarşisini, güvenlik ihtiyacını gösterdi. Kendimi güvenli bir yere koymalıydım. Ama ne hikmetse güvenliğini sağlayacak hiçbir yer canlanmıyordu. Belki de canlanmaması gerekiyordu. Gittikçe kararan ormanın en karanlık noktasına doğru gitmeye karar verdim. Adımlarım sıklaşıyor, nefesim derinleşiyor ama aldığım nefeslerin de yetmediğini hissetmeye başlıyordum. Epeyce yürüdükten sonra artık gözümün karanlığa alışması gerektiğini biliyordum. Belli bir noktada artık ne yapacağımı düşünmem gerekirdi.
İçimden bir ses düşünmemem gerektiğini söylüyordu. Sadece ormanı izleyip ormanı takip edecektim. Etraftaki hareketlilik sakinleşmeye başlamış diye düşündüğüm anda önüme çok hoş bir geyik çıktı. Orada olduğumu fark ettiği halde varlığımdan rahatsız olmamıştı. Ben de hayalimde dahi olsa onun orada olmasından memnundum; ona hiçbir rahatsızlık vermek istemedim. Birbirimize attığımız uzun bakışlar, arkamdan gelen ve daha önce duymadığım seslerin ürpertisiyle son buldu.
Beklenmedik güzellikle karşılaştığımızda ona zarar vermemeye o kadar odaklanırız ki bazen o güzelliği yaşamayı unuturuz. Arkamı döndüm, sesleri anlamaya çalıştım. Çalıların arasındaki hareketlilik seslerin kaynağının orası olduğuna işaret ediyordu. Pek umursamadım, tekrar arkamı döndüm; geyik çoktan gitmişti.
Artık hava karanlık, orman ise oldukça serin ve soğuktu. Yönümü tayin edecek herhangi bir ipucu da kalmadığına göre istediğim yöne doğru gitmeliydim. Adımlarımı atmaya başladım. Çok uzun bir yürüyüşün sonunda bir dere yatağına ulaştım. İçimden bir ses suyun aktığı yönü takip etmem gerektiğini söyledi. Derenin kenarından elimle takip ederek aşağıya inmeye başladım. Keşke gerçek hayatta da bu kadar kendimden emin yürüyebilsem.
Hayat da böyle değil mi? Çoğu zaman nereye gittiğimizi bilmeyiz ama akışı takip edince yol açılır. Hayal dünyamızda cesur bir kaşifken, gerçekte kaldırımın bordürüne bile dikkat ederiz.
Bu uzun yolculuk sonunda, suların döküldüğü büyük bir uçurumun kenarındaydım. Karanlık, soğuk ve nemliydi. Aşağıya bakmamak meditasyonda bile olsa benim için daha hayırlıydı.
Uçurumun kenarında durduğum o an, vücudumda tuhaf bir titreşim hissettim. Aşağıdan gelen sesin sadece su olmadığını fark ettim: bir müzik vardı. Uzaktan gelen nağmeler kayalar arasında yankılanıyordu. Bu müziği daha önce hiç duymamıştım ama bir şekilde tanıdık geliyordu; belki de rüyalarımın derinliklerinden süzülen bir melodi. Uçurumun kenarından bir adım geri çekildim, suyun sesini daha dikkatli dinlemeye başladım.
İçimdeki rehber ses bu kez daha net konuştu: “Korkma, aşağı in.” Ama nasıl? Karanlıkta bir uçurumdan aşağıya inmek, meditasyonda bile olsa mantıklı gelmiyordu. Ellerimi kayalarda gezdirirken sol tarafımda daha yumuşak bir iniş yolu olduğunu hissettim. Kayalar basamak gibi dizilmişti, sanki biri bilerek bu yolu inşa etmişti. İlk adımı attığımda ayağımın altında sağlam bir zemin hissettim; cesaret aldım.
İnerken etrafımdaki sesler değişiyordu. Kuş cıvıltıları yerini gece böceklerinin şarkısına bırakıyordu. Ama arada bir insan sesine benzer tınılar da duyuyordum. Sanki uzaktan birisi şarkı söylüyordu, ama kelimeler belirsizdi. Her basamakta biraz daha aşağıya indikçe müzik de daha belirgin hale geliyordu.
Sonunda ayaklarım nemli toprağa değdiğinde kendimi küçük bir vadinin ortasında buldum. Karanlığa rağmen burasının özel bir yer olduğunu hissediyordum. Su sesi artık çok yakındı ve şaşırtıcı biçimde çok hafif bir ışık vardı. Nereden geldiğini çıkaramıyordum ama her şeyin siluetini görebilecek kadar aydınlıktı. İşte o anda gördüm: tam karşımda, suyun kenarında küçük ama sıcak görünen bir kulübe duruyordu.
Kalp atışlarım hızlandı. Bu, benim daha önce meditasyonumda inşa ettiğim ev miydi? Ama o bambaşkaydı; daha büyük ve farklı bir yerdeydi. Bu daha mütevazı, daha gerçekti. Kulübenin penceresinden sızan ışık beni çekiyordu. Ben bu evi nereden tanıyordum? Uzunca düşündükten sonra hatırladım: Daha önce bir bilgisayar oyununda yaptığım evdi. Fakat meditasyonumda ne işi vardı? Derken biraz Jung’un kulağını çınlattıktan sonra eve yaklaştım.
Kapıyı çalmadan önce duraksadım. İçerideki kişi kimdi? Bu, benim kendi iç dünyamın bir parçası mıydı, yoksa bambaşka bir varlık mı? Elim kapı koluna uzandığında kulübenin içindeki mırıldama durdu. Sessizlik. Sonra yumuşak adım sesleri… Kapı yavaşça aralandı.
İçerideki kişi bendim. Ama ben ben miydim? Daha önce hissettiğim ama ne olduğunu hiç anlayamadığım o duyguyu tekrar hissettim. Tüm varoluşumu bir potada erittiğimde, etrafımdaki tüm ruhları bu denklemden çıkardığımda kalan şeydim ben. Bir başıma, kendimle kaldığım ıssız ormanın ortasında, bir barakada yine kendimi bulmuştum.
Neticede kendimle arkadaş olmaktan çekinmeyen birisiyim diye düşündüm. Eski püskü bir koltuğa oturdum. Hiç konuşmadım. Etrafa bile bakmadım. Kendime bakmak dahi istemedim. Orada var olduğumu bilmek fazlasıyla yeterliydi bu deneyim için.
Öylece izledim şöminede yanan ateşi. Hayalimdeki ben de çok seviyormuş ateşi. Nereden anladığımı sormayın. Bu evrendeki tüm benler, meşe kütüklerini doğru dizmenin önemini bilirler. Öyle bir kendinden eminlik benimkisi.
Uzunca bir süre—ki uzunluğun ne kadar olduğunu artık biliyorum—gerçek dünya saatiyle 25 dakika sonra gözlerimi araladım. Hava kararmıştı. Mutfak masası ve sandalyesiyle ben, zamanı durdurmuş; müthiş bir hayal ve derin nefeslerle bu etkinliği de tamamlamıştık.