İnsan hayatının bazı anlarında etrafına bakar ve kimseyi bulamaz. Ailenin eli yetişmez, devlet uzak kalır, talih susar. O anda bir şey öğrenir: kendine yetmeyi.

Bu öğrenme çoğu zaman zorunluluktan doğar. Seçenek kalmaz, insan harekete geçer. Ama bazen hiç gelmez. İnsan yaş alır, yine de birinin onu taşımasını bekler. Fiziksel değil, zihinsel bir taşıma. Destek olmadan var olamayacağını düşünür. İskelet gibi ayakta durmak yerine sarmaşık gibi tutunacak bir duvar arar.

Başarılı insanların ortak yanı açıktır: kendilerini harekete geçirmeyi öğrenirler. Dışarıdan destek alırlar ama başlangıç içeriden gelir. Burada belirleyici bir ayrım durur: destek almak ile desteğe bağımlı olmak. İlki güçtür; insan kaynak toplar ama başlamak için beklemez. İkincisi kırılganlıktır; dışarısı tetiklemezse içerisi susar.

Kendini kandırmanın en sinsi hali burada başlar. İnsan hayal eder, anlatır, planlar ve yapmış gibi hisseder. Hayal, eylemin yerini alır. Dışarıyı suçlamak kolaylaşır. İçerideki hareketsizlik görünmez olur. Bu bir mazeret değil, bir tuzaktır.

Bu tabloyu toplumsal düzlemde de okuruz. Bu topraklar hem kendi göbeğini kesenlerin hem de birinin kesmesini bekleyenlerin hikâyesini taşır. Uzun tarihsel kırılmalar güçlü bir refleks üretir: her şeyi bir güç odağından beklemek. Önce padişah, sonra devlet, sonra iktidar. Devlet ile güç özdeşleşir. Bu özdeşleşme zamanla modern bir kabile zihniyetine dönüşür. Bireyin iradesi aşınır.

Cumhuriyet bu aşınmayı durdurma iddiasıyla kuruldu. Vatandaşa açık bir rol verdi: özne ol. Ancak bu anlatı zayıfladıkça, bireyin devletten bağımsız iradesi de zayıfladı. Her şeyi devlet üzerinden okuyan bir toplum, kendi hareket kabiliyetini daralttı. Buna rağmen bu topraklarda bir şey başaranların ortak paydası değişmedi: kendi adımlarını kendileri attılar. Sistem taşımadı; onlar yürüdü.

Peki hiçbir şey beklememek mi gerekir? Hayır. Mesele, neyi beklediğini bilerek seçmektir. Yardım istemek zayıflık değildir. Sınırını bilmek, kendine yetmenin bir parçasıdır. Beklentiyi alışkanlık olmaktan çıkarıp bilinçli bir tercihe dönüştürmek gerekir.

Kendi üzerinde söz sahibi olmayan, başkalarının kararlarına teslim olur. Ama söz sahibi olmak her yükü tek başına taşımak demek değildir. Neyi taşıyacağını, neyi bırakacağını ve nerede destek isteyeceğini kendin belirlersin.

Bir kalabalık yürür. Bando çalar, bayrak taşınır, slogan havada asılı kalır. Dışarıdan bakınca tek bir beden gibi görünür. Oysa her adım ayrı bir iradeye aittir. Bizi biz yapan da budur.

Slogan kalır. Kalabalık dağılır.
Geriye tek bir soru kalır:

Sen ne zaman yürümeye başlayacaksın, yoksa hâlâ birinin itmesini mi bekliyorsun?

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın