Bir kitabın sonunu bilseydiniz okur muydunuz? Durun, sakince düşünün. Sadece retorik bir soru değil bu. Gerçekten sorun kendinize. Elinizde bir roman var, ilk sayfayı açmadan önce son sayfayı okudunuz. Kimin öldüğünü biliyorsunuz, kimin kimi terk ettiğini biliyorsunuz, o büyük dönüm noktasını biliyorsunuz. Şimdi başa dönün ve okumaya çalışın. Bir şey eksik. Tam olarak ne olduğunu söylemek zor ama eksik. Kelimeler aynı, hikâye aynı, karakterler aynı. Ama o his yok. O “acaba” yok. O gerilim yok. Kitap hâlâ güzel olabilir belki. Ama ilk kez okumak gibi değil. Hiçbir zaman olmayacak.
Biz bilmek isteriz. Hep bilmek isteriz. Belirsizlik acıtır, kesinlik rahatlatır. Ama kesinliğin içinde gizlice öldürdüğü bir şey var. O şeyin adını bulmaya çalışıyorum bu yazıda. Ve bunun için önce Tanrı’ya bakmak lazım.
Tanrı her şeyi bilir. Bu cümle genellikle bir lütuf olarak söylenir. Güven verir, teselli eder, büyüklüğü anlatır. Ama bu cümleyi gerçekten düşündüğünüzde içinde tuhaf bir şey var. Her şeyi bilen şaşıramaz. Şaşıramayan keşfedemez. Keşfedemeyen merak edemez. Merak edemeyen aramaz. Aramayan yola çıkmaz. Yola çıkmayan varış noktasını göremez çünkü zaten oradadır, hep oradadaydı, hiç başka yerde olmadı. Tanrı için her şey “zaten bilinen“dir. Bilmemişken öğrenilen diye bir şey hiç olmamıştır. O geçiş yok. O kapının aralanması yok. O “aaa, demek buymuş” anı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Eksiksizliğin bedeli nedir diye soruyorum kendime. Ve cevap geldikçe içimde tuhaf bir his oluyor. Adını koyamıyorum. Ama oradadır.
Merak nereden doğar? Boşluktan. İçinde eksik olan bir şey dışarıda kendini arar. Bu kadar basit, bu kadar derin. Merak bir lüks değil, bir sinyal. “Burada bir boşluk var” diyor. “Doldurulabilir” diyor. “Yürü” diyor. Tanrı’da boşluk yoktur, bu yüzden merak da yoktur. Merak olmayınca arayış yoktur, arayış olmayınca yolculuk yoktur. Yolculuk olmayınca ne kalır? Varış noktası kalır. Sadece varış noktası. Hayatımızda merakın peşimize düştüğü anları düşündüğümüzde hepsinde ortak bir şey var: o anların hiçbirinde nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Bir sorunun peşinden gittik, başka bir soruya çarptık. Bazen yıllarca bir şeyin içinde kaybolduk. Sonunda bir yere vardık ama o yer başta hayal ettiğimiz yer değildi. Hiç değildi. Ve işte tam orada bir şey fark ettik: o yolculuğun kendisi, vardığımız yerden daha değerliydi. Cevabı baştan bilseydik o yola çıkar mıydık? Çıksaydık bile aynı mıydı? Hayır. Kesinlikle hayır.
Şaşırmak küçük bir his gibi görünür. Ama şaşırmak aslında büyük bir ilandır. “Dünya benim beklentilerimin ötesinde” der. Her şaşırma anı bu ilanı yapar ve her seferinde dünyayı biraz büyütür. Haritamızı genişletir. Keşfedilecek yer bırakır. Beyin yeni ve beklenmedik olanı kaydeder, tekrar edeni kaydetmez. Bu yüzden bazı yılları hatırlayıp bazılarını hatırlamıyoruz. Çok şey yaşandığı için değil çok şaşırıldığı için hatırlanıyor. Az şaşırılan yıllar az şey olmamış gibi hissettiriyor. Zaman meselesi değil bu. Şaşırma meselesi. Tanrı’nın haritası tamamdır, genişleyecek yer yoktur. İnsan için harita hiçbir zaman tamamlanmaz. Ve belki ölüm o haritanın yarım bırakıldığı andır. Yarım ama dolu. Çünkü her sayfası yaşanarak doldurulmuştur.
Şimdi dürüst olmak lazım. Bilmemek gerçekten zordur. Bunu romantize etmek kolay ama doğru değil. Belirsizlik acıtır, içinde cevabını bilmediğiniz bir soru taşımak yorar. İnsan bilmek ister çünkü bilmek kontrol hissi verir, güvende hissettirir. “Bu kadar belirsizliğe katlanamam” der ve bir cevaba yapışır. Bazen yanlış cevaba bile çünkü yanlış bir cevap bile belirsizlikten iyidir. Ve işte tam burada bir önce ki yazıma gövde olan Büyük Makine devreye giriyor. Algoritma tam bunu vaat ediyor. Seni tanıyorum diyor. Ne istediğini biliyorum diyor. Sürprizle uğraşmak zorunda değilsin diyor. Konfor vaat ediyor, kesinlik vaat ediyor, bilinen vaat ediyor. Ama bu kabulün bir bedeli var. Şaşırma kapasitesi körleşiyor, merak azalıyor, arayış duruyor. Tanrı olmaya çalışan insan, makineye teslim olmuş insandır aslında. Eksiksizliği taklit etmeye çalışırken en insani şeyleri bırakıyor. Ve farkında bile olmuyor.
Hayatınızda en çok büyüdüğünüz anlar hangileri? Geriye bakın. Dürüstçe bakın. O anlar cevabınızı bildiğiniz anlarda mıydı, yoksa bilmediğiniz anlarda mı? Büyük ihtimalle bilmediğiniz anlardaydı. Çünkü bilmemek zorladı. Aradı, sordu, denedi. Yanıldı, düzeltti, tekrar denedi. Ve bir yerde bir şey açıldı, o açılma anı, cevabı baştan bilseydiniz hiç gelmeyecekti. Bilmemek acıtır, evet. Ama aynı zamanda insanı ayakta tutan şeydir. Sabah kalktığınızda dünya hâlâ gizemlidir. Henüz sorulmamış sorular vardır, henüz açılmamış kapılar vardır, henüz şaşırılmamış anlar vardır. Bu küçük bir şey değildir. Aslında her şeydir. Çünkü bilmemek insanı öldürmez bilmemek, insanı insan yapan şeyin ta kendisidir. Eksiği olan arar. Arayan büyür. Büyüyen değişir. Değişen yaşar. Gerçekten yaşar.
“Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş.”
Sevgiler.
Yorum bırakın