Önünüzde bir insan kafatası olduğunu hayal edin.

Soğuk, sessiz, kaçınılmaz. Bu yazı boyunca konuşacağım her şey; teknoloji, veri, güç, sosyal medya, özgürlük yanılsaması sonunda oraya çıkıyor. Bütün bu sistemler var olmaya devam edecek. Bir zaman sonra siz olmayacaksınız. O yüzden asıl soru tek: Siz var olurken ne yaptınız?

Modern teknokratların olağanüstü insanlar olduğuna inandırıldık. İmparatorluklarına baktık, önlerinde eğildik. İcatlarına baktık, hayran olduk ne çıkarsalar sorgulamadan kuyruklar bekleyip satın aldık. Ve fark etmeden kabul ettik: Onlar bizden daha iyi biliyor.

Bu, çağımızın en büyük yanılgılarından biri.

Bu insanlar kene ve sülükten daha olağanüstü değil. Bunu küçümseme olsun diye söylemiyorum. Gerçek anlamda söylüyorum: tek bir ihtiyacı tatmin etmek için çalışan sistemler bunlar. Büyümek. Daha fazla kullanıcı. Daha fazla veri. Daha fazla para. Başka bir şey yok niyetlerinde. Zeka mı? Zekanın, kendi büyümesi için bütün bir nesli zehirleyenle hiçbir ilgisi yok. Zekanın, nefreti ve yalanı bir toplumun damarlarına şırınga edenle hiçbir ilgisi yok. Bu safi aptallıktır. Ve bu şekilde davrananlar aptal insanlardır. Evrimin şimdiye dek ürettiği en zayıf, en sefil insan tipi.

Ve tam bu aptallıkları sayesinde bizi ikna ettiler: Dünyamızı teslim etmeye.

Sosyal medyanın zihinlere zarar verdiğini biliyoruz. Dikkat süresini kısalttığını, özgüveni kemirdiğini, insanı kendinden kopardığını biliyoruz. Bunlar artık tartışma konusu değil. Ama biz hâlâ asıl meseleyi kaçırıyoruz.

Asıl mesele bireysel hasar değil. Asıl mesele, biz fark etmeden dünyanın nasıl kaydığı. Biz bu kaymayı fark etmediğimiz sürece nasıl kaymaya devam edeceği.

Sosyal medya, insanlar için ana haber kaynağı olarak televizyonu geride bıraktı. İnsanlar artık kurumlara güvenmiyor. Ekranda yüzü görünen, sesi tanıdık gelen, kendine yakın hissettiği kişilere güveniyorlar. Kurumsal güven çöktüğünde insanlar, odada en bilge ses olmasa da kulağa doğru gelen kişinin peşine takılır. Türkiye’de bunun karşılığı yok mu? Bir seçim döneminde hangi bilgiler dolaşıyor, kimden geliyor, nerede üretiliyor? Geleneksel medyanın hayal kırıklığı yarattığı sır değil. Ama boşluğu dolduranın kim olduğuna, ne amaçla doldurduğuna kimse bakmıyor.

Akıllı telefonlar özünde kötü değil. Sorun tek bir kırılma anında düğümleniyor.

İlk iPhone zararsız bir nesneydi. Sonra App Store açıldı. Üçüncü taraflar uygulama üretmeye başladı. Serbest piyasa mantığı devreye girdi ve reklama dayalı bir model benimsendi: Bir uygulama dikkatinizi ne kadar uzun tutarsa o kadar çok reklam, o kadar çok para.

Buradan doğdu o yarış. Bağımlılık üretme yarışı. Çocuklar yetişkinlerden daha kolay manipüle edilir; bu yüzden birincil kurban oldular.

2009’da beğeni düğmesi geldi. Retweet geldi. Bir anda her gönderi oyuna döndü, başarısı sayıyla ölçülür oldu. Algoritmik haber akışı geldi ve viralitenin kapısı aralandı. Başlangıçta insanları buluşturmak için kurulan platform bambaşka bir şeye evrildi: gösterinin sahnesine, onayın pazarına, kazanılıp kaybedilebilecek bir oyuna.

Bu dönem, bir çocuğun günlük ekran süresine üç saat daha ekledi. Bugün araştırmalar ergenlerin neredeyse yarısının interneti neredeyse sürekli kullandığını gösteriyor. Gençler arkadaşlarıyla eskisi kadar zaman geçirmiyor. Geçirdiklerinde telefon bildirimleri o anı bölüyor; çocuk farkında olmadan şunu ilan ediyor: Telefonum senden daha önemli. Günde ortalama “yüz doksan iki” bildirim. Bu baskı altında odaklanmak imkânsız. ADHD oranları sosyal medyanın yükselişiyle nedensel bir ilişki içinde kötüleşti. Bunlar tesadüf değil.

Ama bunları zaten biliyoruz. O yüzden asıl soruya geçelim.

İnternet bir zamanlar özgür bilgiydi. Ama bilgi ekonominiz olduğunda ne olur? Para akışının büyük bölümü bu ağlar için gerçekleştiğinde “özgür” kelimesi geçersiz hale gelir. Artık riskler yüksek, bedel de yüksek.

Sosyal medyayı boş zaman etkinliği olarak görürüz. Çalışmanın karşıtı, tembel bir geçiş ritüeli. Ama bu doğru değil. Siz sosyal medyayı kullanırken biri zamanınızın meyvelerini devşiriyor. Her dokunuş, her video, her kaydırma o platformları inşa ediyor, algoritmalarını keskinleştiriyor. Ücret almadan çalışıyorsunuz.

Bu garip bir emektir. Hem emek hem boş zaman görünümünde; ama ikisinin de sağladığı faydadan yoksun. Ne sermaye kazanırsınız ne de gerçek dinlemenin nimetinden yararlanırsınız.

Asıl dinlenme anları, insanın kendisiyle baş başa kaldığı sessizlikte filizlenir. Uyumadan önceki o birkaç dakika düşüncelerin aktığı, bazen rahatsız edici ama çoğu zaman en derin olan anlar. İnsan kendini orada bulur. Ama artık o anlar yok. Her boşluk bir bildirimle, bir videoyla, sonsuz bir akışla dolduruluyor. Ve biz farkında olmadan şunu kaybediyoruz: kendimizle kalabilme yeteneğini. Bu kayıp ölçülemez. Ama insanın kim olduğunu anlayabilmesi için o sessizliğe ihtiyacı var.

James Williams bir sahne kuruyor.

Arabanıza GPS taktınız, gitmek istediğiniz yeri girdiniz. Vardığınızda bambaşka bir yere geldiniz. Markete gidecektiniz, hastaneye geldiniz. İki kez arıza derdiniz. Ama her seferinde aynı şey olsa, o cihazı bir daha elinize almazdınız.

Şimdi sorun kendinize: Hayatınızda nereye gitmek istiyorsunuz?

Bir sosyal medya platformu bu hedefi sizinle paylaşıyor mu? Onun amaçlarıyla sizinkiler örtüşüyor mu?

Hayır. Hiç örtüşmedi.

Bu şirketler yalnızca cihaz üretme işinde değil, aynı zamanda insan üretme işinde. İnsanı kendi değerlerinden koparıp şirketin değerlerini içselleştirecek biçimde yeniden inşa ediyorlar. Williams buna yıldız ışığını söndürmek diyor. Yıldız ışığı; insanın içindeki pusulaya bakarak hedeflerine yönelme yetisidir. Sosyal medya bizi anlık tatminin peşinde koşmaya alıştırarak bu gökyüzüne bulut dolduruyor. Ve bu yalnızca alışkanlıkları değiştirmiyor; varış noktasını değiştiriyor. Değerleri değiştiriyor. Beğenilerin, paylaşımların, takipçi sayısının tatminin ölçüsü olduğuna koşullandırılıyorsunuz. Ekrandan uzakta bile bu sıradan zevklerin peşinden koşuyorsunuz.

Bunu kültür düzeyinde görmek mümkün.

Siyasi süreçlerin fonksiyonel ayrıntıları görünmez. Ama bir siyasetçi sosyal medyada rakibini ezip geçtiğinde son dakika haberi oluyor. Evrensel ahlaki değerleri açıkça çiğnemiş isimler tekrar tekrar seçiliyor. Gezegenimize zarar verdiğini herkesin bildiği şirketlerden alışveriş yapılıyor. Bunlar bireysel tutarsızlıklar değil; sistematik bir koşullanmanın sonuçları.

Kutuplaşma büyük sorun deniyor. Ama mesele kutuplaşmadan daha derin. Basit fikir ayrılıkları değil bu; kim olduğumuz konusunda bir bölünme. Rousseau buna karşı uyarmıştı: Bir toplum elitler tarafından yanıltılıp rakip kamplara ayrıldığında, o toplum kendisini oluşturan daha büyük bütüne olan aidiyetini yitirir. Bunu Türkiye’de yaşayan biri soyut bir felsefi tez olarak değil, gündelik hayatın dokusu olarak tanır. Komşunuz, akrabanız, çalışma arkadaşınız. Aynı şehirde, aynı mahallede, bazen aynı masada oturuyorsunuz; ama ortak bir dünya kuramıyorsunuz.

Hedeflerimizi kaybettikçe kimliğimizi de kaybediyoruz. Ve bu boşluğa başka şeyler dolduruluyor: öfke, şüphe, gruplar arası düşmanlık. Birbirimize hiç olmadığı kadar bağlı görünüyoruz ve hayatımızın içindeki insanlardan hiç olmadığı kadar uzağız. Kalabalık bir şehrin yüksek katlı binasında yaşamak gibi; teoride her yere yakınsınızdır ama komşunuzun adını bilmezsiniz. Asansörde göz göze gelince bakışlarınızı kaçırırsınız.

Para paranın peşinden gider. Çoğu şey paranın peşinden gider. Ve sosyal medya dünyası gerçek dünyamızı yeniden düzenliyor. Bu ağların elindeki para ve güç göz önüne alındığında, bunları işletenler toplumun kültürünü fiilen kontrol ediyor. Bu yüzden teknoloji liderlerinin siyasi iktidar odaklarıyla kucaklaşması, boyun eğmesi, söylemini iktidarın rengiyle boyaması artık olağan bir görüntü. Finansal büyüme için öne eğiliyorlar. Müşterileri için kılıklarını, söylemlerini, kendilerini değiştiriyorlar.

Bu modern çağın altın hücudu. Ama altın yerine veri peşinde koşuluyor.

Byung-Chul Han bunu Psikopolitik’te mercek altına alıyor. Büyük verinin teoride özgürleşme vaat ettiğini söylüyor: keyfi kavramlardan kurtuluş, insanlığa nesnel bir bakış. Kulağa güzel. Ama bu vaadi gerçeğe dönüştürmek için büyük veri; büyük iş ve büyük biraderle birleşti. Üçü artık tek bir varlık. Bu varlık tüketiciye büyük birader gibi casusluk yapıyor, büyük veri gibi bilgi devşiriyor, büyük iş gibi bu veriyi ticarileştirip satıyor.

Buna büyük makine diyeceğim.

Büyük makine içinde sizin ve benim gibi insanların hayatları meta haline geldi.

Metalara derecelendirme sistemi uygulanır. Elmasa, mısıra, buğdaya katı sınıflandırma sistemleri vardır. Şimdi insanların da böyle bir sistemi var; haberi olsa da olmasa da. Axiom adlı şirket yüz milyonlarca insanın kişisel verisini ticarete konu ediyor. Bireyleri piyasa değerlerine göre yetmiş kategoriye ayırıyor. En üstteki grup: kayan yıldızlar. Düşük ekonomik değere sahip olanlar ise kelimesi kelimesine çöp kategorisinde.

Çöp.

Han haklı: Büyük makine yeni bir dijital sınıf toplumu yarattı. Sisteme yararı olmayanlar dışarı itiliyor. Değerliler kucaklanıyor. Ve bu verilere en çok düşkün olanlar politikacılar. Mesajlar artık gruplara değil, tek tek bireylere göre şekillendiriliyor. Tam size. Sizi hedef alarak. Duymak istediğiniz her şeyi söyleyerek.

Buna direnmek istesek de çoğu zaman güçsüzüz. Bir siyasetçi kampanyasını tam size göre kurgularsa neden onu seçmeyesiniz? Özgür seçimlerin bu tabloya nasıl oturduğunu soruyorum. Beynimiz aylarca süren hedefli bir döngüden geçirilip zihnimiz çamur gibi yoğrulduktan sonra istediğimize oy kullanmakta özgürüz. Peki bu özgürlük ne anlama geliyor?

Düğmeye her bastığında peynir verilen fareyi düşünün. Fare özgür. Ama neden basmasın?

Carl Jung kolektif bilinçdışını tanımladığında söylediği şey şuydu: Bir toplumun içinde, hiç kimsenin tam olarak farkında olmadığı ama herkesin davranışını şekillendiren derin örüntüler vardır. Bireyler bunları göremez.

Ama büyük makine görebilir.

Veri madenciliği bu örüntüleri yüzeye çıkarıyor. Büyük makine, sizin kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri biliyor olabilir. Ve bu bulguları paylaşmak için hiçbir nedeni yok. Sermaye üretmek, güç uygulamak, toplumun gidişatını siz farkında bile olmadan yönlendirmek için kullanıyor. Kolektif bilinçdışınıza fark edilmeden sızabiliyor. Ve değiştirebiliyor.

Düşünün bunu. Gerçekten düşünün.

Büyük makinenin bir açığı var.

Han şunu söylüyor: Büyük makine A ile B arasındaki ilişkiyi görebilir. A yükselince B de yükselir, A B’ye neden olur, bunları hesaplayabilir. Ama dışarıda bırakılan üçüncü bir değişken var.

C. İnsan ruhu.

A ve B’nin içinde var olduğu alan. Kaotik, karmaşık, ölçülemeyen insan unsuru. Büyük makinenin bu kadar sık yanılmasının nedeni budur: Yalnızca öngörülebilir olanı öngörebilir. Tarihin en yıkıcı kırılma anlarını düşünün. Türkiye’nin son yirmi yılını düşünün. Hiçbirini büyük makine öngöremedi. Bu olaylar geldi. Ve büyük makine yarattıkları kaosun üzerine bir akbaba gibi üşüştü, beslenip durdu.

Ama bu açık aynı zamanda bir kapıdır.

O hâlde çözüm basit mi? Telefonu bırak?

Bu öneri suçu fazlasıyla bireyin üzerine yıkıyor. Bazı ebeveynler güvenlik amacıyla çocuğuna telefon veriyor. Ama modern dünyanın tehlikeleri artık parklarda değil, o telefonun içinde. Gençler sosyal medyasız dışlanıyor; bu melodramatik bir abartı değil, gerçek bir sosyal risk. Her ebeveyn teslim oldukça bir diğeri daha yoğun baskı hissediyor. Zincirleme bir teslimiyet.

Ve üstüne şunu ekleyelim: Milyarlarca dolar ve yıllar süren araştırma bu uygulamaları geliştirmek için harcanıyor. On altı yaşındaki bir çocuğun bu orduyu yenmesini beklemek saçmalığın ta kendisi. Bugünün çocuğu telefonu aracılığıyla küresel felaketlerle, şiddetle, insanlığın en ham zalimliğiyle yüzleşiyor. Sonra aynı çocuk, bilginin düzenli sıralarla aktarıldığı bir sınıfa sokuluyor. Bu çelişkinin çocuğun dünyayı kavrama kapasitesini kırması şaşırtıcı değil.

Şunu da söylemeliyim.

Sosyal medyanın bir miktar iyi şey de yaptığını biliyorum. Dışlanmış, görünmez kılınmış insanlar için zaman zaman hayat kurtarıcı olabiliyor. Bunu görmezden gelmiyorum. Ama verilere baktığımızda uzun vadeli gerçek fayda kanıtı yok. Gelişmiş dünyayı kasıp kavuran bir ruh sağlığı dalgası yok; tam tersi. Bütün olarak değerlendirildiğinde şu an kötü tarafı ağır basıyor. Kokain iyi hissettirebilir. Bu onu iyi yapmaz.

Ve biliyorum, okuyucu haklı olarak şunu söyleyebilir: Sen de bu mekanizmanın içindesin. Eleştirdiğin zeminde durarak yazıyorsun. Buna savunma bulamıyorum. Ama şunu düşünüyorum: Bu platformlarda ya onlar için çalışabiliriz ya da onlar bizim için.

Geleceğe dair umutluyum.

Büyük ölçekli toplumsal sorunlar değişti. Doğruluğu tartışılsada bilgiye erişim değişti. Topluluklara ulaşmak kolaylaştı. Sivil haklar hareketleri gerçek kazanımlar elde etti. Değişim için somut yollar var: denetim mekanizmaları kurulabilir, erişim yaşı yükseltilebilir, çocukluk özgürlüğü yeniden tanımlanabilir.

Ve belki kültürün kendi sarkaçına güvenebiliriz. Belki gelecek nesiller sürekli çevrimiçi olmayı sıradan, köreltici, yaşlı bir şey olarak görecek. Gençler güçlü. Akıllılar. Onların aptal olduğunu ilan eden o eski bağırışlar kibirden başka bir şey değil; köhne zihinlerin çürüyen yansıması. Her zaman olduğu gibi dünyayı en doğru biçimde algılayanlar gençlerdir. Değişimi her zaman onlar ateşlemiştir. Bugünün gençleri yarının dünyasını yönetecek. Ve şimdiki dönemin teknokratlarının onlara reva gördüğü bu yakışıksızlığı unutmamalılar.

Bu dijital oyun parkının toprağını yırtıp atmak ve yeniden inşa etmek onların elinde.

Ve önünüzde duran o kafatası?

Hatırlatma o.

Bütün bu sistemler, bütün bu makineler, bütün bu veri sonunda siz de oraya çıkacaksınız. Sizi satın almaya çalışan her şey, siz gittikten sonra da var olmaya devam edecek.

Asıl soru tek:

Siz hayattayken ne yaptınız?

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın