Uyku tutmadı bu gece. Tavana bakıyorum. Zihin dönmeye başlıyor ve o soru geliyor: Şu an dediğimiz şey gerçekten var mı? Sormamalıydım. Artık uyuyamazsın, Fiso. Zaten buradasın.
Zaman bence sandığımız gibi değil. Daha kişisel, daha kırılgan. Bu gece aklımda üç başlık var. Ayrı duruyorlar ama aynı yere çıkıyorlar: Sen kimsin ve ne zamansın?
Beyin bir editör gibi çalışır. Görüntü, ses ve dokunuş aynı anda gelmez. Beyin bekler, hizalar ve sana tek bir “an” verir. Ama o an çoktan geçmiştir. Benjamin Libet bunu ölçtü. İnsan “karar verdim” dediğinde, beyin o kararı çoktan almıştır; 300–500 milisaniye önce. Yani sen karar vermezsin, kararı fark edersin. Fizik daha ileri gider. Einstein’a göre evrensel bir “şu an” yoktur. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda vardır. Zaman akmaz; biz hareket ederiz. Senin “şu anın”, başkası için geçmiş olabilir. Gerçekliği canlı yaşamazsın, gecikmiş halini izlersin.
Ve işin garibi şu: bunu fark ettikten sonra eskisi gibi bakamıyorsun.
Çocukken bir yaz bitmezdi. Şimdi yıllar kayıyor. Sebep basit: beyin her şeyi kaydetmez, sadece yeni olanı yazar. İlk kez bisiklete bindiğinde her şey yenidir. Beyin yoğun çalışır, an uzar ve iz bırakır. Ama yüzüncü kez bindiğinde beyin kayıt almaz, otopilot açılır. Zaman geçer ama hafızada yer kaplamaz. Zaman algısı hafızadır. Ne kadar çok anın varsa, o kadar uzun hissedersin. Çocukken her şey ilk kez yaşanır. Yetişkinlikte tekrar başlar. Bu yüzden yıllar hızlanır. Zamanı yavaşlatmak istiyorsan yeni deneyimler gerekir: yeni insanlar, yeni yerler, yeni beceriler. Çünkü beyin yalnızca yeniyi hatırlar. Zaman saatle değil, hatırladıklarınla ölçülür.
Belki de bu yüzden bazı yılları hatırlamıyorum. Gerçekten yaşamış gibi gelmiyor.
Her gece bilincin kapanır. Derin uykuda düşünce yoktur, zaman yoktur. Sen de yoksun. Sabah bunu fark etmezsin çünkü fark edecek biri yoktur. Anestezi gibi: saatler geçer ama senin için yoktur. Peki sabah uyanan kişi, gece uyuyan kişi mi? John Locke’a göre evet, çünkü hatırlarsın. Ama Parfit başka söyler: sabit bir “sen” yoktur, her an değişirsin. Uyku bunu görünür kılar. Aslında sürekli kaybolur ve yeniden başlarsın. Bu yüzden ölüm korkusu tanıdıktır. Her gece prova yaparsın.
Bunu yazarken bile içim daralıyor.
Belki ölüm, sabahı olmayan bir uykudur.
Şu anı doğrudan yaşayamazsın çünkü beyin onu geciktirir. Geçmişine güvenemezsin çünkü beyin çoğunu siler. Her gece kesilirsin ve sabah devam edersin. Peki “sen” nerede? Belki “sen” bir şey değilsin. Bir akışsın. Hatırlayan, düşünen, bekleyen bir süreç. Sabit değil, sürekli yazılan bir hikâye.
Bunu kabul etmek zor. Ama inkâr etmek daha zor.
Ve bu hikâyenin tuhaf yanı şu: Her şeye rağmen sabah kalkarsın. Kahve içersin. Devam edersin.
Belki zaman akmıyor.
Belki biz akıyoruz.
Ve en tuhafı:
kimin geçtiğini kimse bilmiyor.
Sevgiler.
Yorum bırakın