Trilyonlarca hücre kusursuzca çalışıyor. Peki zihin ne yapıyor?

Şu an bedeninizde tam olarak 37,2 trilyon hücre var. Her biri kendi başına bir fabrika. Kendi enerji santrali, kendi arşivi, kendi iletişim ağı. Ve bu fabrikaların hiçbiri toplantı yapmıyor, strateji belgesi hazırlamıyor, vizyon sunumu yapmıyor. Sadece çalışıyor. Hatasız, sessiz ve şikâyetsiz. Sabahın dördünde da, öğleden sonra üçte de, siz derin uykudayken de. Durmaksızın.

Kalbiniz bugün yaklaşık yüz bin kez atacak. Kimse ona “haydi, biraz motivasyon” demedi, kimse onu performans değerlendirmesine tabi tutmadı. Ciğerleriniz bu satırları okurken oksijeni kana karıştırıyor; bunu yaparken ne izin istedi ne de onay bekledi. Bağışıklık sisteminiz, siz şu an ekrana bakırken, vücudunuza sızmaya çalışan yabancı bir proteine karşı tam teçhizatlı bir savaş yürütüyor. Habersizce. Zahmetsizce. Ve büyük ihtimalle kazanarak.

“Evren,tanrı,allah ya da her ne ise milyarlarca yıl uğraşarak bu harikayı inşa etti. Sonra ona Twitter verdi.”

Şimdi dışarı çıkın. Bir ağaca bakın. O ağaç, güneş ışığını kimyasal bağa dönüştürüyor; fotosentez denen bu sihir, insanlığın en zeki laboratuvarlarının hâlâ tam anlamıyla taklit edemediği bir işlem. Bir karınca kolonisi düşünün: merkezi yönetim yok, CEO yok, strateji toplantısı yok, motivasyon konuşması yok. Yine de inşa ediyorlar, depoluyorlar, savaşıyorlar. Sistemin kendisi, düşünmeden daha akıllı. Okyanusa bakın: dalgalar kıyıya çarparken kimsenin onayını beklemiyor. Rüzgâr yön değiştirirken komite kararı almıyor. Doğa, bürokratik bir ayak bağı olmaksızın mükemmel işliyor.

Peki bu muhteşem tablonun ortasında ne var?

İnsan.

Beyni, bilinen evrenin en karmaşık yapısı. Seksen altı milyar nöron, yüz trilyon sinaptik bağlantı. Dil icat etti, müzik yarattı, yerçekimini hesapladı, kendi türünün başka bir gezegene taşınmasını planlıyor. Beethoven sağır olduğunda beste yapmaya devam etti, Hubble uzaydaki galaksileri fotoğrafladı, Watson ve Crick hayatın şifresini çözüp çay içmeye gitti. Bu zihin gerçekten de olağanüstü şeyler yapabiliyor.

Ve bu aynı beyin, aynı gün içinde şunu yapıyor: sosyal medyada yabancılarla anlamsız tartışmalara giriyor, açıkça yanlış olan bir şeye inanmaya devam ediyor, kendine iyi gelmeyeceğini bildiği şeyi yine seçiyor, özür dilemesi gerektiğini bildiği hâlde dilemeden yatağa giriyor.

“Kalp hiç yorulmadan çalışır. Akıl ise bazen hiç çalışmadan yıllar geçirir.”

Bu çelişkiyi anlamaya çalışırken bir yerde takılıyorum: Hücreye bak, hata yok. Ağaca bak, şikâyet yok. Karıncaya bak, tembellik yok. Sonra insana bak. Evrenin en gelişmiş varlığı, zamanının büyük bölümünü kendi aleyhine kararlar almak, gereksiz kaygılar üretmek ve geçmişi değiştirmeye çalışırcasına düşünmekle geçiriyor. Üstelik bunu yaparken son derece kararlı ve tutarlı bir şekilde yapıyor. Bu da ayrı bir ustalık sayılmalı belki.

Bilim buna birkaç açıklama getiriyor elbette. Bilişsel önyargılar, evrimsel miras, prefrontal korteksin evrimsel olarak “yeni” ve dolayısıyla henüz tam oturmuş olmaması… Bunlar gerçek. Ama gerçek olması, ironik olmasına engel değil. Hatta bilimsel bir gerekçeye sahip olmak, ahmakça davranışı daha da tuhaf kılıyor: “Yapmamalıyım, biliyorum, neden böyle olduğunu da biliyorum, yine de yapıyorum.” Bu cümleyi en az bir kez kurduysanız, hoş geldiniz. Burada çoğunluğuz.

Evren 13,8 milyar yıl uğraştı. Atomları bir araya getirdi, yıldızlar patlattı, gezegenler soğuttu, tek hücrelilerden omurgalılara koşturdu. En sonunda bunu yarattı: düşünebilen bir varlık. Merak edebilen, anlam arayabilen, güzel bulabilen, acı çekebilen ve başkasının acısını hissedebilen bir zihin.

Ve o zihin şu an büyük ihtimalle birinin kendisi hakkında söylediği bir sözü düşünüyor. Beş yıl önce.

Belki sorun şu: Hücreler ne yapacaklarını biliyorlar. Ağaçlar ne yapacaklarını biliyorlar. Karıncalar ne yapacaklarını biliyorlar. Sadece insan, ne yapacağını bildiği hâlde başka şey yapabiliyor. Buna özgür irade diyorlar. Çoğunlukla da hakkını layıkıyla kullanıyoruz. Ama arada bir — pek sık olmasa da — o irade devreye giriyor ve insan, gerçekten olağanüstü bir şey yapıyor. Belki de bütün bu ahmaklık, o anları daha parlak göstermek için var.

Ya da sadece ahmaklık.

Yazar notu: Bu satırları yazarken üç kez telefona baktım. İkisi gereksizdi. Biri de buydu işte.

YN 2: Varlığıyla her zaman hayatımı aydınlatan sohbetin fikir babası E.G.’ye selam olsun.

Posted in

Yorum bırakın