“İstersen kütüphanelerini de kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit ve ne de bir sürgü var.”

— Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda

8 Mart, dünya genelinde kadınları anmak, haklarına dikkat çekmek ve kazanımlarını kutlamak için ayrılmış özel bir gündür. Bu gün, yalnızca Amerika’daki eşitlik mücadelesinin ürünü olarak kalmamış; tüm dünyadaki kadınların haklarının farkına varılması adına önemli bir eşiğe dönüşmüştür. Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tanınan bu kıymetli günde kadınlar, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanlarda elde ettikleri başarılar ve sürdürdükleri mücadelelerle anılmaktadır.

Bu konu hakkındaki düşünsel serüvenim çocukluk yıllarımda başlamıştı. Zihnimi hep meşgul eden bir soruyla yola çıktım: “Neden hiç kadın filozof yok?” Oysa bu soru, yanlış bir öncülün üzerine kuruluydu. Hypatia’dan Mary Wollstonecraft’a, Simone de Beauvoir’dan Hannah Arendt’e uzanan köklü bir kadın düşünce geleneği her zaman var olmuştu; ama bu isimler, erkek meslektaşları kadar görünür kılınmamıştı. Bu yazıda, söz konusu soru etrafında örülen düşüncelerle kadın haklarına dair ön yargılara ve eşitsizliklere karşı bir farkındalık oluşturmayı amaçlıyorum.

Toplumumuzun kadınlarla ilgili pek çok basmakalıp düşünceye kapıldığı bir gerçektir. “Elinin kiriyle bu işlere bulaşma!” gibi ifadeler, yaşadığımız yüzyılın gerekliliklerine ayak uyduramamış eski düşünce kalıplarının yansımasıdır. Bu basmakalıp yargıların yerini, daha adil bir toplum için daha bilinçli ve eşitlikçi düşüncelere bırakması gerekmektedir.

Biyolojik cinsiyete dayalı yaklaşımlar, modern çağ için artık geçerliliğini yitirmiştir. Kadınlar, sahip oldukları güç ve yeteneklerle toplumun her alanında belirleyici bir rol oynayabilirler. Bu potansiyeli desteklemek; kadınların yalnızca bir gün değil, her gün hak ettikleri değeri görmelerini sağlamak açısından büyük önem taşımaktadır.

Düşünce dünyamızdaki cinsiyet temelli önyargıları sorgulamak; eğitimden iş hayatına, siyasetten gündelik ilişkilere kadar pek çok alanda daha adil bir toplumun kapılarını aralayacaktır. Kadınların güçlü, yetenekli ve eşit bireyler olduğunu içselleştirmek, toplumsal dönüşüm için atılacak en temel adımlardan biridir.

Kadın filozof sorusuna kendimce verdiğim yanıt şudur: Herkesin felsefe yapma potansiyeli ve hakkı vardır; ancak eşit fırsat ve görünürlük sağlanmadığında kadın filozoflar erkekler kadar tanınamaz, fark edilemez. Yeterli fırsat eşitliği tanındığında ise kadınlarımızın başarıları hem daha görünür olacak hem de artmaya devam edecektir, nitekim artmaktadır da.

Sonuç olarak, 8 Mart yalnızca bir kutlama gününün ötesinde; düşünce dünyamızdaki önyargılara karşı cesur bir meydan okuma çağrısıdır. Kadınların gücünü ve değerini tam anlamıyla kavramak, daha eşitlikçi, adil ve bilinçli bir toplumun inşasına katkı sağlayacaktır. Bu günü bir çiçekle geçiştirmek değil, cinsiyet temelli önyargılara karşı cesurca durmak ve toplumsal bir değişim için somut adımlar atmak gerekmektedir. Bu vesileyle başta kıymetli eşim, annelerim ve kız kardeşim olmak üzere yaşamıma ilham katmış tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyor; Çağdaş Türk kadınının bugün sahip olduğu haklar için büyük şükran borçlu olduğumuz Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü de saygıyla anıyorum.

Not: Bu yazıyı geçtiğimiz yıllarda bir dergide yazmıştım, yeri gelmişken sizlerle paylaşmak istedim.

Sevgilerle.

Posted in

Yorum bırakın