Bir gün öleceksin. Bunu biliyorsun. Ama şu an bu cümleyi okurken içinde ne hissediyorsun? Büyük ihtimalle hiçbir şey. Belki hafif bir rahatsızlık, hızla bastırılan bir şey. Sonra sayfayı çeviriyorsun, telefona bakıyorsun, kahveni içiyorsun. Devam ediyorsun. İşte tam bu “bu geçiştirme” insanın ölümle kurduğu en yaygın ilişkidir.

Ben de uzun süre geçiştirdim. Bu yazıyı yazmayı aylarca erteledim. Üşengeçlik diye adlandırdım bunu kendi kendime. Ama üşengeçlik değildi. Kelimeler sıraya dizildiğinde bir şeyler gerçek hale geliyor. Ve gerçek olan şeyler, görmezden gelmeni engelliyor.

Şunu düşün: var olman için milyarlarca yıllık bir zincirin her halkasının kırılmadan gelmesi gerekiyordu. Atalarından birinin hayatta kalamaması, bir savaşta bir adım daha ileri atması, farklı biriyle evlenmesi — ve sen yoktun. Akıl sır ermez bir şansla bu evrende, bu gezegende, bu bedende buldun kendini. Bunu hak etmedin. Kimse hak etmedi. Sadece oldu. Ve sonra “bir gün” olmayacak.

Bu dünyanın sistemine alışmak güç. Herkes teoriler üretir; kimileri bu teorileri inanca dönüştürür. Anlaşılır. Belirsizlik insanı yorar, boşluk korkunçtur. Ama tüm teorilerin, tüm inançların, tüm umutların altında şu tek gerçek yatar: doğuyorsak, öleceğiz. Her beşiğin altında bir mezar kazılır. Bu dünyada yaşayan her insanın yüzde yüz emin olabileceği yegâne şey ölümdür.

Ama modern dünya, bunu kabul etmekte zorlanıyor. Ölüm, hayatın merkezinden alınıp hastanelerin en karanlık köşesine, siyah çerçeveli duyurulara, sigorta poliçelerinin ince yazısına hapsedildi. Yaşlılık “altın yıllar” olarak yeniden markalaştırıldı. Ölüm ise neredeyse bir başarısızlık gibi sunuluyor; sanki yeterince sağlıklı yaşasaydın, yeterince iyi uyusaydın, yeterince organik beslenmiş olsaydın bu sonu erteleyebilirdin. Erteleyebilirsin. Ama bitiremezsin.

İşte tam burada bir tersine çevirme gerekiyor. Çünkü ölümü ciddiye aldığında, hayat da ciddileşiyor. Bu bir karamsarlık değil tam tersi, bir berraklık. Ani bir mercek gibi odaklanıyor her şey. Hangi ilişkiler gerçekten önemli? Hangi kavgalar boşa harcandı? Hangi sevinçleri erteliyorum, sanki sonsuz bir zamanım varmış gibi? Ölüm düşüncesi bu soruları zorla masaya getiriyor. Ve bu sorular rahatsız edici olduğu kadar, belki de tam o kadar özgürleştirici.

Antik Roma’nın Stoacı filozofları bunu çoktan biliyordu. “Memento mori” yani “ölümlü olduğunu unutma” onlar için boş bir felsefi egzersiz değildi. Günlük bir pratikti. Her sabah kalktığında, bu günün son günün olabileceğini düşünmek. Marcus Aurelius hem bir imparator hem de bu pratiğin sessiz uygulayıcısıydı. Günlüğüne yazdı: her şey geçer, iktidar da, acı da, şöhret de. Bu geçicilik onu yıkmadı. Aksine, her anı daha dikkatli tutmasını sağladı. Çünkü sınırı bilen insan, sınırın içindekinin kıymetini bilir.

Budizm başka bir yönden aynı kapıya çıkıyor. Geçicilik yani anicca temel öğretilerden biridir: her şey akar, hiçbir şey kalıcı değildir. Tibetli gelenekte ölüme hazırlanmak, yaşam boyu süren bir pratiktir. Bardo Thodol “Tibetlilerin Ölüler Kitabı” yaşayanlar için yazılmıştır aslında; öleni değil, geride kalanı hazırlamak için. Düşüncenin bu kadar uzak bir coğrafyada bu kadar benzer bir sonuca ulaşması tesadüf değildir. İnsan her yerde aynı soruyla karşılaşıyor: bu ne kadar sürecek, ve bu süre nasıl geçirilmeli?

Semavi dinler de ölümü hayatın kenarına itmez tam merkezine yerleştirir. İslam’da ölüm bir son değil, asıl yolculuğun kapısıdır. Kabir, mahşer, hesap… bu kavramlar insanı bu dünyada eylemlerinin ağırlığıyla yüzleşmeye zorlar. Hristiyanlık da geçici dünyayı ebedi olanın gölgesinde konumlandırır. Bu geleneklerin ölüme bu denli merkezi bir yer ayırması rastlantı değil. İnsan, bu soruyla tam anlamıyla yüzleşmeden olgunlaşamaz. Bunu binlerce yıldır bilen gelenekler, modern dünyanın unutmaya çalıştığı şeyi hâlâ hatırlatıyor.

Heidegger bu noktayı farklı bir keskinlikle ifade eder: ölüm, insanı özgün varoluşa çağıran tek olgudur. Başkalarının hayatlarını yaşamak, toplumsal rollerin arkasına saklanmak bunların hepsi ölümün farkındalığından kaçış biçimleridir. Ölümü kabul etmek ise kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir. Sartre da benzer bir yerde durur: sonsuz zamanın olmadığı yerde, her seçim daha gerçek, daha belirleyici hale gelir. Ölüm, seçimlerimizin ağırlığını artıran şeydir. Yani paradoks şu: ölümü düşünenler daha özgür yaşıyor.

Ben bu çalışmayı bir egzersiz olarak gördüm başlangıçta. Sonra bir ayna olduğunu fark ettim. İnsan ancak kendi sonunu hayal ettiğinde gerçekten neyin peşinde olduğunu görüyor. Neyi sevdiğini, neyi ertelediğini, neden korktuğunu. Bu ayna rahatsız edici. Ama dürüst. Ve dürüst olanlar, güzel olanlardan daha kıymetlidir çoğu zaman.

Her insanın en az bir kez bu düşünceyle ciddiyetle oturması gerektiğine inanıyorum. Korku için değil. Karamsarlık için değil. Sadece gerçekten yaşamak için. Çünkü ölümü düşünmeden geçen bir hayat, kendine ait olmayan bir hayat gibi geliyor bana. Sonu bilinmeden başlanmış, başkasının senaryosuyla oynanan bir oyun. Oysa sonu biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Ve belki de tek yapılması gereken şey bu bilgiyle, gerçekten, oturup yüzleşmek.

Yazmak iyi geldi.

sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın