Biz garip bir halkız. Sabah kalabalık bir metrodan inip öğle vakti tıklım tıklım bir çay ocağında oturuyoruz, akşam yine bir sürünün parçası olarak eve dönüyoruz. Yüz yüze, omuz omuza, neredeyse nefes nefese yaşıyoruz. Ama birbirimize bakışlarımızda giderek daha az şey var. Gözlerin içi bir yerde kapanmış, dudaklar bir zamanlar refleks olan “geçmiş olsun”u artık kelimesi kelimesine ölçüp biçiyor.
Bunu görmek için sosyolog olmak gerekmiyor. Bir otobüs durağında beş dakika beklemek yeterli. Kimse özür dilemeden itişiyor, kimse teşekkür etmeden kapıyı geçiyor. Nazik olmak saflık sayılıyor artık; “ne gerek var ki” bakışlarıyla karşılanıyor. Nezaket kuralları ise sanki başka bir uygarlığın mirası gibi duruyor aramızda — müzede sergilenir, günlük hayatta kullanılmaz.
Peki bu nasıl oldu?
Saygıyı, sevgiyi, nezaketi büyük oranda rol modellerimizden öğreniriz. Önce aile gelir, sonra toplum. Ama toplumun da bir babası var — ya da öyle anlatılıyor bize. “Devlet baba” diyoruz; sanki ona karşı çocuk olduğumuz, onun bize borçlu olduğu bir ilişki var ortada. İyi. O zaman şunu sormak lazım: Bu baba bize nazik yüzünü ne zaman gösterdi?
Sürekli fırça yiyen, neden cezalandırıldığını bile tam anlamayan bir çocuktan ne beklenebilir? O çocuk büyür, öğrenir: sisteme güvenme, öne çıkma, fazla dürüst olma. İçini kapat. Baban seni sevmiyor olabilir, ama en azından görünmezsen zarar da görmezsin. Bu savunma mekanizması zamanla karakter oluyor. Nesiller boyu aktarılıyor. Ve biz bugün o karakterin kalabalığında yürüyoruz.
Ait hissetmediğin birine yardımcı olmak zor. İnsan doğası bu. Aidiyetin olmadığı yerde sorumluluk da zayıflıyor. “Ben mi yapacağım?” sorusu güçleniyor. Ortak alan kirletiliyor, ortak kaygı tükeniyor, ortak dil çözülüyor. Yerine ne geliyor? Boşvermişlik. Ya da sinir krizi. Bazen ikisi aynı anda, aynı yüzde.
Bir fincan hamaset bize artık hiçbir şey hissettirmiyor. “Ne mutlu” diyorlar, biz susuyoruz. “Gurur duyun” diyorlar, biz iç çekiyoruz. Çünkü gurur karşılıklı bir şeydir — verilen değeri, görülmeyi, korunmayı gerektirir. Hiçbirini almadan gurur üretmek, boş bir kabın içinde sesi yankılamaya çalışmak gibi. Çıkan şey gurur sesi değil, boşluk sesi.
Temel sorunlarımızı konuşmadan detaylara odaklanmamız bekleniyor bizden. Kaldırımlar bozukken estetik kaygı taşımak, güven sarsılmışken vatandaşlık bilinci geliştirmek, görülmemişken nezaketi içselleştirmek. Bütün bunlar mümkün, ama çok daha zor. Ve bu zorluğun faturası sürekli bireye kesiliyor. Suçumuz onun çocukları olmakmış gibi hissediyoruz bazen. Doğduğumuz topraklar, konuştuğimiz dil, taşıdığımız pasaport — bunlar bizim seçimimiz değildi. Ama bu coğrafyanın yükü omuzlarımıza biniyor, bakışlarımıza yansıyor, dilimizi kesiyor.
Bu tablonun üzerine bir de “evsizlik” hissi biniyor. Fiziksel bir evden bahsetmiyorum; doğduğun, sokağını bildiğin yerde ruhunun kendini misafir gibi hissetmesinden bahsediyorum. Kendi bahçende tanıdık bir yabancı olmak bu. Kararların senin dışında alındığı, kuralların sana sorulmadan konulduğu bir hayatta figüran bile olamamak. Merhametin bir erdem değil, “şüpheli bir işlem” muamelesi gördüğü bu iklimde; iyilik yapmaya çalışırken karşı tarafın “Benden ne koparacak?” diyen gözlerine çarpmak, insanın içindeki o saf pınarı kurutan en sert rüzgar oluyor.
Bu kadar şeyi bilerek, taşıyarak, içselleştirerek — yine de birbirimize nazik olmayı seçmek bir erdem mi, yoksa aptallık mı? Belki de bu, her şeye rağmen “ben bu kargaşanın bir parçası olmayacağım” demenin en zarif ve en sert yoludur. Bir nevi sivil itaatsizliktir.
Cevabı bilmiyorum. Ama soruyu sormayı bırakmak, sanırım en tehlikeli teslimiyettir.
Sevgilerle.
Yorum bırakın