“Affet, geç.”

Bu iki kelime, toplumun en sık reçete ettiği çözümlerden biridir. Sanki affetmek bir düğmeymiş gibi; bastığınızda acı kaybolur, ilişki onarılır, insan hafifler. Oysa affetmek hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Ve daha önemlisi: affetmek her zaman bir erdem de değildir.

Bu cümleyi kurmak bile bir risk taşır. Çünkü affetmeyi reddetmek, toplumda “kötü insan” olmakla eşanlamlıdır. Size derler ki: “Kin tutmak sana zarar verir.” Ya da: “O da insan, o da hata yaptı.” Belki de en ağırı: “Kendine iyi gelmesi için affet.”

Peki ya affetmek size iyi gelmiyorsa?

Bu sorunun cevabı, yıllardır toplumsal bir sessizliğin ardında kalmıştır. Çünkü affetmemeyi savunmak, öfkeyi meşrulaştırmak gibi görünür. Oysa mesele öfke değildir. Mesele, bir hakkın tanınmasıdır: Affetmeme hakkı.

Affetmek bir erdem olarak sunulduğunda, genellikle bir şey unutulur: Affetmek bir hediyedir. Ve hediye ise zorla alınamaz. Hediye vermek için önce vermek isteyen bir özne, sonra da almayı hak eden bir karşı taraf gerekir. İkisi de yoksa ortada hediye değil, bir dayatma vardır.

Toplum çoğu zaman affetmeyi bir borç gibi sunar. “Affetmelisin” cümlesi, bir tavsiye değil, bir emirdir. Ve bu emir, çoğu zaman affedilmeyeni meşrulaştırır. Çünkü affedilmesi gereken bir şey varsa, demek ki bir zarar verilmiştir. Ama o zararın boyutu, affetme dayatmasının gölgesinde kaybolur.

Burada bir çelişki ortaya çıkar: Toplum hem zararı tanır hem de onunla baş etme biçimini dayatır. “Evet, sana zarar verdiler ama sen affet.” Bu cümle, mağduru ikinci kez suçlar. Birinci suç zaten yaşanmıştır. İkinci suç ise affetmediği için “iyileşmeyi reddeden” olarak etiketlenmektir.

Terapi odalarında da bu baskı sıkça hissedilir. “Affetmezsen iyileşemezsin” cümlesi, sanki affetmek iyileşmenin tek yoluymuş gibi sunulur. Oysa bazı insanlar için affetmek, yarayı kapatmak değil, açık tutmaktır. Çünkü affetmek bazen şu anlama gelir: “Bana yapılan şey kabul edilebilirdi.”

Hayır. Bazı şeyler kabul edilemez.

Burası çok önemli bir ayrım noktasıdır: Affetmemek, acıyı taşımaya devam etmek demek değildir. Affetmemek, sınır koymaktır. “Bu bana yapıldı ve bu yanlıştı” demektir. Ve bu cümle, iyileşmenin kendisi olabilir.

Toplumun affetme dayatmasının arkasında genellikle bir rahatsızlık vardır: Öfkeli insanlar, sistemin düzenini bozar. Affetmeyen insan, “geçmişte kalmış” biri olarak görülür. Oysa geçmişte kalan, affetmeyen değil; geçmişte yaşananı yok sayandır.

Affetmeme, geçmişi canlı tutmak değildir. Geçmişin gerçekliğini kabul etmektir.

Dini söylemlerde de bu dayatma çok güçlüdür. “Allah affeder, sen niye affetmiyorsun?” sorusu, tanrı ile insan arasındaki farkı siler. Ama bu fark vardır ve olmalıdır. Tanrı sınırsız affedebilir belki; çünkü tanrı zarar görmez. İnsan ise zarar görür. Ve zarar gören insanın affetmeme hakkı, tanrının affetme kapasitesinden daha önce gelir.

Burada şunu sormak gerekir: Hangi eylemler affedilemez?

Toplum bu soruya net bir cevap vermekten kaçınır. Çünkü “affedilemez” demek, bazı sınırların gerçekten var olduğunu kabul etmek demektir. Ve bu sınırlar çizildiğinde, affetme dayatması çöker.

Bazı şeyler affedilemez. Bir çocuğa verilen zarar affedilemez. Bir insanın onurunu çiğnemek affedilemez. Bir güvenin bilinçli olarak yok edilmesi affedilemez. Bu eylemlerin affedilmemesi, kin tutmak değildir. Gerçekliği tanımaktır.

Affetmeme, bazen insanı esir alır mı? Alabilir. Ama affetmeye zorlanmak da esir alır. İkisi arasındaki fark şudur: Biri kendi seçiminizdir, diğeri dayatmadır.

Affetmemeyi seçen insan, çoğu zaman toplumda yalnızlaşır. Çünkü etrafındakiler sürekli “affet, kendine iyi gelsin” der. Ama bu cümle, çoğu zaman karşı tarafın rahatlaması içindir. Affeden insan, sistemin düzenine geri döner. Affetmeyen ise düzeni bozar.

İşte bu noktada bir özgürlük alanı açılır: Düzeni bozmak.

Affetmeme, bir direniş biçimidir. “Bana yapılan şey normal değildi ve ben bunu normalleştirmeyeceğim” demektir. Bu cümle, toplumun en çok korktuğu cümledir. Çünkü bu cümle, zararın gerçekliğini kalıcı hale getirir.

Belki de en önemlisi şudur: Affetmek bir süreç değildir, bir karardır. Ve her karar gibi, bu karar da size aittir. Size ait olmayan tek şey, bu kararı verme zorunluluğudur.

Affetmemeyi seçtiğinizde, size derler ki: “Sen de bir gün hata yapacaksın, o zaman affedilmek isteyeceksin.” Bu cümle, affetmeyi bir pazarlığa dönüştürür. Ama affetmek pazarlık değildir. Hediyedir. Ve hediye, karşılık beklemeden verilir.

Siz affetmemeyi seçerseniz, bu bir haktır. Kimse sizden bu hakkı alamaz.

Toplum bu hakkı tanımadığı sürece, affetme dayatması devam edecektir. Ama siz bu dayatmayı reddettiğinizde, yalnızca kendiniz için değil, affetmeme hakkını savunan herkes için bir alan açarsınız.

Affetmek bir erdеm midir, tartışmalı bir evet. Hadi Epstein olayını affedin, dünyamızı bu hale getirenleri affedin bakalım. Affedebiliyorsanız eğer şimdiden sizi tebrik ederim. Ben affedebilecek kadar erdemli değilim.

Affetmemek de bir haktır. Ve bu hak, savunulmaya değerdir.

Tüm kötülere öfkelerle…

Posted in

Yorum bırakın