Beklemek, zaman geçirmek değildir.
Bu fark önemlidir. Çünkü bekleyen insan zamanı tüketmez; onu taşır. Beklemek, zamanın üzerinde yürümek değil, onun içinde askıya alınmaktır. Gün akar, kahve soğur, ekran aydınlanır, pencere bulutları geçirir ama bekleyen insan bu akışın dışında durur. Bir “sonra”da.
Bekleyen insan yaşamaz mı? Yaşar elbette.
Ama yaşamak için gereken o küçük karar -bu anı seçmek, burada olmak- askıya alınır. Dikkat başka bir yere kayar: gelecek bir cevaba, açılacak bir kapıya, olacak bir şeye.
En sade bekleyişler bile ağırdır.
Telefonu elinde tutan insan bileğini titretmez, sesini yükseltmez. Sadece ekrana bakar. Mesaj gelmez. Bir dakika daha geçer. Ekrana yeniden bakar. Bu küçük döngü, insanın kendini ne kadar küçültebildiğini gösterir. Bir cevabın gelmesi için dünya durdurulur; ama bekletilen yalnızca insanın kendisidir.
Her gün bu küçük beklemeler birikir. Hiçbiri tek başına büyük değildir; ama birlikte, insanın gün içindeki sessiz yerini, içini minik minik kemirir.
İnsana “sabırlı ol” dendiğinde genellikle bir son ima edilir. Dayanılacak bir yük vardır ve sonunda gelecektir. Bu söz bekleyene bir yapı sunar: son vardır, dayanmak yeterlidir.
Ama bazı bekleyişlerin sonu yoktur.
Tıbbi bir sonucu beklemek böyledir. İlk gün endişe vardır; ikinci gün yalnızca bekleyen bir beden kalır. Telefon her çaldığında kalp bir an sıkışır, sonra gevşer. Bu ritim zamanla acı olmaktan çıkar, uyuşmaya dönüşür. Bekleyen insan artık sonucu merak etmez; sadece bitmesini ister.
Sonun kendisi bile bir rahatlama olur.
“Bakarız.”
İki kelime, bu kadar yükü nasıl taşır?
“Bakarız” diyen sorumluluğu alır ama sonucu vermez. Söz vermez; yalnızca karşısındakini “sonra”ya taşır. Ve “sonra”, insanın en yalnız kaldığı yerdir.
Bekleyen insan hazırlanır. Planlara bakar, olasılıkları sıralar, soruları evirir çevirir. Bu hazırlık, zihne çözüm gibi görünür; oysa bekleyişi taşımak için kurulan bir iskeletten ibarettir. İnsan, bekleyerek kendini korur. Bazen bu koruma, bekleyenin tek işi hâline gelir.
Bekleyişin en sinsi tarafı şudur: onu seçmemiş olabilirsin.
Bir kararın, bir ilişkinin, bir dönemin değişmesini beklemek… Kimse “şimdi bekleyeceğim” diye ilan etmez. Bekle sana yapışır. Fark ettiğinde, çoktan içindesindir.
Yalnızlık da böyle yapışır.
Bekleyen insan yalnızdır. Bu yalnızlık kalabalıkta da sürer. Seninle aynı masada oturanlar, aynı havayı solur; ama “sonra”ya senin gibi takılı kalmamışlardır. Onlar “şimdi”dedir. Sen ise şimdinin biraz üstünde, askıda durursun: ne burada, ne orada.
Peki bekleyen insan en çok ne zaman yorulur?
Gelmemesinde değil.
“Artık beklemeyeceğim” dediği anda.
Çünkü beklemek insana bir anlam verir: beklenen şey önemlidir. Beklemek bittiğinde, o önem de sorgulanır. Beklemekten vazgeçmek, “artık bunu taşımak istemiyorum” demektir. Bu yük, bazen insanın kaldırabileceğinden ağırdır.
Ama bir noktada bekleyen insan şunu fark eder: bekliyor olmak, yaşamaya yetmez.
Ve o an -küçük, sakin, dramatik olmayan o an- insanın kendine doğru attığı ilk adımdır.
Beklemek bir zayıflık değildir.
Ama bir yol da değildir.
Sadece insanın durduğu bir yerdir.
Ve her duruş, bir gün biter.
Sevginin topraklarında bizleri bekleyenlere selam olsun,
Sevgiler.
Yorum bırakın