Meslek, insanın acısıyla yakın oturma biçimini öğretir bazen.
Ama bir şeyi öğretemez: Bazı acıların toplumsal bir ismi yoktur. Ve ismi olmayan acı, sessiz bir odada yalnız oturan birinin acısıdır.
Cenaze olduğunda sistem işler. Toplum yas hakkını tanır; çiçek gönderir, telefon eder, “başsağlığı” diler. Çünkü bir ritüel var, bir çerçeve var. İnsan bu çerçevenin içinde acı çekebilir; çünkü acı çekmek için yalnız kalmasına izin verilmiştir.
Peki ya cenaze olmadığında?
Bu soruyu yıllardır taşıdım.
Bir ilişki yavaş yavaş ölür -kimse ölmemiştir, kimse gitmemiştir bile denebilir. Ama bir gün sabah uyandığınızda, karşınızdaki insanın artık o insan olmadığını hissedersiniz. Bu ölüm ne ani ne dramatiktir. Aksine sakindir, sinsidir. Hiçbir takvim tarihine oturtamazsınız onu. Ve kimse size “başsağlığı” dilemez; çünkü ortada kayıp yoktur -sistemi bu şekilde düşünmemiştir.
Ya da bir hayal ölür. “Artık küçük değilsin” denilir, “hayat böyle” denilir. Ama küçüklüğün bitti anda, bir şey de bitti; o, dünyaya doğru o özgür ve tüm şeylerin mümkün olduğu his. Bu kayıpla kimse yaslaşmanıza alan açmaz. Çünkü bu kaybın adı yoktur.
Psikoloji literatüründe buna “ambiguous loss” denir, “belirsiz kayıp”. Kayıp yaşanmıştır ama ne tamamen gitmiştir ne de tamamen buradadır. Ve bu belirsizlik, çoğu zaman cenazeli bir kayıptan daha ağır gelir.
Elisabeth Kübler-Ross, 1969’da insanın ölüme yaklaşma biçimini beş evreyle tanımladı: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul.
Zamanla bu evreler bir reçeteye dönüştü; sanki yas beş adımda tamamlanıyormuş gibi. Oysa Kübler-Ross bunu hiçbir zaman söylemedi. Bu evreler bir sıra değil, bir iklimdir. İnsan bu iklimde dolaşır; bazı evrelerde uzun süre kalır, bazılarına hiç uğramaz.
Ama şunu düşün: Bu evrelere girebilmek için bile önce kaybın “gerçek” olduğunun kabul edilmesi gerekir. Toplum kaybı onaylamadığında, insan kendi içinde bile inkâr evresinden çıkamaz. Çünkü bazen inkâr, “Bu gerçekten bir kayıp mı?” sorusunun kendisindedir.
İnkâr hâlinde insan şunları düşünür: “Ama o ölmedi.” “Ama biz hâlâ buradayız.” “Ben daha kötüsünü yaşayanlar gördüm.” Bu cümleler kendine karşı bir küçültme biçimidir. Ve aslında hiçbiri yanlış değildir. Her birinde bir gerçek payı vardır. Ama birlikte, acıyı erken kapatmak niyetiyle kurulur.
Adlandırılmamış kayıplarda öfke daha da karmaşık bir hâl alır.
Cenazeli bir kayıpta öfke bir yere yönelir: hastalığa, sisteme, kadere hatta tanrıya. Ama ismi olmayan bir kayıpta öfke çoğu zaman insanın kendisine döner. “Neden ben bunu bu kadar hissediyorum?” sorusu, bir suçlama cümlesine dönüşür. İnsan kendine yas tutmak için yeterli bir gerekçe arar; bulamadığında, suçluluk öfkeyi bastırır.
Bu noktada insan yalnızlaşır.
Yalnız olmak bir hâl. Yalnızlaştırılmak ise bir yapıdır. Toplumun sessizce verdiği “Bu kadar yas için yeterli bir neden yok” mesajı, aslında şunu söyler: “Acı çekme hakkın yok.” Ve insan bu mesajı içselleştirir. Çünkü bize küçük yaşlardan itibaren hangi duyguların kabul edilebilir olduğu öğretilmiştir.
Pazarlık evresi ise adlandırılmamış kayıplarda daha keskin bir biçim alır.
Cenazeli kayıplarda insan “Keşke son kez…” diye düşünür. Ama belirsiz kayıplarda pazarlık daha içe dönüktür: “Keşke fark etseydim.” “Keşke durmasaydım.” “Keşke sormasaydım.” Bu soruşturmanın cevabı yoktur. Çünkü ortada tanımlanmış bir kayıp bile yoktur.
Bu yüzden pazarlık ve depresyon çoğu zaman iç içe geçer. İnsan hem sorgular hem yorulur. Bu iki evre birlikte sürdüğünde, artık yalnızca kaybın kendisi değil, bu bitmeyen zihinsel yorgunluk da acı verir.
En zor evre genellikle sondur: kabul.
Cenazeli kayıplarda kabul, zamanla ilişkilidir. Bir çerçevesi vardır. Ama adlandırılmamış bir kayıpta kabul demek, önce şu cümleyi kurabilmek demektir: “Bu bir kayıptı.” Ve ardından şunu ekleyebilmek: “Ben yas tutma hakkım olduğunu düşünmesem bile, acı çektim.”
Bu cümleyi kurabilmek, insanın kendine verebileceği en büyük izinlerden biridir.
Bazen insanlar küçük bir şey anlatır: Bir anı, bir eşya, bir bakış. Ve o anlatıda bir şey açılır. O an yaşanan acının farkındadırlar; ama ona hiç “yas” dememişlerdir. Çünkü kimse onlara bu ismi vermemiştir.
Oysa bir şeyin adı konduğunda -“Bu benim için bir kayıptı” dendiğinde -her şey değilse bile bazı şeyler yerine oturur. Bu küçük tanınma, çoğu zaman hiçbir teknik çözümden daha derin bir temas yaratır.
Şunu biliyorum:
Yas yalnızca cenazeler için değildir. İlişkiler için, hayaller için, geri dönemediğimiz eski hâllerimiz için, bir gün konuşamayacağımız insanlar için de duyulur.
Toplum bize o alanı açmasa da, ritüeli olmasa da, “başsağlığı” gelse de gelmese de bu acı gerçektir.
Belki de en önemlisi şudur: İnsanın kendi kendine o ismi verebilmesi. “Bu benim için bir kayıptı” diyebilmesi. Ve ardından, hiçbir takvimle sınırlandırılmadan sağlıklı yas tutabilmesi.
Çünkü yas, toplumun bize bahşettiğii bir hak değildir.
İnsan olmanın kendisidir.
Sevgiler.
Yorum bırakın