Söylemekten çekiniriz. Çünkü söylemek, yalnızca bir cümle kurmak değildir; bir ihtimali geri dönüşsüz kılmak, köprüleri ateşe vermektir. Söylediğimiz anda bir şeyler değişir; bazen bir ilişkinin kimyası, bazen kendimizle olan o mahrem anlaşma. Bu yüzden susmayı daha güvenli bir liman sanırız. Sessizlik kırmaz, dağıtmaz, düzeni bozmaz gibi gelir. Oysa sessizlik çoğu zaman çözmez; sadece erteler.
Söylememeyi bir erdem, bir olgunluk nişanı gibi öğreniriz. “Şimdi sırası değil”, “gerek yok”, “büyütmeyelim”… Bu cümleler yüzeyde bir huzur sağlar, günü kurtarır, sahte bir sükûnet inşa eder. Ama bu huzur kalıcı değildir. Söylenmeyen şey kaybolmaz; sadece içerde kendine başka bir yer bulur. Zamanla ağırlık kazanır, şekil değiştirir. Bazen aşılmaz bir mesafeye, bazen keskin bir kırgınlığa, bazen de adını koyamadığımız o kronik yorgunluğa dönüşür. Susarak çözdüğümüzü sandığımız her şey, aslında ruhun karanlık bir köşesinde başka bir dilde konuşmaya devam eder.
Bir noktadan sonra şunu ayırt etmeyi öğreniriz: Söylememek her zaman olgunluk değildir; bazen sadece konforlu bir kaçıştır. Söylemek de her zaman cesaret sayılmaz; bazen yalnızca kaçacak yer kalmadığında alınan mecburi bir duruştur. İnsan bazı cümleleri söylemeye hazır hissetmez; çünkü o kelimeler ağızdan döküldüğünde artık eski hâliyle devam edemeyeceğini bilir. Söylemek, bir şeyi kurtarmaktan çok, bir şeyi geride bırakmayı gerektirir. Bir söz, insanın eski dünyasından çıkış biletidir.
Nasıl söylediğimiz meselesi burada başlar. Söylemek bağırmak değildir. Haklı çıkma çabası hiç değildir. Söylemek, karşı tarafı ikna etmek için kurulan bir düzenek olmaktan çıktığında anlam kazanır. Zaman, ton ve niyet birbirine yaklaştığında söylenen söz yerini bulur. Aksi hâlde en büyük gerçek bile havada asılı kalır. Bu yüzden bazı cümleler geç kalır, bazıları erken söylenir; çok azı ise tam zamanında, bir şifa gibi söylenir.
“Söylenmez” denilen, ortamın huzurunu bozan o cümleler vardır ya; işte asıl sınav oradadır. Çoğu zaman düzenin devamı, hakikatin görünmesinden daha kutsal sayılır. Oysa her düzen korunmaya değmez. Bazı cümleler söylenmediğinde sadece susan değil, o ana tanık olan herkes eksilir. Söylenmeyen hakikat, bir ilişkide boşluk bırakır; ve o boşluk zamanla dürüstlükle değil, yabancı ve sinsi şeylerle dolar.
Söylemek bu yüzden yalnızca kişisel bir rahatlama meselesi değildir. Söyleyebilen insan her zaman hafiflemez. Bazen kelimelerle birlikte üzerine bir ağırlık çöker. Bazen yalnız kalır, bazen risk alır. Ama en azından kendisiyle arasına o sinsi mesafeyi koymaz. Söylemek çoğu zaman karşı taraf için değil, insanın kendi iç tutarlılığı için yapılır. Bir şeyin adı konduğunda her şey düzelmeyebilir; ama belirsizlik yerini dürüstlüğün o sert ama net zeminine bırakır.
Belki de mesele şudur: Bazı şeyleri söylemek bir cesaret gösterisi ya da hafifleme arayışı değildir. Bazen sadece bir borcu ödemektir. İnsan, insan kalabilmek için hakikati söylemeye borçludur. Söylemek dünyayı düzeltmez belki; ama insanın içindeki sessizliği, en azından dürüst kılar.
Sevgilerle.
Yorum bırakın