Sevgi topraklarında geçen bir ömür hayalini, gözlerimi bu dünyaya açtığım andan beri taşıyorum. Belki de bu yüzden, hayatın o ince çizgisinde yürürken, iyiyle kötüyü karıştırma ihtimalini –huzur ararken vicdanı gevşetme tehlikesini– hiç unutmadan, inadına ilerliyorum. Çünkü iyilik, çoğu zaman saf bir hâl değil; emek isteyen bir dikkat biçimi.
Gözlerimi kapayıp “mutlu bir anı hatırla” dendiğinde zihnimde hep benzer bir sahne beliriyor: Sessiz, sakin bir yerde; ikindi vakti başlayan bir sofra, mümkünse mevsim ilkbahar ya da yaz. Havada demlenmiş çayın tanıdık sıcaklığı, taze çiçeklerin kokusu… Gün batımıyla taçlanan bu an, sadece bir keyif değil; zamanın yavaşladığı, varlığın kendini duyurduğu bir eşik gibi geliyor bana. Dünyada son bir günüm kalsa, sanırım yine tam olarak bunu yapardım.
Hayatımdaki insanları seviyorum. Onlarla yan yana olmayı, aynı gönül bağını paylaşmayı çok önemsiyorum. Sarayda ya da bir barakada olmamız fark etmiyor; bu his değişmiyor. Ne yediğimizin ne giydiğimizin önemi azalıyor. Çünkü hayat, bana kalırsa, mekânla değil; paylaşılan anlamın yoğunluğuyla ölçülüyor.
Bazen düşünüyorum da, bu hayalin içinde abartılı hiçbir şey yok. Büyük hedefler yok, gösterişli mutluluk anlatıları da. Sadece insanı kendine yaklaştıran bir sadelik var. Belki de bu yüzden bu kadar sahici geliyor. İnsan kalabalıkla değil, anlamsızlıkla yoruluyor çünkü.
Zamanla şunu fark ettim: Sessizlikten korkmayan insanlarla kurulan sofralar daha uzun sürüyor. Kimse acele etmiyor, kimse kendini kanıtlama telaşına kapılmıyor. Söylenen kadar söylenmeyen de anlam kazanıyor. Çünkü bazen bir bakış, dilin kuramadığı bir hakikati taşıyor.
Hayat bana şunu öğretti: Herkes masaya kendi yüküyle geliyor. Kimi yükler görünür, kimileri özenle saklanmış. Ama o masada kalabilenler, yüklerini yarıştırmayanlar oluyor. Kimsenin yükünü omuzlamak zorunda değilsin; çoğu zaman orada kalman, yeterince etik bir duruşa dönüşüyor.
Eskiden mutluluğu hep ileriye ertelerdim. “Bir gün olunca” diye başlayan cümlelerim vardı. O gün geldiğinde ise kendimi hep başka bir günün ihtimalini düşünürken bulurdum. Şimdi anlıyorum; mutluluk bir hedef değil, şimdide kalabilme becerisi.
İnsanların birbirine iyi gelme biçimleri çok farklı. Kimi konuşarak, kimi susarak yapıyor bunu. Ben susarak iyi gelenleri hep ayrı bir yerde tutuyorum. Çünkü sessizliği paylaşmak, sözden daha çıplak bir yakınlık istiyor; maskeleri düşürüyor.
Bazen hayatın karmaşası içinde bu hayal fazla naifmiş gibi geliyor. Dünya bu kadar sertken, bu yumuşaklığın korunabilir olup olmadığını sorguluyorum. Sonra yine aynı noktaya dönüyorum: Sertlik dünyayı açıklayabilir; ama yumuşaklık, onu katlanılır kılıyor.
İyiyle kötüyü karıştırma ihtimalini hatırlamam da belki buradan geliyor. Her huzurlu an, aynı zamanda bir sorumluluk taşıyor. Her güzel şey, dikkat ister. Ama bu farkındalık beni durdurmuyor; aksine, yürüyüşümü daha bilinçli kılıyor.
Birlikte olmanın değeri kalabalıkla ölçülmüyor. Bazen iki kişi yetiyor, bazen insan tek başına bile bu hissi yakalayabiliyor. Asıl mesele, o anın içindeyken başka bir yerde olmayı arzulamamak; bulunduğun yerde var olabilmek.
Ve galiba hayatta en çok da bunu seviyorum: Büyük iddialar kurmadan, küçük ama sahici anlar biriktirmeyi. Günün sonunda geriye kalan şey, ne kadar yaşadığımız değil; ne kadar bilerek yaşadığımız oluyor.
Sevgiler.

Yorum bırakın