Uzun zamandır vakit ayırmak istediğim o ana sonunda kavuştum. Artık özgürce yazabilirim. Pazar sabahına gözlerimi erkenden açtım. Basit görevler yerini mahmurluğa bırakmak üzereyken hemen kalktım, masanın başına oturdum.

Mevcut haletiruhiyemden bahsedeyim biraz. 2026 başladığından beri hayatımda birçok alanda yükseliş var. Bunu dillendirmek bile beni ürkütüyor. Hiç nazara inanmayan ben bile sanki kötü gözlerden tüm güzellikleri saklamak istiyorum. Neyse… Başarılı olabileceğim yeni alanlar hızla açılıyor önüme; bunun için oldukça minnettarım. Çok çabalıyorum, savaşıyorum, savaşmaktan keyif alıyorum. Kendimi bir kez daha tebrik ediyorum. Bu paragrafı toparlarsam: keyfim yerinde, üretkenliğim artıyor.

Evde iki kedimiz var; ikisi de birbirinden acayip. İsimleri her zaman bizi güldürür: Bıyık ve Mistik. İkisi de erkek ve evde hep bir aksiyon var. Bıyık büyük ve iri olan abimiz. Evin sahibi o. Dünyadaki beş takvim yılının ikincisinde ona bir ortak daha geldi.

Mistik çok özel bir kedi. Dünyanın en kedi sevmeyen insanına bile kendini âşık edebilir. Fakat bir o kadar da haylaz. Bizler gibi onların da kendi kişisel zevkleri ve merakları var. O kısma başka bir yazıda yer vereceğim; o yüzden hızlıca geçiyorum. Evde iki erkek kedi olunca güç savaşları kaçınılmaz oluyor. Bıyık yıllarca koruduğu fiziksel üstünlüğüyle Mistik üzerinde ciddi bir otorite kurmuşken, son bir yıldır Mistik’in arsız savaşçı ruhuyla baş edemez hâle geldi. Bazen ilginç çatışmalar yaşanıyor.

Az önce de onlardan birine şahit oldum. Ayırmak istedim ve o esnada ortaya çıkan toz bulutunun içinde ben de kaosa ortak oldum. Neyse ki farklı odalara geçip biraz “me time” yapmak iyi bir fikir oldu; şu an evin içi sütliman.

Az önce mutfakta kahve yapmak için yürürken yeni aldığımız su sebiline bakıp mutlu oldum. Bence güzel bir araç. Kara kışta yaza hazırlık yapmayı, ağustosböceğinin karıncaya yaptığı ironi gibi yorumladım. Kahve o sırada hazırdı. Tam mutfaktan çıkacakken meyve sepetinin içindeki muzla göz göze geldik. Soymak için elime aldığım anda muzun üzerindeki etiketi fark ettim. Üstünde İngilizce “Toplandığım bahçeyi görmek isterseniz kodu okutun” yazıyordu.

Tahmin ettiğiniz üzere hemen okuttum ve karşıma Ekvator’daki bir bahçe, beraberinde muz toplarken gülümseyen sempatik Latin insanlar çıktı. Bununla ilgili bir şeyler yazmalıyım diye masaya dönerken muzu bitirdim ve “El Salvador” yöresine ait kahvemi içmeye başladım.

Bence dünya üzerinde gereksiz birçok konuya harcadığımız enerji yüzünden asıl övmemiz gereken şeyleri ıskalıyoruz. Bir adet muz ile birkaç kahve çekirdeğinin okyanus aşarak binlerce kilometre yolculuk sonucu benim soframa gelmesi beni büyülüyor. İnsanlık olarak çok özel bir çağın içindeyiz. İçinde bulunduğumuz çağı yozlaşma adı altında sürekli eleştirirken bazı güzellikleri unutuyoruz. Dünyanın çok uzak bir yerinde beni hiç tanımayan birinin emeği bugün avuçlarımda duruyor. Minnettar hissediyorum.

Peki insan kıtaları, okyanusları bu kadar kolay aşabilirken neden kendi nehirlerinde boğuluyor? Bunu düşünmeye başlıyorum. Düşündükçe yeni şaşkınlıklar yaşıyorum. Bu aralar bu düşünce ne sık beni ziyaret etmiş, diyorum kendi kendime.

Belki de bu yüzden insan nehirlerinde boğuluyor: herkes kendi kıyısından konuşuyor. Aynı suya bakıyoruz ama gördüğümüz şey aynı değil. Bıyık yılların sahibiyken haklı. Mistik yeni gelen, yeni büyüyen, sınırları yoklayan tarafken haklı. Biri düzeni savunuyor, diğeri değişimi. İkisi de içgüdülerince doğru yerde duruyor.

Ben de ortalarında duruyorum. Kimi zaman ayırmaya çalışırken toz bulutunun içine düşüyorum, kimi zaman geri çekilip evin sakinleşmesini izliyorum. Sonra fark ediyorum: benim payıma düşen “haklı olmak” değil, şahit olmak. Sanki bir evin içinde iki ayrı dünya çarpışıyor da ben o çarpışmanın gerisinde, görünmeyen bir yerde, hayatın nasıl işlediğini öğreniyorum.

Muzun etiketi de aynı şeyi yaptı bana. Bir kod okuttum; bir bahçe açıldı, insanlar gülümsedi, emek görünür oldu. Kimse beni tanımıyor ama bana ulaşan bir yol kurulmuş. Bu da bir tür haklılık: birinin gününün anlamı benim günümde karşılık buluyor. Ben muzun üstüne iliştirilmiş küçük bir cümlenin peşine düşerken, aslında koca bir zincirin gerçeğine dokunuyorum.

O an anlıyorum: dünyanın büyüsü “her şeyin kusursuz” olması değil. Dünyanın büyüsü, kusurlu parçaların bile birbirine bağlanabilmesi. Bir kedinin diğerine üstün gelmeye çalışması, diğerinin vazgeçmemesi, benim arada kalıp yine de sevgiden şaşmamam… Hepsi kendi yerinde haklı. Hepsi kendi dilinde doğru. Ben de bu doğruların yan yana durabildiğine şahit oluyorum.

Şahitlik bazen ağır bir iş gibi anlatılır. Bense tam tersini hissediyorum. Şahitlik, bana kendimi hatırlatan en sade lütuf: Hayat kendi akışında sürerken, ben onu fark edebiliyorum. Bu kadar.

Ve bu yüzden minnet duyuyorum: herkesin kendince haklı oluşuna, ve benim bu haklılıkların tam ortasında durup hayata tanıklık edebilmeme.

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın