Alsace’ın sessiz kasabası Munster’da, canım biraderim Matiss’le yürürken sohbet yine kendiliğinden derinlere aktı. Bizim konuşmalarımız böyle; konu seçmeyiz, ama birbirimizin hayatındaki izlere dokunmadan da geçmeyiz. O gün fark ettiğim bir şey vardı: Matiss’in hayatında hiç karşılaşmadığı bir duygu, benim uzun zamandır içimde taşıdığım bir ağırlığa denk düşüyordu; “umutsuzluğa bağlı yenilgi.”

Bunu o anda dile getirmedim. Akşamın sıcaklığı, festivalin hafifliği bozulmasın istedim. Gülerek eve döndük; soğuk hava bile bize yol arkadaşlığı yapıyordu. Fakat gece, oda karanlığa gömülünce düşünceler uykumdan haraçlarını almaya geldiler.

Bu duygu kıyaslamakla ilgili değil. Bir üstünlük yarası da değil. Daha çok, insanın kendine bile açıklamakta zorlandığı bir hayret: “Demek bazıları böyle bir hissi hiç tanımadan büyüyor.” , “Demek başka ihtimallerde varmış.” Benim dünyamda hayatın erken dönemlerinden beri hep bir kırılgan eşik vardır. İnsanları önemserim, onları kulaklarımla dinlerim, ihtiyaçlarını duyarım. Annemden ve babamdan aldığım etik pusulayı korurum. Fakat tüm bunların ötesinde, başarıya giden yolun çoğu zaman çalışmanın değil, görünmeyen dengelerin eliyle belirlendiğini defalarca gördüm.

Eşitlik fikri kulağa daima asil geliyor, ama gerçek hayat onu pek az destekliyor. İçinde yaşadığım ülkede bu kelime çoğunlukla rafine bir hayalden ibaret kaldı. Bir psikoloji işçisi olarak toplumsal çürümeyi yakından görmek, bu hissi yalnızca daha belirgin kılıyor. Geleceğe dair umut tanelerinin nasıl azar azar eksildiğini izliyorsun; yerine hiçbir şey dolmuyor.

Matiss’in dünyasında olmayan şey tam da burada ortaya çıkıyor. Onların yaşamı fazla süse ihtiyaç duymayan türden: marketten günlük yiyecekler, gerektiğinde alınan kıyafetler, erişilebilir bir düzen. İhtiyaçların makul olduğu bir yerde zihin de fazla gürültü üretmiyor. Parayı sadece çözüm üretmek için tasarlanmış araçlara harcıyorlar.
Sadelik, bazı yüzlere şaşırtıcı bir berraklık bırakıyor.

Onlar için seviniyorum. Bizim içinse yol daha dolambaçlı, bunu kabul ediyorum.
Yine de gece düşündükçe şunu fark ettim: Bu boynu büküklük tamamen karanlık değil. İçinde, insanın kendi sınırını anlamaya çalışmasından doğan bir açıklık var.

Belki umut, büyük değişimlerin gelmesi değil; insanın kendi payına düşeni artık daha net görmesi.
“Tüm yükü ben taşımıyorum” diyebildiği o küçük an.

Kesin bir cevabım hâlâ yok.
Ama ilk defa, bu sorunun içinde ilerleyebileceğim bir yön sezdiğimi söyleyebilirim.
Bazen bu kadarı bile fisosif’in adım atmasına yeter.

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın