Kapıdan çıkarken dönüp “görüşürüz” dediğimiz o an, yalnızca bir nezaket değildir; insan olmanın en eski, en derin jestlerinden biridir. Çünkü vedalaşma, varoluşun incelikli bir farkındalığıdır. Şempanzeler, filler, yunuslar -sosyal zekâsıyla bilinen tüm bu türler- bir araya geldiklerinde karmaşık selamlama ritüelleri sergiler. Ama ayrılırken? Sessizlik. Yalnızca giderler. İnsan dışında hiçbir tür, ayrılığı ritüelize etmez.
Bu fark tesadüf değildir. Vedalaşma, iki benzersiz bilişsel yetinin kesişiminde doğar: geleceği tasavvur etme ve ölümü bilme. Başka bir deyişle, zamanın doğrusal akışını, hem başlangıcı hem sonu olan bir çizgi olarak kavrayabilen tek türüz. Bir köpek sahibini kapıda coşkuyla karşılar çünkü “şimdi”yi yaşar; ama ayrılırken vedalaşmaz çünkü “sonra”yı bilemez. İnsan ise her “hoşça kal” dediğinde üç şeyi aynı anda söyler: “Şimdi ayrılıyoruz”, “sonra yeniden buluşacağız” ve sessizce, “bu son buluşmamız olmayacak.”
Martin Heidegger, insanı “ölüme doğru varlık” olarak tanımlarken, belki farkında olmadan vedalaşmanın varoluşsal temelini de işaret etmişti. Her ayrılık, ölümün küçük bir provasına dönüşür; ama aynı zamanda ölüme karşı verilen en zarif başkaldırıdır. “Tekrar görüşürüz” diyebilmek için, hem sonluluğun hem de geleceğin farkında olmak gerekir. Bir sincap arkadaşına veda etmez; çünkü ne kaybın ne de yeniden kavuşmanın bilincindedir. Sadece uzaklaşır. Oysa insan, ayrılırken bile zamanı taşır: geçmişin hatırasını, geleceğin umudunu ve şu anın ağırlığını.
Psikolojik düzlemde, vedalaşma yetisi çocuklukta bir eşiği temsil eder. “Güle güle” diyebilen çocuk, yokluğun yok oluş demek olmadığını öğrenmiştir. Bu, yalnızca nesnenin değil; ilişkinin ve hatta zamanın devamlılığını kavramaktır. Bowlby’nin bağlanma kuramı bize güvenli bağlanmayı öğretti ama unuttuğumuz şey şudur: güvenle ayrılabilmek, güvenle bağlanmanın nihai kanıtıdır. Ayrılığın geçiciliğini bilen bir çocuk, artık zamanın farkındadır yani “şimdi”nin ötesine geçmiştir.
Tam da burada felsefi bir soru belirir: Vedalaşma yetimiz mi bizi insan yaptı, yoksa insan olmamız mı bize vedalaşma yetisi kazandırdı? Dilin evrimsel kökenlerinde, belki de ilk anlamlı cümle “döneceğim”di. Çünkü bu söz, geçmiş, şimdi ve geleceği birleştirir; özneyi, niyeti ve vaadi aynı anda taşır. “Döneceğim” diyebilmek, hem ölümlülüğünü bilip hem de zamana hükmedebileceğini hayal etmektir.
Modern yaşam ise bu kadim yetiyi sessizce aşındırıyor. Zoom toplantılarından bir anda çıkmak, “görüldü” işaretinin ardından gelen belirsizlik, “çevrimdışı”ya dönüşen sohbetler… Dijital çağ, vedalaşmanın keskinliğini yitirdi. Artık ne tam ayrılıyoruz ne tam buluşuyoruz. Aradaki boşlukta, sürekli bir “ara-varoluş” hâlinde oyalanıyoruz. Bu yeni zaman biçiminde insan, ne tam burada ne de tamamen orada. Hep bir “biraz sonra”, “belki sonra”, “yine yazarım” zamanında yaşıyoruz.
Bir bakıma, varlığımız bildirim sesine indirgenmiş durumda: Sürekli uyarılan ama hiçbir zaman tamamlanmayan bir mevcudiyet. Bu nedenle modern insan, sürekli “bağlı” ama giderek daha az “temas hâlinde”.
Belki de modern anksiyetenin görünmez nedeni budur: Evrim boyunca keskin ayrılıklar ve kavuşmalarla şekillenen beynimiz, şimdi bu ritmini kaybediyor. Dijital çağ, bizi “ayrılığın” yokluğuna, “sürekli erişilebilirliğin” boşluğuna mahkûm ediyor. Oysa insan zihni, kapanışı ister; bir selamın, bir vedanın, bir sessiz sonun güvenini arar. “Ara-varoluş” bu yüzden yorucudur: bitmeyen ama hiçbir yere varmayan bir mevcudiyet.
Kapıdan çıkarken dönüp bakmak, işte en insani jest. Çünkü o dönüş der ki: “Farkındayım, ayrılıyoruz. Farkındayım, ölümlüyüz. Ama yine de, tekrar görüşeceğiz.”
Belki de medeniyetimizin tamamı, bu üç farkındalığın aynı anda taşınabilmesine dayanır: ayrılığın kaçınılmazlığı, ölümün kesinliği ve geleceğe dair umut.
Her “hoşça kal”, bu paradoksun içinde söylenir.
Ve belki de her “hoşça kal”, ölüme rağmen hayatla yapılan küçük bir anlaşmadır.
Notlarım: Yazıyı hazırlarken çok fazla detayda ister istemez boğuldum. Geceleri enteresan rüyalar gördüm. Kötü rüyalarla baş etmenin kendimce yolunu daha zor soruları düşünerek bu notları almakta buldum. “Her gün veda ederiz ama sadece birinde haklı çıkarız” ile başlayan bu yazı fikrinin finalinde aklımdaki bazı soruları siz kıymetli okuyucularla paylaşmak istiyorum:
Zamanın dışına çıkabilen tek varlık, neden yine de zamana hapsolur?
Vedalaşmak mı bizi insan yapar, yoksa insan olduğumuz için mi vedalaşmak zorundayız?
Ölümü bilip de yaşamayı sürdürebilmek, aklın evrimsel bir başarısı mı yoksa unutmanın bir başka biçimi mi?
Meraklısına;
Bu yazı, vedalaşmanın bilişsel ve varoluşsal temellerine dair güncel bilimsel tartışmalardan ilham alır. Salla kazan’a bu platformda tahammül gösterilmez 🙂
Ayrıntılı okumak isteyenler için:
The Evolutionary Origins of the Farewell Ritual: Time, Mortality, and the Human Sense of Separation
Humanities and Social Sciences Communications (2022)
https://doi.org/10.1057/s41599-022-01061-3
Sevgiler, Saygılar.
Yorum bırakın