Türkiye’de hiçbir sorun konuşularak çözülmez. Çünkü bizde kimse gerçekten dinlemez. Herkesin içinde, karşısındakini duymaktan çok, kendini doğrulatma arzusu vardır.

Dinlemek sabır ister, merak ister; oysa bizde dinlemek zayıflık sayılır.
Herkes konuşur, kimse anlamaz. Her söz bir savunmadır, her cümle bir saldırı.
İnsanlar birbirini duymadığı için değil, duysa bile dayanamamak için susturur.

Bu ülkede konuşmalar, anlaşılmak için değil; kendini haklı çıkarmak için yapılır.
O yüzden hiçbir masa çözüm üretmez. Masalar, yaraların kabuğunu kaldırır; bir anlığına herkes kanar, sonra yine sessizlik olur.


Sesin Yerine Geçen Ton

Bizde ses tonu, düşüncenin yerini almıştır.
Ne kadar bağırırsan, o kadar haklısındır.
Çünkü akıl, duyguların gürültüsünde kaybolmuştur.

Bir fikir savunulmaz bizde; kutsanır ya da linç edilir. Arada kalan yoktur.
Hamaset, bir tür toplumsal savunma mekanizmasıdır: korkunun, yetersizliğin, utancın üstünü örter.
Kükremek çaresizliği gizler. Sloganlar, düşüncenin yorgun yerlerini kapatır.

Ve böylece akıl geri çekilir, duygu sahneyi tamamen ele geçirir.
Biz tartışmayız; birbirimize hükmederiz.
Fikirler çarpışmaz, egolar çarpışır.
Bu yüzden her kavga aynı şekilde biter: kimse kazanmaz, ama herkes kendini galip ilan eder.


İki Monoloğun Çarpışması

Bizde diyalog, iki insanın konuşması değildir; iki monoloğun çarpışmasıdır.
Herkes kendi yankısını dinler, diğerinin sesini parazit sanır.

Oysa diyalog, karşısındakini ikna etmek değil, anlamaya cesaret etmektir.
Bizde bu cesaret eksiktir; çünkü anlamak, değişmeyi gerektirir.
Değişmekse korkutur.

Diyalektik budur zaten: tezle antitezin birbirini yaralayıp sonunda yeni bir şeye dönüşmesi.
Biz bu dönüşümü göze almayız.
Bizde fikirler doğmaz; ya babadan kalır ya da ithal edilir. Ötekinin fikri bir başka ötekiye böylece geçer durur.

O yüzden düşünce hayatımızda doğum sancısı yoktur, sadece tekrar vardır.
Fikir üretmeyen toplum, slogan üretir.
Slogan, düşüncenin karikatürüdür.

Ve en acısı: biz tartışmayı kaybetmekten değil, anlamaktan korkarız.
Çünkü anladığında, savaştığın şeyin sende de bir parça olduğunu fark edersin.


Bir Savaş Kültürünün Mirası

Belki de mesele bugüne ait değildir.
Biz savaşarak başlamış bir kültürün mirasçılarıyız.
Orta Asya’dan bu yana kelimeden çok kılıca inanmış bir milletin torunlarıyız.

Savaşarak var olduk, savaşarak büyüdük, savaşarak sevdik.
O yüzden barışın dili bize hâlâ yabancı.

Bizde “konuşmak” hiçbir zaman bir uzlaşma biçimi olmadı; hep bir tehdit gibi algılandı.
Çünkü konuşma eşitlik ister, göz hizasında olmayı gerektirir.
Oysa biz ya yukarıdan konuşmaya alıştık ya da aşağıdan dinlemeye.
Eşitlik bizi rahatsız eder.

Tarihin bize mirası bu: otoriteye boyun eğenle, otorite kurmaya çalışan arasında sıkışmış bir zihin.
Bu yüzden her kuşak, bir öncekini tekrarlıyor; aynı yaraları aynı cümlelerle kaşıyoruz.

Dinlemeyi öğrenemedik, çünkü sessizlik hep bir yenilgi gibi öğretildi bize.


Susmayı Öğrenmek

Belki de artık konuşmayı değil, susmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Ama bu kez korkudan değil, anlamak için.

Belki de çözüm, sesimizi yükseltmekte değil, birbirimizin sessizliğine katlanabilmekte.
Bir ülke, dinlemeyi öğrendiği gün büyür.

Biz ise hâlâ bağırarak anlaşmaya çalışan bir halkız.
Ama bir gün, yorgunluğumuz sesimizi bastıracak.

O gün geldiğinde, kimse kimseyi susturmak istemeyecek.
Çünkü hepimiz nihayet aynı şeyi duyacağız:
Kendimizi.

Posted in

Yorum bırakın