Bazen güçlü görünmekten yoruluyorum.
Kırılmamak için ördüğüm o görünmez duvarlar artık bana bile karanlık geliyor.
Oysa ilk başlarda, insanın en parlak anının savunmasız olduğu anlar olduğunu sanırdım: birine içini açarken, ağlarken ya da “bilmiyorum” diyebildiğinde.
Sonra hayat, kırılganlığın zayıflıkla karıştırıldığı bir toplumda yaşadığımı öğretti bana.
Kimse düşmek istemiyor, kimse çözülmek istemiyor.
Ama belki de çözülmeden dönüşemiyoruz.
Toplumsal dilimiz bile direnci kutsuyor artık: “güçlü ol”, “arkana bakma”, “kendini koru.”
Fakat insanı insan yapan şey bazen tam da o koruyamadığı yer değil mi?
Levinas’ın söylediği gibi, ötekinin yüzüyle karşılaştığımızda bir şey olur içimizde.
O yüzde bir çıplaklık görürüz. İncinebilirliği görürüz. İnsanın maskesiz hâlini.
Ve o an bizi sorumlu kılar. Çünkü o yüz bize şunu söyler:
“Bana zarar verebilirsin, ama verme.”
Levinas buna “sonsuz sorumluluk” der.
Yani karşımızdakinin savunmasızlığı, bizi onun koruyucusu yapar — istemesek de.
Kırılganlığın etiği de burada başlıyor:
Kendini savunmak yerine açılmayı seçtiğin anda, sadece kendine değil, başkasına da alan açıyorsun.
Ve belki o anda, güç başka bir anlama bürünüyor.
Elbette bu her ortamda mümkün değil.
Her insan bu açıklığı taşımayı hak etmiyor.
Kimi ilişkiler güvensiz, kimi alanlar zehirli.
Bunun farkında olmak değerli ama yeterli değil.
Asıl değerli olan, kırılganlığın barınabileceği insanları ve ortamları mümkün kılmak.
Birinin incinmeden açılabileceği alanları var etmek.
Bir başkasının da bu açıklığı taşıyabileceği ilişkileri inşa etmek.
Peki kimler için kırılgan olabiliyoruz?
Ve kimler bizim kırılganlığımızı taşımayı hak ediyor?
Belki de soru bu:
Kırılganlık bir lütuf değil, bir emanettir.
Herkesin elinde erimez.
Kimi eller tutar, kimi eller kırar.
Bu seçicilik bir kaçış değil; aksine kırılganlığın kendine saygısıdır.
Çünkü insan ancak orada, yani gerçekten korunduğu yerde, korunmasız olabilir.
Paradoks budur işte:
Güvenli olmayan yerde açılmak cesaret değil, bir çeşit kendine ihanettir.
Kırılganlık yalnızca duygusal bir hâl değil; aslında insanın varoluş koşulu.
Doğduğumuz andan itibaren bağımlıyız: bir dokunuşa, bir sese, bir bakışa…
Ama toplum büyüdükçe bize bunun tersini öğretiyor.
“Güçlü ol” dediklerinde, çoğu zaman “ihtiyaç duyma” demek istiyorlar.
Oysa insanı dayanıklı kılan şey kimseye ihtiyaç duymaması değil; ihtiyaç duyduğunda da var olabilmesidir.
Kırılganlık burada bir zafiyet değil, bağ kurma yeteneği hâline gelir.
Çünkü bağ kurmak, kendini riske atmaktır.
Ve risk olmadan etik de olmaz.
Etik, ancak bir başkasının acısını taşıyabildiğimiz anda başlar.
Belki bu yüzden günümüzün en büyük yoksunluğu, duygu değil, temas yoksunluğu.
Herkes birbirine çok yakın ama kimse kimseye değmiyor.
Sosyal medyada gördüklerimiz en parlak anlar: mutluluk pozları, başarı hikâyeleri, filtrelenmiş yüzler.
Ama hiçbir gönderi şunu söylemiyor:
“Bugün çöktüm ve birinin desteğine ihtiyacım var.”
Görünürlük var, ama görünürlük temas değil.
Aksine, temastan kaçmanın yeni yolu.
Çünkü görmek başka şey, dokunmak başka.
Görmek mesafeli kalabilir. Ama dokunmak risk almayı gerektirir.
Elini uzattığında karşı tarafın da uzatacağından emin olamazsın.
Belki uzatmaz. Belki tutar ama bırakır.
İşte o yüzden çoğumuz hiç uzatmıyoruz elini.
Yalnızlığımızı gizlemek için parlayan imgeler üretiyoruz.
Oysa gerçek görünürlük, kusurlarda saklı.
Kırılganlık bu yüzden yalnızca kişisel bir tercih değil, toplumsal bir direniş biçimi.
Zırhların gürültüsüne karşı sessiz bir açıklık.
Kendini saklamadan var olmanın politik cesareti.
Çünkü kırılgan olmak, sisteme “hayır” demektir.
“Hayır, ben bir makine değilim. Üretim birimi değilim. Her gün aynı tempoda işlemiyor içim.
Bazen yavaşlarım. Bazen dururum. Bazen çökerim. Ve bu benim hakkım — tıpkı hepimizin sahip olduğu gibi.”
Belki yeniden başlamanın yolu da buradan geçiyor:
Kırılgan olmayı yeniden öğrenmekten.
Çünkü kırılganlık, insanın insana duyduğu güvenin başka bir adıdır.
Birinin yanında maskesiz durabilmek, o anın ağırlığını paylaşabilmek, sessizce anlaşılabilmek…
Bütün bunlar hâlâ mümkün.
Yeter ki cesareti gücün değil, açıklığın içinde arayalım.
Ve ben hâlâ inanıyorum ki bazen düşmek gerek.
Bazen çözülmek gerek.
Belki de en çok o anlarda insanız.
Duvarlarımın karanlık geldiği günlerde artık onları yıkmayı deniyorum – yavaş yavaş, taş taş.
Çünkü sonunda bizi kurtaracak olan şey, kimseye zarar vermeden dayanıklı olmak değil;
birbirimizin kırılganlığında insan kalmayı başarabilmek olacak.
Ve bu, yalnız başarılacak bir şey değil.
Ancak birlikte, yan yana, el ele başarılabiliyor.
Elimizde olan her günde, kendi duvarlarımızı yıkıp insanlığı yüceltecek kaleler inşa etmek…
Sanırım asıl mesele bu.
Sevgiyle.
Yorum bırakın