Son günlerde damak zevkimde derin bir yoksunluk, bir tatsızlık hissediyorum. Bu, sadece yediğim yemeklerle ilgili değil; hayatın genel akışına sinmiş olan bir tür duygu kaybı. Zaten sık sık dile getirdiğim o genel mutsuzluk hali, toplumun her katmanına sirayet etmiş durumda. İnsanların yüzlerindeki gergin ifade, ses tonlarındaki bezginlik, gözlerdeki dalgınlık… Her şey, ortak bir ruh halinin parçası gibi.

Buna bir de mevsimlerin ani değişimi eklendi. Yaz, hiç hazırlık yapmamışız gibi bir anda çekip gitti; yerini hüzünlü ve keskin bir sonbahar rüzgârına bıraktı. Bu sert geçiş, beraberinde getirdiği ayazla birlikte neredeyse herkesi hasta etti. Kiminin boğazı yanıyor, kimi öksürükten konuşamıyor, kimi de içinde tarifsiz bir durgunluk ve isteksizlikle dolaşıyor ortalıkta. Sokaklar, ofisler, toplu taşıma araçları… Hepsi aynı hastalıklı enerjiyi yayıyor. Böyle bir atmosferde insan, ister istemez kendini bir “güç tasarruf modu”na alıyor; enerjisini korumak için içine kapanıyor, sessizleşiyor, temasları en aza indirgiyor.

Tam da bu ruh hali içindeyken bazen düşünmeden edemiyorum: Belki de farkında bile değiliz, muazzam bir sosyolojik ya da psikolojik deneyin kobaylarıyız. Üstelik deneysel bir sürecin parçası olduğumuzu bile bilmeden yaşıyoruz. Sistemin, iklimin, toplumun devasa bir laboratuvara dönüştüğünü ve bizlerin de farkında olmadan bu deneyde rol aldığımızı hissettiğim anlar oluyor. Kim bilir, belki de birileri bizim bu halimize kayıtsızca bakıyordur.

Bu kayıtsızlık halini en çıplak biçimde şiddette görüyoruz. Eskiden toplumdaki şiddet eğilimleri belli bir racon, hatta ilkel bir “delikanlılık” kodu etrafında şekillenir, sınırları olurdu. Şimdi öyle değil. Artık kimseye, hiçbir canlıya acımak, merhamet etmek yok. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı, hayvan… Şiddet, neredeyse normsuz, kuralsız, sınıfsız ve amansız. Sokak ortasında, sosyal medyada, evin içinde… Her yerde bu ilkel ve korkunç enerjiyle karşılaşmak mümkün. Bu, toplumun ruh sağlığındaki ciddi bir çözülmenin de göstergesi.

Tüm bunların üstüne, gündelik hayatın en basit alanlarında bile aynı tatsızlıkla karşılaşıyorum. Markette ya da pazarda aldığım hiçbir ürün bünyeme iyi gelemiyor artık. Sebebi basit ama aslında çok derin: Kendi bahçemde, hiçbir katkı maddesi olmadan, toprağa dokunarak, emek vererek yetiştirdiğim ürünlerin lezzetine ve şifasına alıştım. O domatesin kokusunu, o biberin gerçek tadını, dalından koparılan meyvenin canlılığını özledim. Küçük bir not: Eylül 2025 itibarıyla, iki poşet meyve-sebze alışverişi 2000 Türk Lirası’nı geçti. Şu anki kurla yaklaşık 48 dolar. Bu, sıradan bir vatandaş için çok ciddi bir maliyet. Eskiden halsiz düştüğümde annem hemen meyve soyup getirirdi; o narenciyeler, o yerli meyveler sanki beni gerçekten iyileştirir, enerjimi yerine getirirdi. Şimdi ise ülkemizde yetişen ürünlerin bile bir derdi, bir tatsızlığı, bir “ruhsuzluğu” var gibi geliyor bana. GDO, pestisit, erken toplama, uzun raf ömrü için yapılan müdahaleler… Tüm bunlar, yediğimiz şeyleri sadece lezzetsiz değil, aynı zamanda âdeta “ruhsuz” kılıyor.

Geçtiğimiz hafta dış dünyayla temasımın önemli bir kısmını oluşturan iki restoran deneyimim oldu. Ankara/Çukurambar’da, saygın addedilen mevkilerde bulunan ünlü iki mekândan da asla memnun ayrılmadım. Biri, modern mutfak iddiasındaydı; sunumlar göz alıcıydı ama yediğim yemekler o kadar yapay ve tatsızdı ki midemde ağırlık yaptı. Diğeri ise geleneksel mutfağı yeniden yorumlama iddiasındaydı, ancak annemin yaptığı yemeklerin sıcaklığından ve samimiyetinden uzak, endüstriyel ve soğuktu. Lezzet berbattı, yedikten sonra midem altüst oldu. Artık eminim: Dışarı çıkacaksanız, zaten mutsuz olacağınızdan ve hayal kırıklığı yaşayacağınızdan emin olarak çıkın. Belki ancak bu kadar düşük bir beklenti, sizi bir parça olsun “idare eder” denebilecek bir sonuca hazırlayabilir. Lüks mekânlar, yüksek fiyatlar artık kalite ve lezzetin garantisi olmaktan çıktı.

Kısacası, ne lezzetli bir kahve içebildim ne de iştahla bir lokma atabildim ağzıma. Dışarı çıkmak artık benim için bir keyif değil, yalnızca bir mecburiyet. İşlerimi halledip hiç oyalanmadan eve dönmekten başka çarem yok. Çünkü fark ettim ki aradığımız o sıcaklık, samimiyet ve gerçek lezzet dışarıda değil. Onlar, kendi ellerimizle kurduğumuz küçük dünyalarda saklı. Belki de bu dönemi atlatmanın yolu, tam da bu küçük dünyaları birbirine ekleyerek, hoyratlığa karşı bizi koruyacak samimi komünler yaratmaktan geçiyor.

Ve belki de asıl değişim, büyük kalabalıklarda değil, birbirimize omuz verdiğimiz o küçücük sofralarda başlayacak.

Posted in

Şuna bir yanıt: “Güç tasarruf modu”

  1. Özgür Avatar
    Özgür

    Değerli görüşlerinizi ve duygularınızı samimi bir şekilde bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

    Beğen

Yorum bırakın