Güzel bir şeyler yazmak istiyorum bu sabah. Düşündüm düşündüm bulamadım. Sonra etrafımda olan bitenlerden sıyrılıp kendime basitçe bir soru sordum; “Ben ne yapabilirim?”. Kalktım, mutfağa doğru ilerledim. Aklıma gelen her yeni görevi bir kenara attım. Mutfakta sade bir masa ve iki sandalye bana bakıyorlardı. Hiçbir şey yapmadan oturmayı denedim. Bunu ancak deneyenler anlayabilir. İnsan hiçbir şey yapmadan 30 dakika oturabiliyorsa istediği her şeyi başarabilir. Arka arkaya gelen bildirimler, dikkatimi dağıtan onlarca uygulama, kitap okurken müziğe, müzik dinlerken kitaba odaklanmanın verdiği zihinsel dağınıklık… hepsini bir kenara bırakıp, o masada oturmaya doğru giden cesur bir karar…. Alarmımı 30 dakikaya ayarladım.

İlk anlar: Oturmaya başlar başlamaz zihnin önüne bir sürü tuzak koyuyor. O tuzakların hiç birine düşmeden ilerlemek oldukça güç. Şansım yaver gitti ve bir sonraki adıma geçebildim. İlk iki dakika: Şimdi daha zorlu bir sınavım var; kendime sorular… Sürekli dağılmış hissediyorum. Yokuş aşağı giden, freni kopmuş bir bisiklet gibi hissediyorum endişeli olduğum zamanlarda. Bu his bana yabancı değil. Psikolog olmanın minik avantajlarından biri, aşina olduğunuz kaygılarla dostluk kurabiliyorsunuz. Hayatımda herkesle olduğu gibi kaygılarımla da seviyeli bir ilişkimiz var. Zihnim düşünmeye devam ediyor . Kaygıları birbirimize nasıl da bulaştırıyoruz? Bağışıklığı güçlü olanların aksine, düşük duyarlılık sahipleri, yani daha az farkındalığı olanlar daha az etkileniyor diye düşünüyorum.

Kaygı konusu bir noktaya kadar mikrofonu tutsa da kısa süre sonra gerçekten sıkılmaya başlıyorum. Dizlerim adeta dans ediyor. Söylemiştim, insan hiçbir şey yapmadan durma konusunda gerçekten zorlanıyor. İnsanı zorlayan konular diye düşünmeye başlıyorum. Bir önceki konuda sanki kendi kendimle mutabık olmuşum da bir de üstüne yeni bir taslak açıyorum. Bunu ne sık yapıyoruz kendimize. Bir olayı hazmetmeden diğerine geçiyoruz, o ise arkada bir yerlerde varlığını sürdürüyor. Duygularımız da artık böyle, o duyguyu tamamlamaya fırsat bulamadan yenisine geçiyoruz… sürekli bir sörf hali. Bana göre sağlıklı olan zaten dalgalara aldırmadan ilerlemek ama bu hep mümkün değil. Duygu geçişleri diyordum, çok hızlı geçiyor artık birinden ötekine. Aynı gün içerisinde büyük umutlar yeşertebiliyorken bir anda endişeler, korkular, en sonunda da bu kavgadan etkilenen minik bizlere yerleşen umursamama hali, yani boşvermişlik. Hepsi aynı günün içinde. Zihnimiz koca bir çöplük gibi.

Bakıyorum saate 7 dakika ancak geçmiş. Zamanın göreceliliği konusuna girmek istemediği için zihnim, kestirme bir yoldan duvara asılı kurutulmuş biber buketine sıçrıyor. Üzerinde durmayı yersiz bulduğum bir iki dakikalık boş düşünce akışından sonra değerli bir limana yanaşıyor zihin gemisi.

10 dakika ancak dolmuş. Süre ilerliyor fakat kalan 20 dakika daha da yavaşlıyor sanki.

Chulhan okuyan ve onu anlayan insanlara normalden de fazla bir sempati besliyorum. Geçenlerde Diken’de Feyza Hoca’nın değerli bir yazısını okumuştum. Kendisi iyi bir Chulhan okuyucusu olmalı ki ifade ettiği hususların her biri oldukça konsantre idi. Şöyle yazmış; “Tükenmişliğin en tipik belirtisi, etkinlik duygusunun kaybıdır; siyasette bu, ‘Ben olmasam da olur’ kararsızlığına dönüşür. Antik tragedyalarda seyircinin yaşadığı katharsis, yani arınma, bugün tersine dönmüş gibi; sahnede sürekli felaket var ama arınma yok.” . Gerçekten de öyle. Şiddet sarmalının içinde boğuluyoruz. Her kavram birbirini değiştiriyor, dönüştürüyor. Hafızalarımıza kazınmış normlar yerle bir oluyor.

Sanırım çalışmanın ilk yarısını tamamladım. Zihin yine sıçrıyor… Kalan 15 dakikada neler düşüneceğim derken geçen sene hazırladığım çay karışımını gördüm buzdolabının üstünde. Evde düzenli çay içmiyoruz ama içtiğimizde de özenli bir çay içmek istiyoruz. Tarifini de yeri gelmişken vereyim. İyi çayın en önemli kısmının tozlarından arındırma olduğunu düşünüyorum. O yüzden özellikle son yıllarda bozulan ekonomi ve ahlaki sistemlerden nasibini alan marketçilik sektörünün değişmez ürünü olan paket çaylarda toz miktarı çok arttı. Hayır siyasete girmemeliyim. Dönüyorum konuya: Paket çayı açtınız, güzel bir elekten geçirerek tozlarından kurtuldunuz, benim gibi şaşıracaksınız çünkü paketin büyük kısmı tozmuş. Neyse, bir paket çaya 250 gram kadar Seylan çayı (Bayce markası oldukça lezzetli) koyuyorsunuz. Eğer imkânınız varsa kurutulmuş bergamot atın birkaç tane. İyice karıştırın. Zevkinize göre tadını ayarlayın. Neden çay tarifi veriyorum anlayamadan yeni bir konuya sıçrıyor zihin. Camdan Ayrancı’yı görüyorum. Ne güzel akıp gidiyor hayat diye düşünmeye dalıyorum.

Hemen hemen 20 dakika doldu fakat çok sıkılmaya başladım. Nefesime odaklanmaya karar veriyorum. En değerli bulduğum fakat en zorlandığım aktivite. Nefesime odaklandıkça dış dünyanın uyaranları daha da keskinleşiyor. Hayır, dikkatimi sadece nefesime vermeliyim. Yavaşça gözümü kapatıyorum. Birkaç nefes sonra gerçekten de sakinleştiğimi hissetmeye başlıyorum. O deneyimi şu an yazıya aktarmak çok güç ama deneyeceğim. Yıllar önce çalışmalarda öğrendiğim bir şeyi denemek istiyorum. Zihnimde inşa ettiğim bir saray projesi. Son 5 yılda çok ihmal etsem de bu projeyi, iskânı alınmış, ağır inşaatı bitmiş durumda bırakmıştım. Yeniden imkân yaratıp zihin konutları projemi bitirmeliyim diyorum kendime. İnsanın meditasyonda kendisi ile mizah yarışına girmesi müthiş bir savunma mekanizması bence. Dağılan zihni susturmak yerine daha fazla nefesime odaklanıyorum.

Bir kırda, güneşin tepelerde olduğu bir saatte, öylece yürüyorum; ileride bir yerde ormanlık alanlar görüyorum. Orman beni çağırıyor gibi. İnşa ettiğim bölgenin tersi istikamette ilerliyorum. Cıvıltılar artıyor. Her adımda daha da alışıyorum bu ilerleyişe. Bastığım yerlerin farkında değilim. Ayaklarıma bakmak istemiyorum. Odaklandığım tek yer yüce ağaçların olduğu orman. Uzunca bir yürüyüşün ardından varmam gerektiğini düşündüğüm halde orman hâlâ orada, uzakta duruyor. Dikkatimin dağılmaya başladığını fark ediyorum. Yapabilirim diyip tekrar yürümeye başlıyorum. Yeşillikler arasında kıpırtılar görüyorum; açıkçası ne olduğu ya da ne olacağı pek de umrumda değil. Kendi meditasyonumu kendim dışında başka bir unsurun bozmasına izin vermeyeceğim. Bu sefer kararlıyım. İlerliyorum. Daha rahat hissediyorum. Rüzgârı sakalımda hissediyorum. Uzaktaki ağaçlar artık önümde. İki heybetlinin arasından dalıyorum ormana. Sanki bir portaldan geçmişim gibi hissediyorum. Hava soğumaya başladı. Güneş ışınlarına sınırlı izin veriliyor. Güzel kırlar yerini kurumuş dalların çıtırtısına bıraktı. Hâlâ ayaklarıma bakmıyorum. Ormanın içerisinde yürümek ürpertici. İlerlemekte kararlıyım. Minik bir dikkat dağınıklığını daha derin nefeslerle toparlıyorum.

Ormanın içinde ne aradığımı bile bilmeden dolanıyorum. Işıklar azaldıkça yön tayin etmek zorlaşıyor. Nereye gittiğini umursamayan birinin yönlere neden ihtiyacı olsun ki diye düşünüyorum. İlerde bir yerlerde bir hareketlilik gözüme çarpıyor. Yerde boy boy balkabakları görüyorum. Muhtemelen geçtiğimiz gün ziyaret ettiğim kahvecinin sonbahara geçiş ürünlerinin etkisi diyorum. İlerlemek daha da rahatsız edici hale geldi. Kararlılık yerini bazı sorulara bıraktı. İlerlemeliyim. Minik bir su birikintisi görüyorum uzaktan. Yaklaştıkça sevimli birikinti, yerini pis ve çamurlaşmış bir bataklığa bırakıyor. Umursamıyorum, etrafından dolanıyorum. Adımlarım da kendim gibi kararsızlaştığı için yavaşlıyorum. Artık ayaklarıma bakmaya başladım. Bu demek oluyor ki bedenim devam etmek istemiyor. Sağımdaki ağaca, cebimden çıkardığım bez parçasını sarıyorum. Buraya kadar gelebildim demek için. Altına oturuyorum. Etrafa bakıyorum. Meditasyonun içinde durup etrafa bakmayı zorlayıcı buluyorum. Katman içinde katman oluşturmak gibi geliyor. Minik bir tırtıl görüyorum. Ağır ağır ilerliyor. Tırtıl bu ormanda ne yer diye düşünürken aklıma karadut geliyor. Bu ormanda karadutun ne işi olur diye söylenirken hemen aşağıda meyvelerle dolup taşan o ağacı görüyorum. Meditasyon esnasında gözlük takmıyorum. Ama gözlerim çok net görüyor. İlerledikçe meyvelerin büyüklüğü beni şaşırtıyor; her biri başparmak büyüklüğünde, capcanlı, rengiyle karadutlar… Tadına bakmanın tüm süreci bozacağını hatırlıyorum. Ne kadar ilerlerse ilerlesin insanın geldiği yer yine aynı diyorum kendi kendime: Meyveyi yemek mi, sürece devam etmek mi? Zihin akışımın hızlandığını hissediyorum. Meyveler çok canlı, bir tane yiyebilirim. Hayır, yememeliyim. Yesem ne olur ki? Hayır, zihin sarayından çok uzaklaştım, meditasyona devam edebilmeliyim derken meyvenin görüntüsü bozulmaya başlıyor. Etrafta tuhaflıklar artıyor, sinir bozucu alarm sesi yükseliyor. İyi ki yavaş yavaş artan bir alarm sesi seçmişim diyorum. Zihnim dış dünyaya uyanıyor. Gözlerimi yavaşça açıyorum. Mutfak masasında boş sandalyeye bakarak oturduğumu fark ediyorum. Alarm 30 dakikanın dolduğunu hatırlatıyor.

Posted in

Yorum bırakın