“Sende çok değiştin Ankara.” Argümanlarımızı çöpe attığımız bir sabaha açtım gözlerimi. Kendine özgü kapalı havasıyla, içimi ürperten serinliğiyle yine “ben buradayım” diyorsun bize. Başkent eski formuna kavuşmuş. Ve biz de yeniden kavuşan iki dost gibi aynı masada oturmuş, hasbihal ediyoruz. Bugün ilkokuldan liseye tüm okulların açıldığı gün. Çocukluğumun o sabahlarını anımsıyorum: aynı serin hava vardı ama bazı şeyler bugünkü kadar ağır değildi. O zamanlar bu soğuk, sadece tenime işleyen bir serinlikti. Şimdi ise zihnime, iç dünyama işleyen bir ağırlık.
İnsanın bu dünyadaki en temel ihtiyacı güven duygusudur. Güvende hissetmediğinde normallik kaybolur, hayat sürekli tetikte olunan bir sürece dönüşür. Anne karnında başlayan bu duygu, insanın yaşamının her aşamasında yeniden sınanır. Evde, okulda, işte, sokakta… güven varsa nefes almak kolaylaşır, yoksa en basit hareket bile kaygıyla örülür. Bugünümüzü en iyi anlatan hal de bu: Güvende hissetmiyoruz. Sokakta yürürken, hastanede sıra beklerken, okul yolunda çocuklarımızı uğurlarken, trafikte kırmızı ışıkta dururken… hayatın her alanında güven duygusunu arıyoruz. Bulamayınca da sürekli diken üstünde yaşayan bir topluma dönüşüyoruz.
Gürültü hiç bitmiyor. İçinde bulunduğumuz anı susturamıyoruz. Şehir, hem gerçek hem mecazi anlamda kulaklarımızı sağır eden bir gürültüye hapsolmuş durumda. Toplum, kolektif bir ruminasyon hali içinde yaşıyor. Kafamızda dönüp duran, tekrar eden kaygılar: ekonomi, siyaset, şiddet, gelecek. Her biri iç huzurumuzu kemiren düşünceleri besliyor. Ruminasyon, psikolojide bireysel bir sorun olarak tanımlanır ama bugün Türkiye’de toplumsal bir refleks haline gelmiş durumda. Her gün aynı cümleleri kuruyoruz: “Ne olacak bu işin sonu?”
Son altı ayda gündemimize giren kavramlara bakmak bile yeterli: enflasyonun alt dalları, mutlak butlan, adli kontrol şartı, temyiz… Bu kavramlar normalde hukukçuların, ekonomistlerin, uzmanların dilinde dolaşması gerekirken artık kahvehane sohbetlerinin, ev içi gündemlerin, hatta okul bahçelerindeki velilerin cümlelerinin parçası. Oysa halkın bunları bilmek gibi bir zorunluluğu yok. Ama sistem, halkı anlamaya zorlayan bir baskı üretiyor. Bu da ruminasyonu artırıyor, kaygıyı büyütüyor.
Mukayese ettiğimiz Avrupa toplumlarında da kaygılar var elbet, ama sistem vatandaşın bu kaygıya saplanıp kalmasına engel oluyor. Onlar hayatlarını idame ettirirken devletin temel işlevlerini sorgulamak zorunda kalmıyorlar. Çocuklarının okul yolunda güvenliğinden endişe etmiyor, hastanede tedavi olup olamayacaklarını düşünmüyorlar. Bizdeyse sistemin kendisi kaygıyı büyütüyor. Vatandaşın zihnini meşgul eden her yeni kavram, her yeni kriz, yaşam enerjisinden biraz daha çalıyor.
Böyle olunca halk çaresiz hissettikçe kahraman olmak, ülkesini kurtarmak istiyor. Kimi sosyal medyada sesini yükselterek, kimi sokakta hakkını arayarak, kimi yalnızca kendi ailesini ayakta tutmaya çalışarak bu kahramanlığın peşine düşüyor. Ama görüyorum ki bu pek mümkün değil. Çünkü dört bir yanımızı saran kaygılar, bizi sadece hayatta kalmaya zorlayan bir noktaya sürüklüyor.
Ve işte Ankara’nın soğuk havası, tam da bu ruh halini fısıldıyor bize: Hayatta kalmak, yaşamak değil.
Bir toplum sadece hayatta kalıyorsa, aslında çoktan yaşamayı unutmuştur.
Sevgiler.
Yorum bırakın