Telefonumda eski bir ses kaydını dinliyordum. Kaydı başlattım ve bir ses duydum: “Merhaba, nasılsın?” Donakaldım. Bir an kime ait olduğunu çıkaramadım. Sonra fark ettim: Bu benim sesimdi. Kendi sesime yabancılaşmıştım.

Bu tuhaf deneyimi yaşamış olmalısınız: kendi sesinizi kayıttan dinlerken “Bu ben olamam!” demek. Ya da bir video görüntünüzdeki yüzünüze yabancı hissetmek. İçimizde taşıdığımız imajla dışarıda görünen imaj çarpışır ve ortaya uyumsuzluk çıkar. Kendimizi tanıdığımızı sanırız, ama bazen en yakın yabancı yine kendimiz oluruz.

Ses kaydı deneyimi aslında psikoakustik bir fenomendir. Konuşurken sesimizi hem dış kulaktan hem kemiklerden duyarız. Bu birleşim daha dolgun bir ses algısı verir. Oysa kayıt cihazı yalnızca havadan geleni yakalar. Kemiklerin gölgesinden arınmış çıplak bir ses kalır geriye. Bu yüzden kayıttaki sesimiz bize ince, yabancı gelir.

Benzer şekilde, aynadaki görüntümüz de aslında bir yanılsamadır. Her gün ters çevrilmiş bir yansımaya bakarız. Fotoğraf ya da video ise bizi başkalarının gördüğü şekilde gösterir. Bu fark, kendimizi tanımakta zorlanmamıza yol açar. Şokun sebebi açıktır: iç algımız ile dış gerçeklik arasındaki çarpışma. Taşıdığımız benlik imajıyla dünyanın gördüğü arasındaki uçurumun somut kanıtı.

Bu anlar bize önemli bir hakikati hatırlatır: sabit, değişmeyen bir “ben” yoktur. Kimliğimiz bir taş değil, akıp giden bir ırmaktır. Her an değişiriz ama mikro-değişimleri fark etmeyiz. Ta ki bir ses kaydı, eski bir fotoğraf veya beklenmedik bir yansıma bize “eskiden kim olduğumuzu” hatırlatana kadar. Başkalarının gözünden kendimize bakmak önce rahatsız edicidir çünkü içsel algımızla çelişir. Oysa bu bakışlar kimliğimizin farklı parçalarını tamamlar. Kendimizi hem içeriden hem dışarıdan görebildiğimizde daha bütünlüklü bir benlik algısı kurabiliriz.

Ayna kırıldığında yapılacak şey parçaları toplayıp eski haline getirmeye çalışmak değildir. Asıl mesele, her bir parçayı ayrı ayrı incelemek, kabul etmek ve belki de yeni bir bütün oluşturmaktır. Kırık aynalar bize parçalanmış yüzümüzü değil, çoğulluğumuzu gösterir. Yabancılaşma anlarını bir tehdit değil, bir davet olarak görebiliriz. “Bu da benim” diyebilmek, tanıdık ve yabancı tüm parçalarımızı kucaklamaktır. İşte özgürleşme burada başlar.

Bunu hayatımıza nasıl taşıyabiliriz? Öncelikle kendimizle ilgili kalıpları sorgulayarak: “Ben hep böyleyim”, “bu benim doğam” dediğimizde fark edip esneterek. Her gün biraz daha farklı biri olduğumuzu kabul ederek. Kendimizi keşfetmek için küçük yollar açabiliriz: ses kaydı tutmak, fotoğraf çekmek, günlük yazmak, meditasyon yapmak. Farklı bakışlardan kendimizi görmeye cesaret edebiliriz.

Ve en önemlisi, kendimizle olan ilişkimize merak ve şefkati koyabiliriz. Yargılamadan, suçlamadan, sadece gözlemleyerek. Peki siz en son ne zaman kendinize yabancı geldiniz? O anı hatırlayın. Nasıl hissettiniz? Ve o yabancılık size kendiniz hakkında ne öğretti?

İşte yolculuk burada başlıyor. İlk adım: kırık aynalara bakma cesareti.

not: Kendime bu ayı daha verimli geçirmek amacıyla bir hedef koydum. Bunun detaylarını önümüzde ki yazılarda daha net ifade edebileceğime inanıyorum. Bilirsiniz, bazı fikirler yolda şekillenir. Yolumuz açık olsun.

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın