Spinoza’yı okurken beni en tedirgin eden kavramlardan biri “zalimlik” oldu. Çünkü onun tanımladığı bütün duygular bir şekilde bize, yani kendi bedenimize ve kudretimize aitti: sevinç, keder, sevgi, nefret… Hepsi bizim varlığımızın artışı ya da azalışıyla ilgiliydi. Ama zalimlik farklıydı.
Spinoza, Ethica’nın üçüncü kitabında şöyle der:
“Zalimlik, sevdiğimiz ya da acıdığımız birine zarar vermeye yönelik duyulan dürtüdür.”
Ve hemen ardından önemli bir şey ekler: zalimliğin zıddı bağışlayıcılıktır ve bu bir pasiflik değil, insanın öfkesini ve kinini sınırlayabilme kudretidir.
Zalimliği Kendimize Atfedemeyiz!
İşte burası çok tuhaf: Biz kendimize “zalimim” demeyiz. Kızgın olduğumuzu, nefret ettiğimizi söyleriz ama “zalim” demek hep başkaları içindir. Bir kral halkını eziyorsa ona “zalim” denir; bir otorite başkasına şiddet uyguluyorsa biz ona bu sıfatı yakıştırırız.
Demek ki zalimlik, kendi içsel halimizi anlatmaz; ötekine dair bir suçlamadır. Bir eğilimi, bir niyeti ona atfederiz. Eğer o kişi bize doğrudan zarar veriyorsa zaten nefret ederiz; “zalim” demeye gerek kalmaz. Zalimlik, bir eylemden çok, bir atıftır.
Dil ve Atıf
Ulus Baker’in işaret ettiği incelik burada ortaya çıkar: zalimlik, dilin kurucu işlevlerinden biridir. Çünkü birine “zalim” dediğimizde sadece duygumuzu ifade etmiyoruz, aynı zamanda ona bir öznellik yüklüyoruz. Onu bir tür niyetle damgalıyoruz.
Bu yüzden hiçbir diktatör kendine zalim demez. “Öfkeli” olabilir, “sert” olabilir ama asla zalimliğini kabul etmez. Zalimlik hep ötekinin üzerine yazılır. Zalim ötekidir.
Ülkemizde Zalimlik
Baker bugünkü Türkiye’yi görseydi ne derdi bilemiyorum. 2025 yılına geldiğimizde toplumun her köşesine sinen şiddet, zalimliğin nasıl normalleştiğini gösteriyor. İktidarın otoriter dili, teokratik baskının gündelik yaşamdaki yansımaları, zalimliği sıradan kılmış durumda.
Üstelik otoritenin zalimliği çoğu zaman korku ve hayranlıkla paketleniyor. Halk, bu paketlemeyi dizi sahnelerinde, manşetlerde, günlük sohbetlerde yeniden üretiyor. Zalimlik böylece hem nefret edilen hem de gizlice hayranlık duyulan bir figüre dönüşüyor.
Zalimliği göstermek çok kolaydır, çünkü şiddet her yerde vardır. Ülkemizde yayınlanan hemen hemen her dizi şiddeti, mafyayı, zalimliği içeriyor. Ama zalimliğin zıddı olan şeyi, yani öfkesine hâkim olmayı göstermek çok zordur.
Bu da kısır bir döngü yaratıyor: Halk bağışlamanın farkındalığına erişemediği için zalimlik kol geziyor; zalimlik her alana yayıldığı için böyle bir farkındalık da gelişemiyor. Çünkü güç odakları bunu istemez — şiddet kolay tüketilir, hızla etkisini gösterir ve dikkatleri dağıtır. Oysa bağışlayıcılık, zamanın içinde, sabırda ve içsel kudrette açığa çıkan bir erdemdir.
Unutmamak gerekir ki; Şiddet bir anda patlar, bağışlayıcılık ise zamanla kök salar.
Bugüne Sorular
- Biz zalimliği neden hep başkasına atfederiz?
- Günlük dilimizde hangi sıfatlar ötekine yüklenir, hangilerini kendimize saklarız?
- Şiddeti göstermek kolayken, öfkeye hâkimiyeti göstermek neden bu kadar zordur?
Spinoza bize şunu düşündürüyor: Zalimlik, sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir toplumsal ilişkiyi tanımlama biçimidir. Onu ötekine atfederken aslında kendi kudretimizin sınırlarını da belirlemiş oluruz. Belki de asıl mesele, şu soruyu kendimize sormaktır: “Zalimlik hep öteki midir, yoksa kendi içimizde görmeyi reddettiğimiz bir yanımız mıdır?”
Bir sonraki yazıda, Spinoza’nın çok daha derin ve zor bir kavramına, “acquiescentia”ya, yani memnuniyet ve ruh dinginliğine bakacağım. Çünkü Spinoza’nın etik sisteminde bütün yolların dönüp vardığı yer tam da burasıdır.
Yorum bırakın