Ankara, ancak içinde yaşayanların deneyimleriyle anlaşılabilecek bir şehir. Dışarıdan bakıldığında gri, soğuk, hatta kasvetli gelebilir. Ama onunla bağ kuranlar için bambaşka bir derinliği vardır. “Ankaralılar” demiyorum; Ankarayla bağ kurabilenleri kastediyorum. Bu şehir, yaşadıklarımız ve öğrendiklerimiz üzerinden kendini açar.
Yaş aldıkça Ankara’da var olma ve kendini arama yolculuğuna çıkan insanlara daha çok ilgi duymaya başladım. Belki de bu yüzden bir gün yolum Ulus Baker ile kesişti. Baker’in kişisel özelliklerinden, 7 dil bilmesinden ya da renkli entelektüel yaşamından söz etmeyeceğim. Benim için asıl önemli olan, beni Spinoza ile tanıştırmış olmasıdır.
Bu yazı dizisinde Ethica okumalarımı, Ulus Baker’in işaret ettiği kavşaklardan yola çıkarak paylaşmak istiyorum. Her bölümde bir kavramı merkeze alacağım. Felsefi bir iddiam yok; bu yazılar yalnızca kendi anlama yolculuğumun izlerini taşıyor. Benimle birlikte bu kavramların izini sürmek istersen, ilk durağımız barış.
Barışın Felsefi Kapısı
Hayatın belli dönemlerinde bazı kavramlar insanın kapısını çalar. Benim için o kavram “barış” oldu. Ama barış, alışageldiğimiz gibi savaşın yokluğu değildi. Spinoza’nın cümlesi beni sarstı:
“Barış, savaşın yokluğu değil, ruhun kuvvetinden doğan bir erdemdir.”
Bu cümleyi ilk okuduğumda, barışa dair bildiğim her şeyi yeniden düşünmek zorunda kaldım. Çünkü hepimiz, tıpkı “özgürlük” ya da “adalet” gibi, barışı da kalıplaşmış imgelerle düşünüyoruz: silahların susması, düşmanlıkların sona ermesi, sükût… Oysa Spinoza, ezber bilgilerin ardında unutulmuş bir hakikati işaret ediyor: Barış, edilgen bir hal değil; etkin bir üretimdir.
Ruhun Kuvveti: Cesaret ve Cömertlik
Spinoza barışçı insanı şöyle tasvir eder: Başkalarına zarar vermekten korktuğu için suskun kalmaz; aklın rehberliğinde dostluk bağları kurar, ortak kudrete katkıda bulunur. Burada “ruh kuvveti” devreye girer. Bu kuvvet iki erdemde açığa çıkar:
- Cesaret (animositas): Kendi varlığını sürdürmek için aklın yolunu izlemek.
- Cömertlik (generositas): Başkalarıyla dostluk bağları kurmak, onların da varlığını güçlendirmek.
Cesaret, tek başına bireysel bir kudreti gösterir; ama cömertlik, kudretin paylaşılmasıyla toplumsal bir niteliğe kavuşur. Spinoza’nın felsefesinde barış, işte bu ikinci erdem olmadan mümkün değildir.
Barışı Nerede Arıyoruz?
Bizim ülkemizde barış çoğu zaman “silahların susması” diye tanımlandı. Çözüm süreci günlerinde sıkça duyduğumuz bu formül, barışı yalnızca bir “sükût” gibi görüyordu. Oysa Spinoza bize bambaşka bir ölçü sunuyor: Gerçek barış, korkunun değil, dostluğun ürünü; ortak kudreti çoğaltan bir eylem halidir.
Ulus Baker’in altını çizdiği gibi, barış bireysel bir duygu değil, toplumsal bir gövdenin varoluş tarzıdır. Birey barışçı olduğunda, aslında bütün toplumu da barışçı kılar. Çünkü her dostluk bağı, toplumun ruhuna eklenmiş yeni bir damar gibidir.
Bugüne Sorular
O halde sorular şunlar:
- Barışı bugün nerede arıyoruz? Sessizlikte mi, devletin bize sunacağı bir lütuf gibi mi, yoksa birbirimizle kurduğumuz dostluklarda mı?
Spinoza’ya göre barış, ancak ortak kudretin artırılmasıyla mümkündür. Bu yüzden barışı dışsal bir hediye gibi beklemek yerine, birlikte kurmamız gerekir. Belki de bugünün en yakıcı sorusu şu: Kendi hayatımızda hangi bağları çoğaltıyoruz, hangi dostlukları kuruyoruz?
Çünkü dostluk ve sevinç olmadan barış da olmaz. Bir sonraki yazıda, Spinoza’nın “aktif sevinç” dediği bu kudretin nasıl doğduğunu konuşacağız.
Yorum bırakın