Sabah bahçeye çıktığımda, güneşin yumuşak ışığında güzel bir uğraş gibi görünen ot yolma işi, saatler ilerledikçe bambaşka bir anlama dönüştü. Elimde eldivenler, dizlerim toprakta, yabani sarmaşıkların köklerini sökerken zihnimde tuhaf bir düello metaforu şekillenmeye başladı.

Bu sarmaşıklar tam da bazı insanları andırıyordu. Önce masum görünümlü, küçük yeşil filizler halinde ortaya çıkıyorlar. Etraflarında bulunan en güçlü, en verimli bitkileri hedef alıyorlar; tıpkı bazı insanların en başarılı, en kaynaklı kişilerin çevresinde belirmeleri gibi. Sonra da ustalıkla, adeta fark edilmeden sarılmaya başlıyorlar.

İlk etapta bu sarılma neredeyse sevecen görünebilir. Sarmaşık, ev sahibi bitkiye zarar veriyor gibi durmaz. Aksine, ona destek oluyormuş gibidir; onunla birlikte yükselir, onun gölgesinde serpilenir. Ana bitki de bu durumu tehdit olarak algılamaz. Toprakta yeterince yer vardır, güneş herkesi aydınlatır. Ama zamanla sarmaşığın gerçek doğası ortaya çıkar: Besinlerin büyük bölümünü kendine yönlendirir, kökleriyle toprağın derinliklerindeki kaynakları ele geçirir, dallarıyla güneş ışığının yolunu keser. Ve bir sabah, ev sahibi bitki kendini sararıp solmuş bir halde bulur. Sarmaşık ise ondan daha güçlü, daha baskın hale gelmiştir.

Bahçede saatlerce uğraştığım bu sarmaşıkları sökerken enerjimin tükendiğini hissediyordum. Sırtım ağrıyor, ellerim yara bere içinde kalıyor, ter içinde kalıyordum. Ama onlar hâlâ oradaydı: sapasağlam, inatçı, dirençli. Köklerini söktüğüm yerlerde bile, ufacık parçacıklar kalmışsa birkaç hafta sonra yeniden yeşereceklerini biliyordum.

Tam da bu noktada içimde tuhaf bir hayranlık uyandı. Yaşama tutunma güçleri, esneklikleri, uyum yetenekleri… İnsanlarda gördüğüm o sarmaşık karakterlerde de aynı özellikler vardı. Her koşula uyum sağlayabilme, her fırsattan yararlanabilme, her düşüşten sonra ayağa kalkabilme. Kıskandığımı kabul etmeliyim. Belki de bizim “asil” dediğimiz dürüstlük, vefa, başkalarını destekleme gibi davranışlar, hayatta kalma konusunda bizi dezavantajlı hale getiren lüksler. Sarmaşık insanlar ise bu lüksleri hiç tanımıyor; sadece var olmaya odaklanıyor.

Tabii ki doğada sarmaşıkların da bir yeri var. Bazı ekosistemlerde önemli roller üstleniyorlar: toprağı koruyor, bazı canlılara barınak sağlıyor, erozyonu önlüyorlar. Sorun, bir türün diğerlerinin yaşam alanını tamamen ele geçirmesi, çeşitliliği yok etmesi. İnsan ilişkilerinde de aynı denge sorunu yaşanıyor. Bu karakterler kısa vadede oldukça başarılı olabiliyor. Ancak uzun vadede, destekçilerini tükettiklerinde etraflarında sadece kendileri gibi olanlar kalıyor. Ve sonunda, beslenecek “ev sahibi bitki” kalmayınca onlar da zayıflamaya başlıyor.

Bahçeden eve girerken yorgun ama tuhaf bir huzur hissediyordum. Evet, sarmaşıklar benden daha dayanıklı, daha pragmatik, belki de daha “akıllı”. Ama ben yine de onları temizlemeye devam edeceğim. Çünkü bahçemde çeşitliliği korumak istiyorum. Her bitkinin kendi yerinde, kendi zamanında var olma hakkını savunmak istiyorum.

Ve belki de asıl öğrendiğim şey şu: Sarmaşık insanları tamamen ortadan kaldıramayız; onlar ekosistemin bir parçası. Ama baskın hale gelmelerine izin vermek zorunda da değiliz. Sürekli uyanık olmak, kendi sınırlarımızı korumak ve ara sıra bahçemizi temizlemek… Sonuçta yorgunluk geçici, ama bir bahçeyi koruma kararlılığı daha kalıcı olabilir.

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın