İnsan, ölüm karşısında kendini hep sıra ona hiç gelmeyecekmiş gibi avutuyor. Ölümü düşünmemeye çalışıyor. Oysa dünyasında bundan daha gerçek hiçbir şey yok. Varlığı kesin. Doğduğun an, bir gün öleceğin de kesinleşiyor. Ne zaman olacağını bilemezsin. Belki bilmek istemezsin.

Ya da… ister misin?

Öleceğin günü bilseydin, hayatında neler değişirdi?
Kalan zamanını, hemen tüketebileceğin kadar dünyevi zevke mi harcardın? Yoksa, sonsuz sessizliğe gitmeden önce bu fani dünyaya bir iz mi bırakırdın? Belki yarım kalmış cümlelerini tamamlardın. Belki hiç başlamadığın bir yolculuğa çıkardın. Belki kırgınlıkları affederdin. Belki de tam tersi, hiç affetmediklerini yüzlerine söylerdin.

İnsanın ölüm karşısındaki bu trajik ikilemi, varoluşun en keskin paradoksunu ortaya koyar: Bilincimiz bize sonsuzluk arzusunu fısıldarken, bedenimiz faniliğimizi hatırlatır. Heidegger’in Sein-zum-Tode (ölüme-doğru-varlık) dediği gibi, ölüm yalnızca bir bitiş değil; her “şimdi”yi, bir “artık olmayacak”ın gölgesinde şekillendiren temel yapıdır.

Antik Yunan’ın “memento mori”si, Budist “anicca”sı hep aynı hakikati hatırlatır: Ölüm bilinci olmadan, gerçek bir yaşam bilinci olamaz. Kierkegaard’ın “kaygı” dediği o ürperti, sınırsız özgürlükle sınırlı zaman arasındaki uçurumdan doğar. Ve insan, bu boşluğu unutmak için kendine binlerce küçük yalan söyler—sanki projeler bitince, çocuklar büyüyünce, emekli olunca ölecekmiş gibi.

Belki de gerçek cesaret, ölümün kesinliğini bilerek yaşamaktır. Bunu kabul ettiğinde, “herkes”in kalıplarından sıyrılıp kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya başlarsın. O zaman, her an, sonsuz kez yaşanacakmış gibi değer kazanır.

Rilke’nin dediği gibi: “Ölüm bize yabancı değildir, yüzümüzün arkasında sessizce bekler.” Belki de yaşamı gerçekten sevmek, o sessiz bekleyişle barışmakla başlar.

Posted in

Yorum bırakın