Apple TV+ yapımı Severance, çalışma hayatını distopik bir düzleme taşıyan çarpıcı bir dizi. 2.sezonunu yeni bitirdim ve hemen üzerine yazmak istedim. Hikâye, Lumon Industries adlı devasa bir şirkette geçiyor. Çalışanlar, iş ve özel hayatlarını birbirinden ayırmak için “severance” adı verilen bir prosedüre gönüllü oluyor: İşe girerken hafızalarının bir kısmı devre dışı bırakılıyor. Böylece ofisteki benlik (Innie) dışarıdaki benlikten (Outie) tamamen kopuyor. Bu yöntem bir yandan “kusursuz” bir iş-özel hayat dengesi sunuyor gibi görünse de, diğer yandan kimliği parçalanmış, hafızası manipüle edilmiş bireyler yaratıyor. Kısa birbirinden habersiz olan iki ayrı siz iki ayrı hayat yaşıyor. İşte dizi, tam da bu parçalanmanın içinde insanın özgürlük arayışını, aidiyet krizini ve modern köleliği anlatıyor.

Türkiye’de “sıkıcı” ya da “anlamadım” gibi yorumlar alan dizi, aslında kolay tüketilebilecek bir yapım değil. İzleyicisinden sabır, dikkat ve yorumlama çabası istiyor. Belki de tam da bu yüzden beni cezbetti: Yavaş tempolu ilerleyişi, aslında çok büyük bir gerilimi saklıyor. Byung-Chul Han’ın Psikopolitika’da söylediği gibi, “Neoliberal özne, kendini özgür sandığı noktada en büyük esareti yaşar.” Severance, bu sözün somutlaşmış hâli. Karakterler, özgür olduklarını sanırken aslında bir kurumsal kültün en incelikli tahakkümü altındalar. Lumon’un dili, ritüelleri ve kuralları onları köleleştirmekle kalmıyor, bunu gönüllü bir teslimiyet gibi hissettiriyor.

Dizinin görsel dili de bu mesajı güçlendiriyor. 70’lerin ofis estetiğiyle Orwellvari bir distopya arasında sıkışmış Lumon ofisi, pastel renkleri ve steril koridorlarıyla tekinsiz bir labirenti andırıyor. Her kapı, her anahtar kart bilinçaltımıza açılan bir metafor gibi. Theodore Shapiro’nun minimalist müzikleri ve ofis uğultularıyla dolu ses tasarımı ise bu atmosferi daha da klostrofobik kılıyor. Sesin anlatıdaki önemine inanan biri olarak, bu dizide müzikten ziyade uğultuların, sessizliklerin ve tekrar eden seslerin nasıl anlam yarattığını görmek beni çok etkiledi. Han’ın Şeffaflık Toplumu’nda söylediği gibi, “Şeffaflık, özgürlük değil gözetimdir”; dizideki steril ve “açık” mekânların aslında birer gözetim alanı olduğunu görmek zor değil.

Karakterler de bu düzenin farklı yüzlerini temsil ediyor. Mark, Innie ve Outie kimlikleri arasında parçalanmış bir modern insan portresi. Dylan, babalık içgüdüsü ile sistemin dayattığı itaati çatıştıran bir anti-kahraman. Irving, sanatla kaçış ararken geçmişin yükünden kaçamayan bir melankolik. Helly ise üst sınıf Helena ile işçi Helly kimlikleri arasında sınıfsal bir çatışmanın somutlaşmış hâli. İzlerken, Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda bahsettiği “kendini tüketen özne” kavramı aklıma durmadan geldi. Çalışanlar dışarıdan dayatılmış baskılardan değil, içeriden gelen bitmek bilmez bir performans zorunluluğundan tükeniyor.

Severance, çalışma hayatı ve özgürlük üzerine rahatsız edici sorular soruyor: Hafızamız manipüle edilirse hâlâ kendimiz olabilir miyiz? “İş-özel hayat dengesi” dediğimiz şey aslında bir tür modern kölelik mi? Han’ın deyimiyle, “Kendini gerçekleştirme” adı altında gönüllü olarak sisteme daha sıkı bağlanıyoruz. Dizi, bu gönüllü köleliği gözler önüne seriyor.

Bana göre Türkiye’deki “sıkıcı” yorumlar, dizinin aslında bize tuttuğu aynadan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü tanıdık: Çalışırken kendini unutan, ofis koridorlarında kaybolan herkes birer “severed employee” değil mi zaten?

Peki siz hangi taraftasınız? Innie mi, Outie mi? Lumon gibi bir şirkette çalışmayı kabul eder miydiniz?

Sevgiler
4/8/25

Posted in

Yorum bırakın