Denizin ortasında bir balık çırpınıyor. Karnı boş. Gözleri tuzlu pus içinde. Yaşadığı suyun varlığından bile habersiz. Sadece açlığını biliyor. O açlık, bütün varoluşunu dolduruyor. Belki de bilmemek, onun tek özgürlüğü.

Kıyıda ben varım. Ayağımın altındaki kum serin, dalgalar bileklerime çarpıyor, sonra çekiliyor. Ruhum ise uçurumun kenarında sallanıyor. “Burası huzur,” diyorum kendime. Yalan söylüyorum. Biliyorum ki huzur dediğim şey, sadece düşmemek için bulduğum bir bahane.

Başımı kaldırıyorum. Güneş tepede. Hep aynı. Doğuyor. Batıyor. Isıtıyor. Yakar gibi değil, ilgisizce. Benim sorularımı duymuyor. Belki de duymak istemiyor. Belki de güneş hiçbir zaman konuşmadı. Belki sessizlik, onun tek dili.

Rüzgâra sesleniyorum: “Beni nereye götüreceksin?” Rüzgâr da güneş gibi. Sadece geçip gidiyor. Ne bir cevap veriyor ne de yön gösteriyor. Bazen düşünüyorum: Belki her şey böyle. Bize dokunuyor, ama bizim için değil. Bizimle hareket ediyor, ama bizim yüzümüzden değil.

Ve sonra aklıma Tanrı geliyor. Belki Tanrı bir balıkçı. Evrenin en sessiz kıyısında oturmuş, elinde bir olta. İğnesine umut takmış. Bizim umutlarımız. Kendi ellerimizle kutsal sandığımız hayaller. Ve bizi bekliyor.
Belki biz balığız.
Belki yem hayallerimiz.
Belki oltanın ucunda kurtuluş var. Belki sadece başka bir çırpınış. Bilmiyoruz. Bilemeyiz.

Tanrı bekliyor.
Güneş susuyor.
Rüzgâr geçiyor.
Ben koşuyorum.
Balık çırpınıyor.

Ve içimde büyüyen o soru hiç gitmiyor: Kim önce bırakacak? Ben mi? Balık mı? Yoksa Tanrı mı?

Belki de bırakmak, kurtuluştur. Belki bütün çırpınış, bütün koşu, bütün direnme, sadece bırakmayı öğrenene kadar. Belki kurtuluş, pes etmekte saklıdır.

3/8/25

Posted in

Yorum bırakın