Çukurun dibinde oturup gökyüzüne baktığımda, yıldızların her zamankinden daha parlak olduğunu fark ettim. Belki de gerçek ışık, en karanlık anlarda kendini gösterir. Kimimiz bu sırrı kitapların satır aralarında keşfeder, kimimiz bir sokak köpeğinin gözlerinde. Önemli olan, o ışığı tanıyacak gözlere sahip olmaktır. Çünkü hayat, bize sunulan düz bir yol değil; inişli çıkışlı, taşlı bir patikadır. Ve bu patikada dengede kalmak çoğu zaman seçim değil, içgüdüdür.

Çocukluğumuzun düşüşleri dizlerimizde iz bırakırdı. Büyüdükçe yaralar görünmez oldu, ama acı daha derine işledi. Her düşüş, yalnızca yürümeyi değil, yeniden kalkmayı da öğretmek içindi. Yine de bazı çukurlar vardır ki, tüm bildiklerimiz yetmez. İşte o an, kendi kurtuluş şarkımızı yazmaya mecbur kalırız.

İnsan, başkasının yarasını sarmakta ustadır; ama kendi kanamasını görmek en zordur. Dışarıdaki kusurları hemen fark eder, çözümler üretiriz; fakat kendi karanlığımızla yüzleşmek cesaret ister. O cesaret, aynadaki yansımaya “Seni görüyorum” diyebildiğimizde başlar.

İçimizdeki savaş bitmeden, dünya huzurlu görünmez. Kendimizle barışmadıkça, etrafımıza görünmez duvarlar öreriz. Öfke, tatminsizlik, hep daha fazlasını isteme hâli… Bunlar, içimizdeki boşluğun yankılarıdır. Belki de aradığımız her şey, önce o boşluğun sesini dinlemekle başlar.

Düşmek hayatın doğasında var. Ama her kalkışta biraz daha güçlenmek elimizdedir. Belki de sır, çukurları yok etmekte değil, onlarla yaşamayı öğrenmektedir. Çünkü en derin çukur bile, gökyüzüne bakmayı hatırlatan bir basamaktır. Ve orada, en karanlık noktada, yıldızların aslında ne kadar yakın olduğunu anlarız.

Posted in

Yorum bırakın