Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları bahçeye düşerken elimde bir sepetle dolaşıyorum. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve serin sabah rüzgârı… Ve önümde onlarca salatalık. Kimisi eğri büğrü, kimisi üstü çamurlu ama hepsi tarifsiz bir güzellik taşıyor. O an aklıma şu soru düşüyor:
Market raflarında parlayan o kusursuz salatalıklar neden bahçemdeki bu salaş ama gerçek salatalıklar kadar lezzetli değil?

Belki de bu sorunun yanıtı, modern dünyanın yitirdiği bir hakikatte saklı.

Bahçedeki salatalık acele etmez. Güneşi bekler, yağmuru hisseder, toprağın ritmine uyar. Oysa market için üretilen salatalık, pazarın takvimine göre büyür; kronometreyle, daha hızlı, daha “verimli”. Heidegger’in “Dasein” kavramı kulağımıza çalınır burada: Bahçe salatalığı, kendi zamanına sadık kalırken; market salatalığı metalaşmış bir zamanın esiridir.

Bahçedeki salatalıklar kusurludur. Eğridir, üzerinde çamur lekesi vardır, kimi daha soluk yeşildir. Ve tam da bu nedenle güzeldir. Japonların wabi-sabi anlayışında olduğu gibi, kusurlar onun gerçekliğinin nişaneleridir. Market salatalıkları ise Baudrillard’ın bahsettiği simülakr dünyasına benzer: Gerçek olanın yerini alan yapay bir mükemmellik.

Bahçe salatalığı bir yere aittir. Toprağını bilir, suyunun tadını tanır. Bu aidiyet, onun lezzetine siner. Market salatalığı ise her yere aittir ama aslında hiçbir yere ait değildir. Arendt’in köklerinden koparılmış insanını andırır: Yersiz, yurtsuz ve dolayısıyla tatsız.

Bahçedeki salatalık, emeğin ürünüdür. Tohum eken elin, sulayan sabrın, bekleyen yüreğin izini taşır. Marx’ın yabancılaşma teorisini tersyüz edercesine, bu salatalık bize emeğin kutsallığını hatırlatır. Market salatalığında ise kimin ektiği, nasıl büyüdüğü belirsizdir; sadece bir üründür.

Bahçedeki salatalık ölümlülüğünü bilir. Toplandığı anda tüketilmesi gerekir; çünkü tazeliği geçicidir. Her ısırık bu yüzden bir ayin gibidir. Market salatalığı ise raf ömrüyle ölümsüzlük iddiasındadır ama tam da bu yüzden lezzetsiz bir ölümsüzlüğe mahkûmdur.

Bir salatalık seçmek aslında bir yaşam felsefesi seçmektir. Bahçedeki salatalık bize fısıldar: Gerçek lezzet; zamanına, mekânına, kusurlarına ve ölümlülüğüne sahip çıkmaktır. Belki de mutluluğun sırrı, hayatı da böyle yaşamakta yatıyor: Eğri büğrü, çamurlu ama son derece gerçek.

Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları bahçeye düşerken elimde bir sepetle dolaşıyorum. Toprağın kokusu, yaprakların hışırtısı ve serin sabah rüzgârı… Ve önümde onlarca salatalık. Kimisi eğri büğrü, kimisi üstü çamurlu ama hepsi tarifsiz bir güzellik taşıyor. O an aklıma şu soru düşüyor:
Market raflarında parlayan o kusursuz salatalıklar neden bahçemdeki bu salaş ama gerçek salatalıklar kadar lezzetli değil?

Belki de bu sorunun yanıtı, modern dünyanın yitirdiği bir hakikatte saklı.

1/8/25.

sevgilerle.

Posted in

Yorum bırakın