Bir adam, omuzlarına neredeyse kendi ağırlığında bir taş almış. Her sabah o taşı bir dağın zirvesine kadar sürüklüyor. Adım adım, ter içinde, yalnız. Ve tam zirveye vardığında, taş kayıyor. Yeniden aşağı yuvarlanıyor. Adam durup izliyor. Sonra geri iniyor, taşı yeniden omuzluyor.
Tanrılar Sisifos’a bu cezayı vermişti: Anlamsız bir işi sonsuza dek tekrarlamak. Ama bu sadece bir mit değil. Bu, insanın hikâyesi. Her gün yeniden başlıyoruz. Çalışıyoruz. Kuruyoruz. Topluyoruz. Yıkılıyor. Tekrar başlıyoruz. Ne için?
Camus’nün sorusu buydu: “Bu hayat yaşamaya değer mi?” Cevabı ise şaşırtıcıydı: Evet. Çünkü farkına varmak, en büyük özgürlüktür. Sisifos bunu anladığında artık mağlup değildir. O taşı kendi seçimiyle yukarı çıkarır. Çünkü anlam, dışarıda bir yerde değil; yaptığımız işte, gösterdiğimiz dirençte gizlidir.
Belki de asıl mesele, taşı değil, onu nasıl taşıdığımızdır.
Gelelim Fisosif’in hikâyesine. Beni en çok şaşırtan şeylerden biri şu oldu: Blog yazmaya başlayana kadar, kimse beni Sisifos’la ilişkilendirmemişti. Fonetik olarak, yani. Oysa kulağa ne kadar benziyor: Sisifos, Fisosif.
Fisosif’i anlatmam için önce Fiso’yu anlatmam gerekiyor. Fiso’yu anlatmam içinse sanırım kendimi. Bu epey zaman alacak bir mesele; belki de başlı başına ayrı bir yazı konusu. Ama bu yazı için şunu söylemem yeterli olacaktır:
Her şey Hüseyin’le başladı. Sonra Fiseyin oldu. Oradan Fiso. Fiso, kendimi tanımaya ve anlamlandırmaya başladığım yıllardan beri kullandığım ismim. Özellikle yabancı arkadaşlarımın kolayca söyleyebilmesiyle de zamanla içselleştirdim – (ˈfiːzoʊ) diye okunuyor.
Ama aslında Fiso olma sebeplerinden en önemlisi başkaydı: “Fasafisodaki fiso” – hiçbir anlamı olmayan, anlamsız bir ses dizisi. O yıllar için nihilist bir yaklaşımdı bu. Anlamsızlığın kendisini isim olarak benimsemek. İlginçtir ki, o dönemde hiçbir anlam taşımadığı için seçtiğim bu isim, yıllar sonra en anlamlı bağlantıyı kuracaktı.
Resmi adımı elbette seviyorum. Çok değerli insanların bana armağanı. Ama kişisel zevklerimin, ilgi alanlarımın, düşünce dünyamın olduğu her yerde Fiso olarak anılmayı tercih ediyorum. Şimdi ise yerleşik bir Fiso’yum.
“Fisosif” ise bir ambigram. Yani hem baştan hem sondan aynı okunuyor. Zaten her şey de tam burada başlıyor.
Tıpkı Sisifos’un taşını yeniden yukarı yuvarlaması gibi… Ben de aynı soruları yeniden kuruyor, aynı merakların peşinden gidiyor, aynı anlam çabasını her seferinde başka bir cümleyle yeniden başlatıyorum.
İşte bütün hikâye böyle. Fiso’dan Fisosif’e uzanan, kendi taşıma razı olduğum bir yol.
Yorum bırakın