Ankara, Türkiye’nin başkentidir. Bu unvan ona rastlantıyla verilmedi. Dönemin koşulları düşünüldüğünde, seçimin arkasında oldukça akılcı nedenler vardı. Ancak bu yazı, siyasi ya da jeopolitik gerekçelere değil; Ankara’yla benim aramdaki kişisel bağa dair.
Bu şehir, insanları ve onların hayata bakışıyla özeldir. Hakkında çok konuşulur. Özellikle İstanbullular, Ankara’yı eleştirmeye bayılır. Ne gariptir ki en çok eleştirenler burada hiç yaşamamıştır. Bir insan, içinde yaşamadığı bir şehri bu kadar tutkuyla nasıl yerden yere vurabilir?
Oysa Ankara tanındıkça sürprizlerini yitirir. Düzeni olan, tahmin edilebilir bir şehirdir. Özellikle deniz kıyısından gelen öğrenciler için ilk şok kaçınılmazdır: “Burada deniz yok!” Sanki gelirken birileri deniz sözü vermiş gibi… Oysa Ankara’nın aldığı eleştiriler bile stabildir. Çünkü Ankara, stabilliğin kentidir.
Bu istikrarın benim için en anlamlı örneği kıymetli eşimdir. İzmir gibi bir sahil kentinden, 15 yıl önce okumaya geldiği Ankara’da kaldı. Adeta bu şehirde kök saldı. En iddiasız haliyle diyebilirim ki; Ankara’da kendini buldu.
Kuğulu Park’ta saatlerce oturup insan yüzlerini izlemek… O yüzlerden bir şehrin ruhunu çözmeye çalışmak… Gözlem yapmak için sınırsız malzeme bulmak… Bunlar Fiso’nun en sevdiği Ankara ritüellerindendir. Geçenlerde Ekşi Sözlük’te okuduğum iki paragraf, bu hissi daha da derinleştirdi:
“Denizsiz şehir kanaatkârdır. Deniz tuhaf bir şeydir çünkü insan yüzünü ona döndüğünde, sırtını kalabalığa verir. Bu yüzden yalnızlık en çok deniz kentlerine yakışır. Ankara’da ise bakılacak tek şey insan yüzleridir. O yüzden burada insanlar kolay kolay birbirini kırmaz. Murathan Mungan boşuna dememiş: ‘Ankara’da oturma odası ahlâkı vardır.’”
“Ankara’da her şey oturma odalarında olur. Deniz yerine göz göze gelinen yüzler vardır. Yüzlerde işaret varsa, onları en iyi Ankara halkı okur. Tıpkı deniz yerine havuzlarla yetinmek gibi. Ama belki de her yokuşun ardında deniz çıkacakmış gibi yaşanan bu şehirde kurulan hayaller, denizin kendisinden daha mavidir.”
Ankara her gün insana bazı önemli kelimeleri fısıldar: haysiyet, alçakgönüllülük, samimiyet, sessizlik, dostluk, mertlik, işini hakkıyla yapmak… Çünkü burada insanlar birbirine arkasını dönemez. Yüz yüze kalırlar. Gidecek bir deniz yoktur. Bu yüzden Ankara’da “tek başına olmak” ile “yalnız kalmak” arasında büyük fark vardır.
Ankaralıları bize yaklaştıran bir başka şey de dostluklarıdır. Burada insanlar, başka yöne bakamadıkları için birbirlerinin gözlerine bakar. Muhabbetler derindir, tartışmalar koyudur. Akar gider. Ankara hayatımda olmasa, kesinlikle böyle biri olmazdım. Başka ve eksik bir versiyonum öylesine bir hayat yaşardı.
Ben hâlâ kendimi eski ve güzel Ankara’da yaşayan biri olarak hissediyorum. Uzun süredir Ayrancı’dayım. Burası, Cumhuriyet’le birlikte şekillenen Çankaya’nın en özel semtlerinden biri. Kültürel zenginliği, yaşlı ve bilge nüfusu, iletişime açık insanlarıyla farklı bir yerdir. Güvenli, sakin ama asla durgun değildir. Dolayısıyla Ankara’ya dair algım, biraz da Çankaya özelinde şekillenmiştir.
Peki, Ankara’da mutlu muyum? Belki de bu yazının en çetrefilli sorusu bu. Çünkü Ankara, mutlu olmak için yaşanacak bir şehir değildir. Tarihi bile bunu söyler. Geçen gün Vikipedi’de “Tarihte Bugün” köşesinde şu satırı gördüm:
“1402 – Ankara Muharebesi: Yıldırım Bayezid ile Timur’un orduları Çubuk Ovası’nda karşılaştı.”
Eminim o savaştaki askerlere bir anket yapsaydık, mutluluk ortalaması oldukça düşük çıkardı. Ankara, mutluluğu değil; dirayeti, sadeliği ve sağlamlığı temsil eder.
Zaten fark ettiyseniz, Ankara’yı hiç materyal ölçütlerle değerlendirmedim. Çünkü bir bozkırdan ne beklenir ki? Elbette göçle birlikte trafik gibi sorunlar arttı. Kiralar uçtu gitti, bla bla. Ama gri görüntüsünün ardında hâlâ kıymetli bir öz taşıyor bu şehir.
Cumhuriyet’in başkenti…
Bir zamanlar bu topraklarda hakikati duyan, onurlu insanlar yaşadı. Henüz çağın saçmalıkları başlamamışken, berrak zihinlere ev sahipliği yaptı bu kent. En yokluk zamanında dahi varlık inşaa edildi dört bir yanında.
Okumaya, anlamaya, çalışmaya değer veren; kıymeti yalnızca emeğiyle ölçülen insanlara…
Ankara, Cumhuriyet’tir.
Cumhuriyet, fazilettir.
Ve bir çift mavi göz, bu gri şehrin kalbinde bir vizyon inşa etti. En karanlık zamanında dahi umut ekildi bozkırına, oradan yurdun dört bir yanında. En sonunda ise bu şehir onu kalbine bastı.
O’nu ve yolculuğunu anlamaya çalışmak bile Ankara’yı sevmek için yeterlidir.
Sevmek nedensizdir, sebep arayanlar için yetersizdir Ankara.
Sevgi ve saygılarımla..
Yorum bırakın