Bazen bir kahve kokusu, eski bir şarkının ilk notası ya da yağmur sonrası toprağa sinen o tanıdık hava… Ansızın geçmiş, parmaklarını şimdinin dokusuna geçirir ve her şey canlanır. O anda, zamanın doğrusal olduğu yalanı çatlar. Çünkü geçmiş hiçbir zaman bütünüyle gitmez; sadece bekler.

Hafızamız hiç de sandığımız kadar katı değildir. Her hatırlayış, yeniden yaratımdır. Anılar, canlı organizmalara benzer – büyür, değişir, kendini yeniler. Çocukken duyduğumuz bir söz bugün bambaşka bir yankı bulur içimizde. Ya da bir yaz akşamı karpuz yerken yakaladığımız o huzur… Belki de geçmişin şimdiye hediye ettiği bir melodidir.

Şehirler, bu zaman oyunlarının en usta sahne tasarımcılarıdır. Ankara gibi bazı şehirler bu konuda daha da yaratıcı. Bir sokak köşesi seni aniden on yıl geriye götürür. Dikimevi’nden Kızılay’a yürürken, kulaklıkta eski bir albümle, hiç beklemediğin bir versiyonuna rastlarsın kendinin. Binalar yenilense de toprak unutmaz. Her katman bir hikâye, her kazı yeni bir keşif.

Tabii ki geçmişin sesleriyle yaşamak kolay değil. Bazen rüyalarımıza misafir olan o kayıp yüzler, bazen yıllar önce söylediğimiz o acele sözler… Ama belki de bu sesler bizi korkutmak için değil, yarım kalan şarkıları hatırlatmak için geliyor. Kendimizle barışmayı, o eski halinizle el sıkışmayı öğretmek için.

Geçmişin şimdiye sızması bir istila değil, davet gibi. Nehrin kaynağını göremesek de akışının sesini dinleyerek yeni rotalar keşfedebiliriz. Zaten hayat da böyle değil mi? Geride bıraktıklarımızla gelecek arasında kurulan köprüde yürümek.

Geçmişin sızmasına direnmek mi, ona teslim olmak mı daha cesurca?

Sevgiler.

Posted in

Yorum bırakın