Dün evde huzurla otururken apartman grubuna bir mesaj geldi. Mesajda bir komşumuz video göndermişti. Videoda, çatının uç kısmından sarkan bir ipe ayağından dolanmış bir kırlangıç, çaresizce çırpınıyordu. Komşumuz elindeki sopayla ulaşamadığını söyleyip, “Daha uzun bir şey var mı?” diye soruyordu.

Aklıma uzun bitkiler için kullandığım destek sopaları geldi. Elimde hem bambu hem de sert plastikten yapılmış, yaklaşık iki metrelik sopalar vardı. Plastik olan daha işlevsel görünüyordu. Hemen alıp komşunun dairesine gittim. Hızla bir kurtarma planı yapmaya başladık.

Pek çok yöntem denedik ama ipin direncini kıramadık. Kuş çok yorgun görünüyordu. En sonunda aklımıza ucuna bıçak bağlamak geldi. İlk denemede işe yaramadı. Daha sonra büyük ve tırtıklı ağızlı bir bıçakla tekrar denedik. Büyük bir dikkatle, kuşa zarar vermemeye çalışarak ipi kesmeye başladım.

İp zayıflıyordu, başarıya yaklaştığımızı hissediyordum. Sonunda ip koptu. Ama hesaba katmadığımız bir şey oldu. Yorgun düşen kuş, uçamadan aşağıdaki ağaçlık alana düştü. Orada bekleyen birkaç sokak kedisi, bu düşüşü fırsat bilerek birkaç saniye içinde kuşu paramparça etti.

Olduğum yere çakıldım. İpi kesmeseydim ne olurdu diye düşünürken, içimden bir ses “Güçlü olan hayatta kalır” dedi. Ama bu cümle, yaşadığım deneyimin derinliğini anlatmaya yetmiyordu. Çünkü o an yalnızca doğanın acımasızlığıyla değil, insan eylemlerinin ağırlığıyla da karşı karşıya kalmıştım. Acaba kaçınılmaz olanı mı hızlandırmıştım, yoksa yardım etmeye çalışırken daha kötü bir sonuca mı neden olmuştum?

İnsanın vicdanı garip bir şey. O mesajı gördüğümde, hiç düşünmeden bir şey yapmam gerektiğini hissettim. Sanki içimde evrensel bir ses, “bu canlı acı çekiyor, sen de bir canlısın, yardım etmek zorundasın” diyordu. Ne sonuçlarını hesapladım ne de başka bir alternatif düşündüm.

Ama ya hiçbir şey yapmasaydım? O videoyu görmezden gelseydim? “Benim işim değil, başkası halleder” deseydim? Bu düşünce bile içimi sıkıştırıyor. Belki kuş yine ölecekti ama daha uzun süre acı çekecekti. Ya da tam tersi, biri daha dikkatli bir müdahaleyle onu kurtarabilecekti. Aslında eylemsizlik de bir seçimdir. Ama “yapabilirdim, yapmadım” cümlesi vicdanın en ağır yüklerinden biridir.

Öte yandan, şimdi de “karışmasaydım belki daha az acı çekerdi” düşüncesiyle baş başayım. Eyleme geçmek de, geçmemek de aynı ağırlıkla çöküyor bazen insanın üzerine. Hangi ses haklı?

İşte vicdanın çelişkisi burada başlıyor. Bizi harekete geçmeye zorlar ama hangi yönde hareket etmemiz gerektiğini söylemez. Yardım et der, ama nasıl yardım edeceğimiz konusunda sessiz kalır. Kırlangıç olayından sonra fark ettim ki, vicdan yalnızca bir dürtü; yönsüz ama güçlü bir çağrı.

Aklıma Kant’ın kategorik emri geliyor: “İnsanlığı, gerek kendi şahsında gerek başkasının şahsında, her zaman amaç olarak gör.” O an kırlangıcı yalnızca bir kurtarma nesnesi olarak mı gördüm? Hayır, sanırım gerçekten onun acısını azaltmak istiyordum. Niyetim temizdi. Kant’a göre, eylemin ahlaki değeri sonucunda değil, niyetindedir. Bu beni bir nebze rahatlatıyor.

Ama sonra John Stuart Mill’in faydacılığına geliyorum. O der ki: “En doğru eylem, en fazla mutluluğu ve en az acıyı getirendir.” Peki ya benim eylemim? Daha çok mu acı getirdi? Kuşun ipin ucunda daha uzun süre kalması mı daha az acı verirdi, yoksa yere düşüp birkaç saniyede ölmesi mi? Bu tür hesaplamalar yaşamın karmaşasında donuk ve yetersiz kalıyor.

Aristoteles’in erdem etiği ise başka bir kapı aralıyor. Eylemin değil, karakterin önemli olduğunu söyler. Merhametle hareket ettim. Cesaretle çözüm aradım. Ama belki ihtiyat eksikti. O anda neyin erdemli olduğuna karar vermek kolay değildi ama şimdi dönüp bakınca hatalarımla öğreniyorum. Ve belki bu da bir erdemdir.

Bu olay, aynı zamanda toplumsal sorumluluğu da düşündürdü bana. Komşumuz videoyu paylaşarak ilk adımı attı. Ben yardım ettim. Diğerleri sessiz kaldı. Müdahale etmek herkesin sorumluluğu mu? Yardım etmenin bir sınırı var mı? Ya da biz yalnızca kendi alanımızda mı sorumluyuz? Eylemin sonuçlarından ne kadar sorumlu olabiliriz? Her sonuç öngörülebilir mi?

Apartman grubundaki bu küçük olay, aslında daha büyük bir toplum modelinin yansımasıydı. Hepimizin bildiği ama çoğu zaman sustuğu bir hakikat vardı: Sosyal sorumluluk çoğu zaman belirsiz ve dağınık bir yük.

Ve en sonda felsefenin en ağır taşlarıyla karşılaştım. Bu olayda özgür irade nerede başlıyor, belirlenim nerede devreye giriyor? Kuş uçamadığı için mi düştü, yoksa düşmesi zaten kaçınılmaz mıydı? Ben müdahale ettiğim için mi öldü, yoksa zamanını mı değiştirdim?

Camus’nün absürd insanı geldi aklıma. Anlamsız bir evrende anlam arayan bir canlı. Tıpkı Sisifos gibi, taşı yukarı yuvarlayan ama tekrar aşağı düşeceğini bilen insan. Ben de o gün, kendi taşımı yuvarladım. Sonuç anlamsız görünse bile, belki eylemin kendisi bir anlam barındırıyordu.

Stoa felsefesine göre, kontrolümüzde olanla olmayanı ayırmak gerekir. Epiktetos der ki: “Sana bağlı olmayan şeyler seni üzmemeli.” Ama o gün kuşun düşüşü, bütün bu ayrımı yerle bir etti. Çünkü bazen sonuçlar bizim eylemimizden çok daha büyük etkilerle birleşir.

Bu küçük olay, güncel yaşamın büyük sorularını da yeniden düşünmeme neden oldu. Sosyal medyada bir paylaşım yapmak bir eylem midir? Sessiz kalmak suç mudur? Yardım etmek, illa fiziksel bir müdahale midir? Sokakta bir olaya şahit olursak ne zaman devreye girmeliyiz? Bireysel eylem ile toplumsal sorumluluk arasındaki çizgi ne zaman bulanıklaşır?

En sonunda şunu fark ettim: Hayatta her zaman mükemmel çözümler olmayabilir. Her eylemin ideal bir sonucu olmaz. Bazen yalnızca iç sesimizi dinleriz ve elimizden geleni yaparız. Sonrası belirsizdir. Ama bu belirsizliğin içinde cesaretle davranmak, hatalardan öğrenmek, sınırlarımızı tanımak belki de gerçek bilgeliktir.

Kırlangıç düştü. Ve ben artık biliyorum: Bazı düşüşler engellenemez. Ama o düşüşe şahit olmak, insanı değiştirir. O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.

Yazar Notu
Bir süredir her gün yazmaya çalışıyorum. Bu alışkanlık, kaçınılmaz olarak kendimi beslemek için çeşitli konularda sık sık okuma yapmam gerektiği anlamına geliyor. Ben bir felsefeci değilim, hiçbir zaman böyle bir iddiam olmadı. Ama genel geçer düzeyde birçok felsefeci ile ilgili yüzeysel okumalar yapıyorum.
Bu durum yazma işini ilginç bir yere evriltiriyor. Yaşadığım deneyimleri, okuduğum teorik bilgilerle harmanlayarak anlam arayışına giriyorum. Kırlangıç olayı gibi gündelik bir deneyim, birdenbire Kant’ın kategorik emrini, Mill’in faydacılığını, Aristoteles’in erdemlerini düşünmeme neden oluyor.
Belki de bu yazının asıl değeri burada: Felsefe sadece akademik bir disiplin değil, gündelik yaşamın içinde karşılaştığımız sorularla başa çıkma yollarından biri. Her birimiz, fark etmesek de, küçük felsefi kararlar alarak yaşıyoruz. Bu yazı, o kararların farkına varmanın bir yolu olsun istiyorum.
Sevgiler.
18/7/25

Posted in

Yorum bırakın