Gece saat dört sularında yine beni yanına çağırarak uyandırdı. Gözümü açtım ama zihnim zaten uyanmıştı. Bilgisayara koştum. Aklıma ilk düşenleri yazmak istedim. Beyaz sayfa önümdeydi. Uzun bir süre sadece baktık birbirimize. Sonra o eski konu yeniden yükseldi: Kimliğimizin değişkenliği.
On yıl önceki ben ile bugünkü ben aynı kişi miyim? Bunca şey yaşandı. Sadece yaşadıklarımı düşünsem bile, aynı kalmam mümkün mü?
Her an değişim halindeyiz. Her yerde. Hatta değişimi algılama biçimimiz bile sürekli dönüşüyor.
Bilim insanları, bedenimizin yedi yılda bir yenilendiğini söylüyor. Şu an elimde tuttuğum bu beden, on yıl öncekiyle aynı bile değil. Aynı atomları bile taşımıyor. Yüzümdeki çizgiler, saçlarımdaki beyazlar, bedenimin esnekliği… Her şey başka. Eski bir fotoğrafıma bakınca, “Bu ben miyim?” diyorum.
Zihnimde ise daha sessiz, daha derin dönüşümler var. İlkokul arkadaşlarımın yüzleri silindi ama o günlerin beni nasıl şekillendirdiğini biliyorum. Bir zamanlar nefret ettiğim şeyleri şimdi seviyorum. Zihnim sürekli yeni yollar çiziyor, eski yolların üzerine.
Duygusal dünyam da bambaşka. Küçükken karanlıktan korkardım, şimdi geceleri en çok düşündüğüm zamanlar. Önceden cesur olduğum şeylerden kaçınıyorum. Cahil cesareti diyorum şimdi geçmişime. Aşk, dostluk, mutluluk… tanımlar değişti. Kalbim aynı ritimde atıyor belki ama çaldığı şarkı bambaşka.
Sosyal benliğim de başkalaştı. Çocuktum, şimdi yaşam okulunda ağır sorumluluklarla ilerliyorum. Eski arkadaşlarım yok, yerlerine yenileri geldi. İnsanlar beni farklı tanıyor, ben kendimi farklı algılıyorum. Kendimi yeniden yazıyorum, yeniden çiziyorum, yeniden kuruyorum.
Tüm bu dönüşümlerin ortasında bir soru belirir: Peki o zaman beni ben yapan nedir?
Belki sadece bir anı zinciriyim. Dün gece başımı koyduğum yastıktan bu sabah kalktığım ana kadar uzanan bir bilinç köprüsü. Kim olduğumu bilmem, geçmişimi hatırlamam, aynı kişiymişim gibi uyanmam. Bu süreklilik yanılsaması mı, yoksa gerçek bir bağlantı mı?
William James’in dediği gibi: Bilinç, akan bir nehir gibi. Su değişiyor ama nehir aynı. Düşüncelerim değişiyor ama düşünmeyi sürdüren “ben” hep orada mı? Bu nehir metaforu beni rahatlatıyor. Belki de değişim korkutucu bir şey değil, doğal bir akış.
Bazen de kendime daha sabit bir çekirdek arıyorum. Mizah anlayışım, stres karşısındaki tepkilerim, sevgiyi gösterme biçimim. Belki de bunlar, hiç değişmeyen temel taşlar. Yüzeysel katmanlar değişse de, derinlerde sabit kalan bir şey var mı?
Bedenim de bir tür süreklilik sunuyor. Hücreler yenilense de form aynı. Bir binanın taşlarını değiştirirsin ama temel durur ya, öyle bir şey. Ama bu benzetme de yeterli mi?
Çünkü işte burada Theseus’un gemisi çıkıyor karşıma. Eğer bir geminin bütün parçaları zamanla değişirse, o hâlâ aynı gemi midir? Bu antik paradoks modern benliğimin tam kalbine oturuyor.
Ben de öyle miyim? Her hücrem, her düşüncem, her hatıram değiştiğinde, geriye kalan “ben” ne? Sadece bir isim mi, yoksa daha derin bir şey?
Diyelim ki anılarım silindi ama kişiliğim aynı kaldı. Ya da tam tersi – anılarım aynen durdu ama kişiliğim tamamen değişti. Hangisi beni daha çok ben yapar? Bu sorunun cevabı net değil, belki de olamaz.
Bugünkü kararlarım, hatalarım, gelecekteki beni etkiliyor. Ama o kişi başka biri olacaksa, neden bu kadar sorumluluk hissediyorum? Neden şimdiden onun için plan yapıyorum? Bu sorumluluk hissi, belki de sürekliliğin en güçlü kanıtı.
Sürekli değişiyorsam, bu da demek ki her an biraz ölüyorum. Ama yine de ölümden korkuyorum. Neyi kaybetmekten? Bu korku, kaybolacak sabit bir şey olduğuna dair inancımı mı gösteriyor?
Hayatımda bazı anlar var ki, bambaşka bir versiyonuma geçiş gibiydi. Mezuniyetim – o gün çocukluk bitti. İlk aşkım – dünyaya bakışım değişti. İlk kaybım – ölümlülüğü anladım. Her biri beni yeniden inşa etti. Hangi hâlim “gerçek” ben? Sessiz çocuk mu, özgüvenli genç mi, şüpheci yetişkin mi?
Belki hepsi. Belki hiçbiri. Belki de “gerçek ben” arayışı yanlış. Sadece akan bir ben var. Bir nehir gibi: sürekli devinim, sürekli değişim, ama bir o kadar da süreklilik.
Bazen bu değişime direndim. Eski hâlime dönmeye çalıştım. Ama zaman hep galip geldi. Direnmek nafile çıktı. Akıntıyla mücadele etmek yerine, onunla birlikte yüzmeyi öğrenmek gerekiyordu.
Belki de doğru soru “Aynı kişi miyim?” değil. “Bugün kimim?” sorusu daha yerli yerinde. Çünkü kimlik sabit bir şey değil. Her gün yeniden kurduğum, her sabah biraz daha değiştirdiğim bir yapı. Her gün kendimi yeniden icat ediyorum.
Kendimi bir nehir gibi düşünmeyi seviyorum. Akan su değilim ben, nehrin ta kendisiyim. Değişen, dönüşen ama hep var olan. Kıyıları aynı, rotası aynı ama suyu hiç durmuyor.
Bu düşünce beni rahatlatıyor. Değişimin korkutucu olmadığını, aksine besleyici olduğunu anlıyorum. Statik bir kimlik aslında ölüm demek olurdu. Akmayan nehir, kurur.
Gece dörtte başlayan bu düşünceler, şafakla birlikte hafifliyor. Belki de bu satırları yazan benle okuyacak olan ben farklıyım. Ama bu güzel bir şey. Bu farklılık, yaşadığımın kanıtı.
Kendimle barış yapıyorum. Geçmiş benimle – o naif çocukla, o aceleci gençle. Gelecek benimle – o bilinmeyen, o potansiyel kişiyle. Hepsi benim, hiçbiri de değil. Bu paradoksla barışıyorum.
Ve yazarken bile, değiştiğimi hissediyorum. Çünkü yazmak da bir dönüşüm biçimi. Düşünceler kelimelere dökülürken, ben de yeniden şekilleniyorum. Her kelime, beni biraz daha değiştiriyor. Kimlik, belki de tam olarak bu: Kendini durmadan anlama ve yeniden yazma çabası.
Saat beş olmuş. Şu son bir saatte bile kaç kez değiştim bilemiyorum. Ama bu sefer korkmuyor, kaçmıyorum. Değişiyor, dönüşüyoruz… ve bu süreçte kendimizle barış kurabiliyorsak, gelişiyoruz da.
Yorum bırakın