Unutulacağımızı bilmek, yaşamın en derin paradokslarından biridir. Belki de en büyük özgürlük, hatırlanma yükünden kurtulmakta saklıdır.
Çoğu insan dedesinin babasını tanımaz. Adını bile hatırlamaz. Yüz yıl sonra biz de aynı sessizliğe karışacağız. İşte o sessizlik, insanın üçüncü ve en derin ölümüdür.
Miras bırakmak, ölümsüzlük arzumuzun zarif bir kılıfıdır. Herkes bir şeyler bırakmanın peşinde koşar: bir eser, bir iz, bir isim… Ama gerçek daha sade. Birkaç nesil içinde, kimse ismimizi bile anmayacak. Bu ürkütücü olabilir. Ama aynı zamanda içinde gizli bir özgürlük de taşır. Hatırlanma yükünden kurtulduğumuzda, başka bir yaşam mümkün olur.
Nörobilimci David Eagleman der ki: Her insan üç kez ölür. İlki, beden durduğunda. İkincisi, toprağa verildiğinde. Üçüncüsü, birinin onun adını son kez andığı anda. Ve o üçüncü ölüm kaçınılmazdır. Ne kadar başarılı olursak olalım, ne kadar tanınmış olursak olalım, zaman hepimizi siler. Shakespeare’i hatırlarız ama Shakespeare’in bakkalını değil. Einstein’ı biliriz ama Einstein’a çorba yapan komşu kadını değil. Tarih birkaç ismi korur; milyarlarcasını sessizce yutar.
Bu gerçeği kabullenmek, yaşama bakışımızı değiştirebilir. Kendimizi nasıl hatırlatacağımıza değil, nasıl yaşadığımıza odaklanmak… İşte o zaman hayatın özüyle karşılaşırız. Bir iyiliği hatırlanmak için değil, doğru olduğu için yapmak. Bir insana, karşılıksız, yalnızca insan olduğu için yardım etmek. Bunlar kalıcılığı değil, şimdi’yi kutsar. Miras düşüncesi niyeti kirletebilir. “Acaba bu beni nasıl hatırlatır?” sorusu vicdanı bozar. Oysa iyilik tanık istemez. İz bırakmak için değil, bir anı güzelleştirmek için yaşamak… Belki de en samimi miras budur.
Termodinamiğin ikinci yasası bize şunu söyler: Bir gün tüm evren ısı ölümüne varacak. Enerji dağılacak, yıldızlar sönecek. Ne iz kalacak, ne hatıra. Geriye yalnızca yaşanmış anlar kalacak. Ve o anların içindeki küçük ama gerçek iyilikler. Bu nihilistik bir bakış değil. Aksine, her anı daha değerli kılan bir farkındalık. Çünkü bu geçicilik, yaşadığımız her anı biricik yapar.
Unutulacağımızı bilmek, içimizdeki yükleri hafifletmeli. Hatırlanma kaygısından özgürleştiğimizde, daha içten, daha vicdanlı ve daha huzurlu yaşarız. Bir çocuğun yüzündeki gülümseme. Bir dostla paylaşılan sessizlik. Bir kedinin sırtını okşarken duyulan o sade memnuniyet. Hiçbiri hatırlanmayacak. Ama hepsi yaşandı. Ve belki bu, yeterlidir.
Büyük bir miras bırakma yükünden kurtulup sadece iyi bir insan olmaya odaklanmak… İşte gerçek cesaret burada. Ego yükünden sıyrılmak, kimsenin bizden dev şeyler beklemediğini fark etmek. Çünkü sonuçta hepimiz aynı sessizliğe karışacağız.
Bu yaşamı anlamsız kılmaz. Tam tersine, her anı daha anlamlı hale getirir. Çünkü o anlar, onları yaşadığımız için değerli. Hatırlanacakları için değil. Belki de asıl miras, yaşadığımız güzel anların kendisidir. Hiçbiri kayıtlara geçmeyecek, hiçbir tarih kitabında yer almayacak. Ama yaşandılar. Ve bu, her şeyden daha değerli.
Bir gün adımız da unutulacak. Ama bugün birinin hayatına dokunabiliyorsak, bu belki de sonsuzluk kadar anlamlıdır.
Sevgiler.
Yorum bırakın