Gündüzün koşturmacası, insan trafiği, sesler ve gürültüler, vaktin geceye dönmesiyle yerini sükûnete bırakır. Ama bu sakinliğin içinde var olmak, herkes için kolay değildir.
Gecenin gündüzden temel farkı, zihnin çalışma tarzının daha dingin ve derin olmasıdır. Gündüz düşünemediğin meseleler için artık kaçamayacağın bir vakit başlar. Düşünceler bazen tekrar eder durur. Bazen, art arda bağladığın ipler gibi, kendi içinde düğümlenir. Zihin konudan konuya, andan anıya sıçrar durur.
Tartışmasızdır ki gece ile gündüz iki huysuz kardeştir. Sürekli kavgalıdırlar. Aralarını iyi tutmak istiyorsan, bu iki yaramazın isteklerini anlaman gerekir. Neyse ki istekleri öyle zor değildir. Tıpkı biz insanlar gibi, onlar da yalnızca “görülmek” ister.
Peki ya nasıl?
Gündüz, kendi gerçekliğinde isteklerini gizlemeyi sever. Onu anlayıp, huyuna gidip, o koşuşturmanın ortasında derdini fark edersen seni üzmez. Ama ihmal edersen, hemen büyük kardeşi geceyi çağırır.
Gündüz daha haylazdır. Küçük kardeştir. Göz kamaştırıcıdır ama çabuk unutur, çabuk sıkılır. Vakit gece olduğunda ise büyük kardeş çıkar sahneye. Gündüzün aksine kartlarını açık oynar; içinde ne varsa hemen dile getirir. Senden gizlisi yoktur. Anlamaya çalışmanı bile istemez. Yalnızca dinlemen yeterlidir.
Ama görülme isteği onun için daha karmaşıktır. Çünkü popüler değildir, ışığı o kadar parlak yanmaz. O derinliğinin anlaşılmasını bekler. Seçicidir; herkesle konuşmaz. İçini ancak sevdikleriyle paylaşır. İçinde büyük potansiyeller saklar.
Zaman ailesinin iki afacan çocuğudur onlar. Birbirleriyle yarışır dururlar. Güneş ile Ay onlara hakemlik eder. Bitmek bilmeyen kavgaları, mevsimler ve döngüler boyunca sürer gider.
Kimse bu çocukların yaşını bilmez. Anneleri Zaman’dır. Babaları ise meçhuldür. Belki de hiç olmamıştır. Belki de bu yüzden böylesine hırslı ve geçimsizdirler. Yarım kalmış bir soyun çocukları gibi, Zaman’ın adıyla var olmaya çalışırlar. Zaman da gecesini gündüzüne katar, bu çocuklar uğruna didinir.
Hiç düşündünüz mü bu kardeşler ne yer, ne içer?
Bizim beyhude ömürlerimizi tüketirler. Hiç doymazlar. Her gün, her an binlercemizi midelerine indirirler. Belki bazılarımızın lezzeti, diğerlerinden farklıdır. Belki bazılarını daha erken, daha iştahla beklerler. Ama en sonunda sofrada ne varsa silip süpürürler.
İşte böyledir gece ile gündüzün kardeşliği: bitmeyen bir güreş, hiç dinmeyen bir mücadele…
Peki ya ben ne bilirim bu çocuklar hakkında?
Bilgim azdır ama sadedir; ikisini de görürüm, sözlerini işitirim. Kavgalarına çözüm bulamam. Elimden ne gelir ki? Yalnızca üzmeden, ilgisiz kalmadan, ikisine de ilgi borcu biriktirmeden… biraz yazar, biraz okur, tabaklarındaki sıramı beklerim.
Yazarın notu: Her ne kadar sabahları yazmaya özen gösteriyor olsam da, bu gece saat 3’te ilham perileri beni uykumdan uyandırdı. Hiç durmadan, aralıksız yazdım. Zamana bu fırsatı bana verdiği için gerçekten müteşekkirim.
Bazı geceler diğerlerinden daha verimli oluyor – sanki zihin farklı bir dile geçiyor. Bu heyecanı sizlerle paylaşmak istedim. Belki siz de o anlarda yaşamışsınızdır; aniden gelen o üretme enerjisini, durdurulamayan o akışı…
Yeni bir ilham perisi ziyaretinde daha sizlerle buluşmak dileğiyle.
Yorum bırakın