Yaşamımın erken yıllarında doğayla kurduğum bağda en büyük pay sahiplerinden biri dedemdir. Kendisini birkaç yıl önce sonsuzluğa uğurladık. Onunla aynı ismi taşımaktan her zaman büyük bir mutluluk duydum. Dedem doğayı iyi tanıyan, onunla bütünleşmiş, çevresi tarafından sevilen, saygı duyulan bir insandı. Bahçesini, ağaçlarını, toprağını büyük bir sevgiyle sahiplenirdi.
Mücadeleyle geçen ömründe, dedemin en çok sığındığı yer hep tabiat oldu. Ben, yaşım gereği onun hayatının son dönemlerine tanıklık ettim. Ancak anılarında, sohbetlerinde, bana hep doğa sevgisini anlatırdı. Üstelik bu sevgiyi sadece sözde bırakmayıp, doğayla iç içe olmam gerektiğini öğütlerdi. Bugün benim doğa sevgim varsa, bunda dedemin etkisi tartışılmaz.
Her sabah güneş doğmadan uyanır, yaratıcıyla olan bağını tazeleyip ağaçlarının başına giderdi. Onları büyük bir özenle sular, bakımını yapar, dallarına sevgiyle dokunurdu. Doğayı kutsal bir emanet gibi görür, ağaçlara duyduğu sevgiyi onları var edenle ilişkilendirerek bize de bu bakışı kazandırmaya çalışırdı.
“Zor zamanlar, zor insanları ortaya çıkarır” derler. Dedem de hiç şüphesiz onlardan biriydi. Dışarıdan bakıldığında sert, hatta bazen aksi gibi görünebilirdi. Ama iç dünyasında taşıdığı duygusal derinlik, benim ruhsal gelişimimde iz bırakan nadir insanlardan biri olmasını sağladı.
Ondan çok şey öğrendim. Burada hepsini tek tek anlatmam mümkün değil; ama bugün, dedeme olan minnetimi özel bir başlık altında dile getirmek istiyorum: Ağaçlar. Özellikle de zeytin ağacı.
Dedem ağaçlara inanırdı. Onlara yalnızca bitki değil, neredeyse ruh taşıyan varlıklar gibi bakardı. Öyle zamanlar olurdu ki, sinirlendiğinde “Ağaçlar, insanlardan daha kıymetli” derdi. Bir ağacın tohumdan büyümesine, meyve vermesine kadar olan yolculuğu uzun uzun anlatır, her defasında hayranlıkla dinlerdik.
Bugün ülkemizin de gündeminde olan ve bence iyi kalpliler için bir turnusol görevi gören önemli bir konu var: Zeytin ağaçları. Onlar, doğanın mucizesi mi; yoksa sermayenin hırsına kurban mı? Bir ağacı yıllarca büyütmek mi değerli; yoksa birkaç yıl kâr uğruna onu kesip yok etmek mi? Eğer dedem bugün hayatta olsaydı, kim olursa olsun, bırakın bir zeytin ağacını, bir dalının bile kesilmesine engel olurdu. Onun gözünde zeytin ağacı kutsaldı. Hele ki onun varoluşu, sabrı ve bereketiyle…
Bugün bu gündemin onun yokluğunda yaşanıyor olması bir yandan içimi burksa da, diğer yandan buna tanıklık etmemesi sebebiyle bir nebze teselli buluyorum.
Dedem bana sadece bir doğa sevgisi miras bırakmadı; doğaya karşı bir vicdan da bıraktı. Her ağacı bir emanet olarak görmek, doğaya karşı sorumluluğumuzu unutmamak onun bana kazandırdığı en kıymetli değerlerden biri. Bugün zeytin ağaçları kesilirken içimiz sızlıyorsa, bu hâlâ içimizde bir vicdan olduğunun göstergesidir.
İnsan, kendisini doğadan ayrı zannettiği andan itibaren yanılgının içine düşer. Oysa biz, toprağın sesini duyabildiğimiz sürece kendimiz kalabiliriz. Bir ağacın gölgesine sığınmak, sadece serinlemek değil; aynı zamanda kendi varoluşumuzu hatırlamaktır. Çünkü ağaç, geçmişin bilgeliğini, bugünün sessizliğini ve geleceğin umudunu aynı anda taşır.
Belki de her şeyin çözümü, bir zamanlar dedemin yaptığı gibi, gün doğmadan önce uyanıp bir ağacın gövdesine dokunmakta gizlidir. Orada, doğanın kalbinde, unuttuğumuz insanlığımızı yeniden hatırlayabiliriz.
Sevgiyle,
26 haz 2025
Yorum bırakın